Harley Davidson ile Amerika Turu. 12 Gün, 4800 km

Katılım
3 Eyl 2018
Mesajlar
71
Benim bir çocukluk hayalim vardı: Amerika’yı motosikletle batıdan doğuya geçmek. Bu popüler bir rota; Amerikalılar buna coast to coast yani kıyıdan kıyıya diyorlar. Hayalim Los Angeles’tan başlayıp New York’ta bitirmekti. Bu çok uzun bir gezi yazısı oldu, anlattığım ve yaşadığım şeyleri bu video serisinde izleyebilirsiniz.



Amerika vizesini alınca, acaba bu hayalimi bu yaza sığdırabilir miyim diye düşündüm. Hemen biletlere bakmaya başladım. Bilet + otel + yeme-içme kısmı üç aşağı beş yukarı netti, ama orada kullanılacak motosiklet meselesini çözemedim. Bu işi Harley-Davidson ile yapmak istiyordum. Hayatımda hiç Harley sürmemiştim; ben spor motosikletleri seviyorum, ama Amerika’da bir road trip yapılacaksa bunun hakkını vermek için ya Harley ya da bir muscle car olmalıydı.



İki seçenek var: kiralamak veya satın almak. Satın almak biraz zor; motosikletler ucuz ama sigorta yaptırmak için kayıtlı adres falan istiyor, bir de geri dönmeden satmanız lazım falan. Kiralamakta çok seçenek var fakat pahalı. Özellikle tek yön kiralama imkânsız gibi bir şey; yapan şirketlerde çok yüksek tek yön ücreti koyuyor. Sadece motor kirası 10 bin dolara yaklaşıyor. Benim planımda, batıdan doğuya yaptığım senaryoda yaklaşık 3 hafta motosiklete ihtiyacım olacaktı. Şu anki maddi durumum ile bunun imkânsız olduğunu fark edip rotayı değiştirdim. Zaten görmek istediğim birçok yer West Side’da; Los Angeles’dan başlayıp güzel bir western tur atıp geri Los Angeles’ta bitiririm diye düşündüm. Los Angeles’a 1 Ağustos – 17 Ağustos olmak üzere gidiş-dönüş bilet aldım. Daha ortada motor falan yok.

Planladığım Rota


Sonra motosiklet kiralama opsiyonlarına baktım. Kurumsal yerler günlük 150–200 dolar arası Harley kiralıyorlar. Benim kafamdaki tur için yaklaşık 2 hafta motora ihtiyacım vardı. Bu da 3000 dolara yaklaşan masraf demekti. Daha sonra Riders Share diye bir uygulama buldum. Burada bireysel kullanıcılardan motosiklet kiralayabiliyorsunuz ve çok daha uygun oluyor. Kararımı verdim; buradan kiralayacaktım fakat ne kiralayacaktım? Harley’in bir sürü modeli vardı ve ben hiç anlamıyordum.

Biraz araştırma yaptım: uzun yol için en iyileri Electra Glide, Road Glide, Road King gibi modeller. Hem oturuş pozisyonu vs. çok konforlu hem de çantaları var; eşyalarımı koyabilirdim. Bu abilerin dezavantajı ise yaklaşık 400 kg olmaları; buna daha sonra geleceğim. Uçağa binmeden önceki gün Los Angeles’ta bir Road King buldum. 2014 model, 50 bin+ milde yazıyordu. Adamın yorumları çok iyiydi. Motorun kilometresi beni biraz endişelendirdi; 50 bin mil olsa 80 bin km yüksek. Ama biraz baktığımda Harley’lerin gayet uzun ömürlü olduğunu, 200 bin km üstü sorunsuz çok Harley olduğunu öğrendim. Kayışı falan 100 bin milde değişiyormuş sanırım. Yorumlara ve fiyatın uygunluğuna da bakıp rezervasyonu yaptım, parayı ödedim. Uygulama ücreti ile beraber 1121 dolar + 500 dolar depozito aldı 12 gün için. Bulabildiğim en uygun fiyat buydu, açıkçası.



Ertesi gün uçağa binip 11 saatlik uçuştan sonra Los Angeles’a indim. Avrupa’da birçok yeri görme fırsatım oldu, 1 yıl İngiltere’de yaşadım ama Amerika’ya hiç gitmemiştim. İndiğim anda başka bir dünyaya geldiğimi anladım. Bir kere her yerde çok araba vardı. Avrupa’nın sakin ve düzenli havaalanlarından sonra, herkesin taksiyle çıkmaya çalıştığı Los Angeles Havalimanı, bildiğin Sabiha Gökçen hissiyatı vermişti. Araçla 40 dk süren hostelime 2 saatlik toplu taşımayla ulaştım. Cuma akşamı metroda kimse yoktu: ehliyeti olmayan 15 yaşında ergenler, evsizler ve ben. Metro ile Hollywood çıkışından çıktım ve hostelime gittim.

