İşin normali bu değil!
Bizim gibi fakir, kaderci, itaatkar, eğitimsiz, vb. toplumların her musibeti ilahi bir güce havale ederek savuşturmaya çalışmalarının doğal sonucu bu. Bir çeşit kaçış, bir çeşit pasifizasyon, bir çeşit tevekkül...yüzyılların verdiği bir deformasyon...
Bakın, Babil Hukukundan beridir insanoğlu adalet arayışında yeni keşifler yapıyor. Tarih öncesinden beri İnsanoğlu daha adil ve paylaşımcı bir yaşamın sırlarını çözmeye çalışıyor. Doğrudur, güçlü olan, yönetim erkini elinde bulunduran her dönem, her toplumda, her medeniyette, her devlet yapılanmasında adaletin çevresinden daha kolay dolanır ancak özellikle batı uygarlığı zor da olsa fikir ve özgürlüklerin önündeki engelleri aşıp, küflenmiş dogmalardan kurtuldukça, her alanda olduğu gibi biçim değiştiren hukuk ve adalet konusunda da şimdi özendiğimiz ve bize oldukça uzak kalan bir normlar bütününe ulaşmıştır.
Yazar, çizer, sanat eleştirmeni gibi sıfatlarla anılan Gelett Burgess'a adanan bir söz var; “Eğer son birkaç yılda önemli bir fikrinizi değiştirip yenisini edinemediyseniz, hemen nabzınızı kontrol edin. Ölmüş olabilirsiniz.”
Bu bize insanoğlunun tarihsel süreç boyunca sürekli kendini yenilemesini; kuralları, normları, toplumsal işleyişi ve nihayetinde hak ve adalet arayışını asgari ideale taşımasını salık veren bir cümle. Asgari ideal diyorum çünkü toplumsal dinamikler zaman faktörüyle yeniden şekillenen bir kavramlar bütünü. Stabil bir sabiteden bahsetmiyoruz. Ampirik verilerle sınanan doğrulara varma çabası bu. Bu da bizi, normların tarihsel süreç içerisinde toplumların en küçük hücresine işleyecek biçimde yeniden güncellenmesi gerektiği gerçeğine taşıyor. Bunu başaran ülkelere biz şimdi "uygar" diyoruz işte. İrdelenmesi gereken en temel mesele ise "eşitlik" kavramı. İlk tartışmaları taa M.Ö. 4.yy. sonlarında Antik Yunan’da stoik felsefeyle başlayan, Citiumlu Zeno'nun akıl ile tanrıyı birleştirerek, aklın tanrısal olduğunu ve her insanda bulunduğunu, dolayısıyla insanların ortak bir tanrı ve aklı paylaştığını belirtmesiyle alevlenen bir kavramdan bahsediyoruz.
Ama bizim gibi muhafazakar ve dogmatik kültürlerde bu güncelleme hep eksik kaldığından, anormali normalize etmek, üstü örtük bir kabullenişe varıyor. Ve nihayetinde medyatik yozlaşmanın desteğiyle, zavallı bir anne üzerinden koparılan ajitasyon dolu fırtınalar içerisinde buluyoruz kendimizi...dolayısı ile hukuk önünde boyun eğen mağdurumuz değişmiyor, toplumsal bilinç sistematik biçimde zedelenmeye devam ediyor, zamana karşı mahcubiyetimiz katlanarak büyüyor...
Adalet ütopya değil, bize öyle öğretiliyor!