7.Gün: Dubois – Thayne
Bugünkü plan çok karışık ve heyecanlıydı. Artık Yellowstone’a çok yakındım. Yellowstone’a gitmeliydim ama gece nerede kalacaktım? Jackson 250 dolardı. 160 dolara hostel vardı Jackson’da. Bir türlü karar veremedim. Eğer Jackson’dan biraz daha aşağı gidersem ucuz yerler vardı, fakat yolum çok uzun oluyordu; 7 saatlere çıkıyordum. Sabah erken çıkarım diyerek otelimi tuttum.
Plan şuydu: Dubois’ten Yellowstone’a kuzeye çıkacağım, orada takılıp artık dönüş yoluna geçip Jackson’a uğrayıp otele gidicem. Yellowstone’ya doğru yola çıktım. Grand Teton Dağları gözükmeye başladı. Muhteşem bir manzaraydı. Dağ geçiyordum; yükseklik 2500 m civarıydı. Yol üstü çok güzel manzaralı bir nokta vardı. Motoru oraya çektim. Durduğum anda sağ tarafa düşürdüm motoru. İkinci kez olmuştu. Hemen iki araba durdu, motoru kaldırdılar.
“İyi misin?” dediler; lastiğim patlamış sanmışlar. “İyiyim, sağolun,” deyip manzarayı çekmeye başladım. Adam güldü: “Bir bakmak ister misin, çalışacak mı?” Dedim çalışır ya. Güldüler. Çok teşekkür ettim, gittiler.
Sonra Yellowstone’a gittim. Yellowstone’dan önce Grand Teton National Park var. Yellowstone’un 4 girişi var; güneyden girersen Grand Teton’dan geçmen lazım. Dolayısıyla iki tane 30 dolar ödedim. Görevli: “80 dolara yıllık alabilirsin,” dedi. “Dedim turistim, 20 dolar fazla vermeye gerek yok.” Grand Teton’da inanılmaz manzaralar var; dağlar ve göl çok güzel gözüküyor.
Yellowstone’a giderken amacım şuydu: vahşi hayvanları ve gayzer, kaplıcaları görmek. Vahşi hayvan olarak: ayı, moose (çok büyük bir geyik), kurt, bizon görebilirsiniz. Önce gayzerlere gittim. Sıcak buharları yüzüme vurdu. Bir tanesi her saat başı patlıyor. Onu bekleyip izledim, inanılmaz kalabalıktı.
Artık dönme zamanı diye düşündüm. Bu arada hiç hayvan görememiştim, biraz moralim bozuldu. Çıkışta trafik vardı. Birkaç arabayı sollayıp önlerine geçtim. Türkiye’de çok normal olan bir hareket. Çok da agresif yapmadım; üç arabaydı sadece. Önce arabalar korna çaldı, sonra bir siren sesi duydum. Aynama baktım; arkamda yeşil bir ranger, orman polisi gibi bir şey vardı.
Allahım dedim, nolur bana çalmış olmasın. Kafamı çevirdim. “Sağa çek,” dedi elleriyle. Baya korktum. Yanıma geldi. “Niye insanların önüne geçiyorsun?” dedi. Dedim özür dilerim, motor çok ağır, ısınıyor falan. “O zaman sağa çekip trafiğin bitmesini bekleyeceksin,” dedi. Trafikte sen bir arabasın, bütün kurallar ve tabelalar aynı; sen bir arabasın diye azarladı beni. Bu arada kadın polis çok güzeldi.
Düşündüm, “Trafikte sen bir arabasın” çok mantıklı geldi. Türkiye’deki motorcuların da bunu anlaması lazım bence. Ehliyetimi istedi, verdim; motoru kiraladığımı falan anlattım. California’dan Wyoming’e geldiğimi duyunca biraz sakinleşmişti. Ehliyetimi alıp arabaya gitti. Ben kurbanlık koyun gibi bekliyorum. 2 dakika sonra geldi: “Bu seferlik uyarıyla atlattın, dikkatli git,” dedi. Rahatlamıştım.