Hostel çok güzeldi; eski bir köşkün odalarını ranzalı hostel yapmışlar. Hollywood Yıldızlar Geçidi’nin arka sokağıydı. Yıldızlar Geçidi ise çok kötüydü: seyyar satıcılar, köfteciler (şaka yapmıyorum, seyyar köfteci var Hollywood’da) meşhur Yıldızlar Geçidi’ni çok tekinsiz hale getirmişti. Dinlendikten sonra ertesi gün Beverly Hills’e taksiyle gittim. Beverly Hills, hayatımda gördüğüm en çok lüks mağaza olan yerdi. Ne Paris Şanzelize, ne Londra Regent Street bu kadar lüks yoktu. Gerçekten başka bir dünyaydı. Biraz dolaşıp bir yerde limonata içtim. Jetlag vurunca geri hostelime döndüm.



Bu arada jetlag’i ben abartılan bir şey sanıyordum; gerçekten kötüydü. Uykunuzu almanıza ve dinlenmenize rağmen salak hissediyorsunuz çünkü vücudunuz gündüz olduğunu anlamayıp gece sanıyor. Hayatımda ilk defa yaşadığım çok gerizekalı bir histi. 2. gün kötüydü, 3. gün azaldı ve 4. gün bitti. Hostelde biraz uyuduktan sonra gece dışarı çıkıp gece kulübü tarzı bir yere gittim. Sıra bekledikten sonra 00:30 gibi içeri girdim. Gençler güzel eğleniyordu fakat burada kural var, eğlence çok erken bitiyor. Gece 2’de kulüp kapattı ve herkes evlere dağıldı. Avrupa’da ve İstanbul’da sabah 6’ya kadar partilenen yerlerden sonra 2’de her şeyin bitmesi ilginçti.

Pazar günü GTA’dan merak ettiğim meşhur Santa Monica Beach’e gittim. Biraz yüzmeye çalıştım ama yüzemedim; aşırı yüksek dalgalar vardı. Kimse de yüzmüyor zaten, sadece kıyıda dalgalarla oynuyorsunuz. Belli bir sınırı geçerseniz direkt boğulursunuz; çok ciddi dalga ve alttan akıntı vardı.



Pazartesi motosikleti kiralayacaktım fakat kaskım yoktu. Pantolonumu, botumu, eldivenimi getirmiştim, montu adamdan ödünç alacaktım. Plajdan sonra kask almak için Harley-Davidson’a gittim. Çok tatlı, 150 dolarlık bir kaskları var. Gittiğim şubede yoktu. Ben de motosiklet ekipmanı satan bir yere gittim ve en ucuz güvenli kaskı aldım: Bilt Apex. Polikarbonat kabuk, double D ring, ECE ve DOT sertifikalarıyla benim için uygundu; 125 dolar gibi bir şey ödedim. Artık geziye hazırdım.

Ertesi gün sabah heyecanlı bir şekilde toparlanıp Uber’le motosiklet sahibi adamın evine gittim. Her yere taksiyle gitmemin sebebi toplu ulaşımın felaket olması. Arabayla 15 dk olan yerler toplu taşımayla 50 dk sürüyor. Metro hattı çok yetersiz. Amerika’daki şehirlerin planlaması gerçekten kötü bana sorarsanız.



Adamla buluştuk: sakallı, dövmeli Harleyci bir abi. Motoru biraz anlattı bana. Ben ise detaycı şekilde motorun aküsünü, yağını, şanzıman yağını, yakıt pompasını, lastikleri, kayışı ve bunlarda bir sorun olursa ne yapacağımı sordum. Adam biraz şaşırdı: “Lastiğe ve depoya bak ve git; bir şey gelirse yolda haberleşiriz” dedi. Motosiklette bir sürpriz vardı: motor 78k mildeydi. Ben, “50 bin milde değil miydi?” diye sordum. “Hayır, uygulama 50 binden sonra bir seçenek sunmuyor” dedi. Endişelerim iyice artmıştı; 78k mil 125 bin km yapıyordu ve önümde 5.000 km’lik bir rota vardı. Adamın, “Bu yüksek kilometredeki bir motor sana hiç bir şey için garanti veremem” demesi beni daha da gerdi. Fakat bu noktada değiştiremezdim; hem parayı ödemiştim hem de başka bir alternatifim yoktu. Adam bana lastik tamir spreyi ve bir adet kilit verdi. Çantamı falan bağladı. Dedi ki: “Motorda AirTag var, umarım senin için sorun olmaz; kendini takip ediliyormuş gibi hissetme.” Ben ise buna sevindim: “Hayır, beni takip et, daha iyi hissederim; çünkü yol için endişeliyim,ıssız yerlerden ve çölden geçeceğim” dedim.