Sonra kuzu kuzu dönüşe geçtim. Yellowstone’dan çıkıp Grand Teton’a girdim. Hiç hayvan görememek tadımı kaçırmıştı. Darken ileride bir trafik gördüm. Bir baktım, insanlar bir şey izliyor. Hemen sağa çektim. Moose vardı. Muhteşem bir çayırda yemek yiyordu. Çok büyük gözüküyordu aramızda 100 metre olmasına rağmen. Sonra yavrusu da çıktı, yanına geldi ve emzirmeye başladı. Ortamın manzarası bu anı bir şekilde büyülü yaptı.
Birkaç dakika onları izledikten sonra çıktım. Çıkarken görevliye sordum: “Ayılar nerede?” “Sabah burada vardı, az önce de baya uzak bir yerde görülmüş,” dedi. “Şans işi bu,” dedi. “Peki, burada olsa mesela uzakta mı duruyor?” “Hayır, yola da çıkabilir,” dedi. “Benim arabam yok, ne yapacağım?” “Ayı spreyin var mı?” “Yok,” dedim. “O zaman 100 metre uzakta dur mutlaka,” dedi. Tamam deyip yola çıktım.
2 dakika sürdüm, sağa çekmiş birkaç araba gördüm. Yanda göl vardı. Göldeki hayvanı geyik sandım. Sonra bir baktım ayı. Allah gerçekten karşıma çıkarmıştı. Önce sevinç çığlıkları attım, sonra ayı olduğunu hatırlayıp sessiz oldum. Gölün ortasında baya yüzdü. Ben ilk duranlardandım. Sonra belki 100 araba daha durdu.
Ayıyı izlerken ayı karaya, bizim bulunduğumuz tarafa doğru yüzmeye başladı. İnsanlar yavaş yavaş: “Biraz daha karaya yaklaşırsa arabaya gideriz,” demeye başladılar. Sonra iyice yaklaştı ve uzaklaştık oradan. O sırada çalıların içinden karaya çıktı ve kayboldu. Bu tehlikeliydi çünkü yola çok yakındı artık ve görünmüyordu.
Bir süre sonra o bölge iyice kalabalıklaştı; ben de cesaret edip gittim. Ağaçlardan bir şeyler yiyordu. Aramızda 15 metre bile yoktu. Bazen bulunduğu yerden kalkar gibi olunca insanlar hemen geri kaçıyordu. Uzun süre otları yedi, sonra park görevlileri gelip bizi dağıttı. Ayı çok yakında herkes arabalara dedi. Ben de motoruma binip uzaklaştım. Görevli az önce konuştuğum kişiydi. Beni görünce: “Bu bir grizzly, uzaklaş burdan,” dedi.
Bunu demesinin sebebi bölgede black bear dedikleri siyah ayılar var. Bunlar nispeten daha zararsız. Fakat bu grizzly bear denilen tür saldırabiliyor ve ölümcül. Ben de ayıyı 20 dakika izlememin keyfiyle dönüşe geçtim. Dönerken yolda bizon sürüsü de gördüm. Görülebilecek 4 ikonik hayvanın 3’ünü yarım saat içinde görmüştüm. Çok mutluydum.
Jackson’a doğru sürdüm. Grand Teton–Jackson arasındaki yol, motor sürülebilecek en güzel yollardan biri. Sağ tarafta yemyeşil bir çayır ve Teton Dağı manzarası. Muhteşemdi. Durup durup fotoğraf çektim. İnanılmazdı. Akşam 8’de Jackson’a vardım. Evet ayıyla ilgilendiğim için çok geç kalmıştım. Daha 100 km yolum vardı otelime ve hava kararacaktı. Yapacak bir şey yoktu; düzgün bir yemek yiyebileceğim tek yer burasıydı.
Jackson gerçekten muhteşem bir şehir. Dağın eteğine kurulmuş, mis gibi havası var. Dağ, şehrin her yerinden gözüküyor. Fakat beklediğim Western havası biraz kaybolmuş. Şehir çok göç almış. Kovboy çizmesi giyip fotoğraf çekilmeye gelen çok insan vardı ve bunların turist olduğu çok belliydi. Bu açıdan hayal kırıklığı oldu. Bir tane hatıra olsun diye tişört aldım. Sonra bizon etli pizza yedim.
Artık hava kararmıştı ve ıssız bir yolda 100 km sürüşüm vardı. Baya gerildim. Yakıt alıp yola çıktım. Yol karanlıktı ama Harley’in farları gayet iyiydi. Bu saatte motor bozulsa ne yaparım diye iyice gerilmiştim. Hızlı bir şekilde sürdüm ve saat 22.30’da otelime ulaştım. Burası Thayne diye bir kasabaydı ve çok tatlı gözüküyordu. Otel de eski tarzda dizayn edilmişti. Otel sahibinden anahtarı aldım; baya aksanlı konuşan bir country abiydi. “Benim de motorlarım var, burası güvenli, kitlemene bile gerek yok,” dedi.
Hemen yorgunluk birası içmeye otelin karşısındaki kasabanın tek barına gittim. Burası da bildiğin kasaba barıydı. Barmen: “Kapattık,” dedi, ama içeride oturanlar vardı. “1 tane içicem sadece,” dedim. “O zaman olur, sadece 1se,” dedi. İçeride sarhoş yaşlı bir çift vardı; onların muhabbetini dinleyip güldüm.
8.Gün: Thayne – Salt Lake City
Ertesi gün 10’a kadar dinlendim. 4 saatlik kısa bir yolum vardı, Salt Lake City’ye gidecektim. Yolda vites geçişleri yeniden sertleşmeye başladı. Vites pedalına baktım, sağlamdı ama şanzımandan gelen çubuk çok gevşemişti. Belli ki o da kırılacaktı. “Beni 1200 km daha idare et,” demekten başka çarem yoktu; devam ettim. Artık Wyoming’den çıkıp Idaho’ya geçmiştim.
Yolda sırasıyla Geneva, Paris ve Montpellier tabelaları gördüm. Bunlar oradaki kasabaların isimleriydi. Sonra Montpellier’de benzin aldım. Benzinciye sordum: Bunların üçü de Fransız şehir ismi, siz ne ayaksınız? Burası aslında Belmont diye bir şehir, fakat buraya Mormonların kurucusu gelip bu Fransız isimlerle değiştirmiş dedi ve bana biraz tarihini anlattı. Ben de: “Keşke Amerikan kalsaymış,” dedim. Kasadaki kadın güldü; belli ki Mormonları sevmiyordu.
Sonra kasaba merkezine girdim; bir banka soygunu müzesi vardı. Butch Cassidy diye bir eşkıya buradaki bankayı soymuş, 1896 yılında. Adamlar binayı aynı şekilde müze yapmış. İçeri girdim; görevli bana baya bir anlattı tarihini. 3 kişi soyup 7.000 dolar çalmışlar. Şu andaki karşılığı 250.000 dolar civarındaymış. Gezim bitince bu adamı araştırdım; tarihteki meşhur haydutlardanmış. Daha da ötesi, Red Dead Redemption 2’deki Dutch’in bu adamdan esinlenildiği düşünülüyor. Oyundaki Pinkerton Detective Agency gerçekte de bu adamın peşine düşmüş. Bu bilgiyi öğrenmek çok hoşuma gitti; farkında olmadan RDR2 lokasyonlarında birini görmüşüm. Sonradan öğrendim ki Grand Teton’da oyundaki dağların esinlenildiği yermiş.
Görevli bana baya bilgi verdi: “Ben senin motoruna bakarım, git içeriyi gez falan,” dedi. Biraz dolanıp teşekkür edip çıktım. Adam bahşiş bekledi ve ben vermeyince bozuldu. Ben de bunu fark edip geri dönüp 5 dolar verdim. Kimsenin kötü enerjisini almak istemiyordum. Bu sefer mutlu oldu ve beni güleryüzle uğurladı.
Yola çıktım ve 17.30’da Salt Lake City’e arkadaşımın yanına gittim. Beni çok iyi ağırladı ve bir arkadaşının evine götürdü. Orada yemek yedik ve çok keyifli bir gece geçirdik. İstersen yarın da kal dedi. Ben de plan 2 saatlik gecikme dışında yolunda gittiği için kabul ettim; zamanım vardı çünkü. Burası, bir haftanın sonunda ilk defa iki gece kaldığım yerdi. Çamaşırlarımı da yıkadım.
Ertesi gün bana şehri gezdirdiler. Şehir çok güzel, yemyeşil. 3 katlı ev bile yok; hepsi 2 katlı. Ama çok sıkıcı bir şehirdi. Mormonların başkenti olduğu için saçma sapan alkol yasaları var. İçki her yerde satılmıyor. Bara girerken isterseniz 50 yaşında olun, kimlik soruyorlar. Barda verilen içkinin alkol oranı belli bir sınırı geçemiyor. Bir bara gittik ve bana: “Yabancı kimlik kabul edemem, pasaportunuz lazım,” dedi. Çok sinirlendim; devlet memuru dışında kimse bana pasaport soramaz. Yanımda arkadaşım olduğu için belli etmedim tabii. Oradan ayrılıp sushi yedik ve geceyi kapattık.
Ev arkadaşları 3 kişiydi. Üçü de bildiğin Amerikalı. İkisi bana çok garip geldi; kurdukları cümleler, hareketler kafamızdaki ilginç Amerikalı profiline uyuyordu. Diğeri ise aşırı normaldi; kanım çok ısındı, İstanbul Kadıköy’e koysan sırıtmaz, uyum sağlar gibi bir hali vardı. Tekrar anladım: her türlü millette her türlü insan olabiliyordu, genelleme yapmamak lazım.
10.Gün: Salt Lake City – Las Vegas
Artık Los Angeles’a sadece 800 km civarı bir yol kalmıştı. Bu yolun ortasında da Vegas vardı. Vegas’ta kalacak bütçemin olduğuna karar verip Vegas’a doğru yola çıktım. Yolda benzincide huylanıp arka lastiğimi şişirmek istedim. İnmiş gibi geliyordu. Amerika’da her benzincide pompa yok. Bu benzincide hava vardı ama içeriden “hortum alın” yazıyordu. Kasiyerden hortum istedim, büyük bir çanta verdi. İçinden hortum ve manuel basınç ölçer çıktı. İlk defa böyle bir ekipman görüyordum. Hortumu duvardaki hava çıkışına taktım. Lastiklerime baktım; basıncı normaldi. Tekrar yola çıktım.
Vegas’a 2 saat kala korkunç çöl sıcağı başladı. Burada erken çıkıp atlatma şansım yoktu; çünkü sıcak olan kısım yolculuğun sonuydu. Oraya öğleden önce gitmem için sabaha karşı çıkmam gerekirdi; bunu da yapmadım. Yarım saatte bir mola vererek Vegas’a ulaştım. Hava 43 dereceydi. Yarım saatte bir mola verip 1,5 L su içiyordum ve tuvaletim gelmiyordu; düşünün, su kaybını.
Yolda F-35 gördüm. Vegas’ın hemen girişinde bir hava üssü var. Benzin alırken üstümden bir sürü F-35 geçti; onları izleyip mutlu oldum. Sonra otelime girdim.
Vegas’ta iki gece kalacaktım. Plan şuydu: 400 dolar nakitim kalmıştı. 200 dolarla kumar oynamak, kalan 200 ile de seyahati geçirmek. Vegastaki meşhur caddenin adı Strip. En büyük otellerin hepsi burada. Bütün mevzu burada dönüyor yani: MGM Grand, Bellagio, Caesars Palace. Bunlar meşhur boks maçlarının olduğu, David Copperfield’in her hafta çıktığı, Oceans 11 ve Hangover’in çekildiği oteller. Çok büyükler, 5.000 odalılar, altında büyük casinoları var ve havuzları var.
Bunların ilginç tarafı şu: kalması pahalı değil, gecelik 70 dolara kalabilirsiniz. Parayı biraz kumarda harcamanızı istiyorlar. Önce bunlardan tutacaktım fakat bu otellerin hepsinin günlük resort fee’leri var; yaklaşık 60 dolar. Bunu da ekleyince günlük 120 dolar civarına geliyor. Bunu yerine Strip’e çok yakın iki yıldızlı otelde kalırım, resort fee’yle de kumar oynarım diye düşünüp iki yıldızlı otelde kaldım.
İlk gece etrafı keşfettim. Oteller gerçekten çok büyük ve öyle bir yapmışlar ki bir otelin casinosuna girince çıkamıyorsunuz. Dışarı çıkmak isterseniz yol bir şekilde sizi diğer otelin casinosuna götürüyor; labirent gibi. Camlar da siyah filmli. Zaman algısı kayboluyor. Kumarbazları 24 saat içeride tutmak için böyle yapılmış. Benim ilk seferim olduğu için 40 dolarla blackjack’e girdim. Şansım yaver gitti ve 115 dolarla çıktım. Yaklaşık 20 dolar falan makinelerde kaybettim. Sonra otele döndüm.
Ertesi gün sabahtan kendime bir havuz bulayım diyerek ücretli bir havuza gittim, biraz takıldım. Dönüşte MGM Grand’ın içinden geçerken havuzunu gördüm. “Havuzu kullanabilir miyim?” dedim. Güvenlik şaşırdı, “Ödemen lazım, ofise git,” dedi. Ofislerine gittim ve durumu anlattım: “Başka otelde kalıyorum ama havuzunuzu kullanmak istiyorum.” Sanırım kimse böyle bir şey yapmıyor, o yüzden baya şaşırdılar ve havuzu kullanmama izin verdiler. Ücret de almadılar. Çok sevindim.
En meşhur otel olan MGM Grand’ın havuzu çok standart geldi bana. Antalya’daki herhangi bir 4 yıldızlı otelin havuzundan farkı yoktu. O akşam Bellagio oteline gittim. Buranın içi bayağı iyiydi. Dün kazanmış olmanın gazıyla 100 dolarla blackjack’e girdim. Dört elde 100 dolar yok oldu. Bu masa uğursuz deyip ayırdığım son 100 dolarla başka bir masada blackjack’e girdim. Şanslıydım; 235 dolarla çıktım. Yine yaklaşık 20 dolar makinelerde kaybedip otele döndüm ve uyudum.
12.Gün: Las Vegas – Los Angeles
Sabah uyanıp Los Angeles’a, akşam 7.30 gibi döndüm. Hostele gitmeden önce Hollywood yazısına gittim, biraz fotoğraf çektim.
GTA 5 Franklin’in Evi
Hostele yerleştim. Motordan eşyalarımı alırken kapalı otoparkta üçüncü defa motoru düşürdüm. Bu duruma canım çok sıkıldı. Kaldırmaya çalıştım fakat tek başıma yapamadım. Yola çıkıp iki kişiden yardım istedim, onlarla kaldırdık. Kaldırırken gidonu gevşettim; ileri geri oynamaya başladı ve belim ağrıdı. Burada işte motordan nefret ettim. Artık bir an önce teslim etmek istiyordum. 12 gün sonunda hâlâ alışamayışım ve durduğu yerde düşürmem kendimi çok salak hissettirdi. Sonra biraz sakinleştim.
Sabah motoru yıkadım, biraz sahilde dolaşıp sahibine götürdüm. Adamla güzel sohbet ettik, yaptıklarımı anlattım. Bana iyilik yapıp beni hostelime bıraktı, Ford F-150’si ile. Son gecemde hostelin yanındaki canlı müzik mekanında partiledim. Sabah uyandım, biraz alışveriş yapıp eve döndüm.
Gezi benim için çok güzel geçti. Muhteşem manzaralar gördüm, insanlarla tanıştım, sohbet ettim; hem çölü, hem dağı hem sahili deneyimledim ve planladığım rotanın neredeyse hepsini sorunsuz tamamladım. Yolun büyük kısmında bu motor bozulacak mı korkusu hep vardı açıkçası ama yine de muhteşemdi. Toplamda yaklaşık 4.800 km yol yaptım ve bir sürü güzel anılarla sağ salim evime döndüm.
Buraya kadar gelip okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım siz de hayalinizdeki rotayı bir gün gerçekleştirirsiniz.