2014 Road King. Motosiklet enjeksiyonluydu. Motoru çalıştırınca çıkan ses biraz endişelerimi azaltmıştı. Muhteşem bir sesi vardı gerçekten. Fren balataları ve lastikleri de idare ederdi. Motorun sahibi, alışmasının yarım gün süreceğini söylemişti. Ben ise daha ilk kalkarken neredeyse deviriyordum, sonra bir şekilde sokaktan çıktım ve kendimi ilk benzinciye attım. Ben 2018’den beri motosiklet kullanıyorum; Cbr 600f’im var, yaklaşık 25 bin km tecrübem var. Acemi değilim ama çok tecrübeli de saymam kendimi. Motosikletten mekanik olarak anlarım, parçalarını vs. bilirim ama bu kadar ağır bir motorla hiç tecrübem olmamıştı. Benim Cbr 180 kg civarındayken, bu alet 400 kiloydu. İlk kullandığım anda dedim ki: “Ben kesin bunu durduğu yerde düşürürüm.” Evet, merak ediyorsanız, tam 3 kere düşürdüm 😊

Motorun gidişine hemen alıştım; giderken konforluydu ve ağırlığını hissettirmiyordu. Ama dur-kalklarda çok zordu. Özellikle park ederken berbattı. Gidonu sağa veya sola çevirdiğiniz anda 400 kiloyu diğer tarafa atıyor ve onu bacaklarınızla tutmaya çalışıyorsunuz. 1 saat sonra ilk molamı verdim.

Şimdi size aklımdaki rotayı anlatayım. Basit olarak benim bu geziyi yapma sebebim GTA 5 + western kültürünü görmek ve deneyimlemek. GTA 5 lokasyonlarını Los Angeles’ta ilk 3 gün gördüm. Sırada western vardı. Western’i kafamda birkaç parçaya böldüm: TRT’de yayınlanan eski kovboy filmlerinin geçtiği çöller + Kızılderili kültürü + biraz daha modern kovboy filmlerinin geçtiği western dağ kasabaları.

Bunu gerçek hayata dökersek şöyle oluyor: Los Angeles – Arizona – Utah – Wyoming, sonra geri dönüş. Biraz daha açarsak: Arizona’da ucundan Grand Canyon görmek, sonra meşhur çöl sahnelerinin olduğu Monument Valley, sonra Kızılderili kasabası, sonra Wyoming’de çeşitli dağ kasabaları ve rodeo izlemek, Last of Us’daki meşhur şehir Jackson’da kalmak; her şey yolunda giderse Jackson’dan 3 saatlik yolculukla Yellowstone Parkı’na gidip ayı, bizon, geyik ve gayzerleri görmek ve geri Los Angeles’a dönüş. Eğer her şey yolunda giderse ve param kalırsa, Los Angeles’tan önce bir gece de Vegas yapmak çünkü yolumun üstü. Bu plan için 10 gün yeterliydi; ben biraz daha pay bırakarak 12 günlük planladım.

Los Angeles’ın havası çok güzel: gündüz 27–28 derece oluyor, akşam da serinliyor, 20 derece civarı. Fakat Los Angeles’tan 1 saat dışarı çıktığınızda çöle giriyorsunuz. Biraz forumlarda okudum; yazın çölde motor sürmek tavsiye edilmiyor. Hava 45 dereceyi buluyor ve sürekli sıcak rüzgar estiği için ciddi su kaybına uğruyorsunuz. Bunu engellemek için gece veya sabah gitmeyi tavsiye ediyorlar. Çölün de belli bölgeleri var; bazı yerler 45 derece olurken bazı yerler yüksekte kalıyor ve 30 derece oluyor.

Benim rotamda Barstow – Flagstaff ve sonra Utah diye gidiyordu. İlk gece, Los Angeles’tan 2 saatlik uzaklıkta ve çölün girişindeki Barstow’da kalırım; sabah erken kalkıp 45 derecelik çölü 38 derecelerdeyken geçerim ve dağ şehri olan Flagstaff’a varırım. Sonrası da o kadar sıcak değil diye plan yapmıştım.

1.Gün: Los Angeles - Barstow

Motoru aldıktan sonra 2 saatlik yolculuğa başladım. 1 saat sonra mola verdim ve çok su içtim. Daha çöle girmemiştim bile ve hava 35 dereceydi. Yolda Walmart’a uğrayıp kendime biraz ilaç ve powerbank için şarj kablosu aldım. Akşam 17 gibi ilk durağım olan Barstow’a vardım. Hava 39 dereceydi ve berbat bir şehirdi. Bir motele kendimi attım. Bol bol su içtim. Akşam oldu. Çölde garip olan şey: hava karardıktan sonra hemen soğumuyor. Bütün gün kavrulan asfalt saat 11’e kadar 40 derecelerin üstünde oluyor. Daha önce hiç yaşamadığım bir şeydi. Moteldeki kadın, motosikletim için tahta bir plaka verdi; bunu ayaklığın altına koy asfalt sıcak olduğu için yumuşak asfaltı delip motorun düşmesin diye dedi. Dediğini yaptım, yemek yedim ve sabah 6’da kalkmak için alarm kurdum. Yorulmuştum; sabah 7’de kalktım, otelin berbat kahvaltısından yaptım ve yola çıktım. Otelde hep turistler vardı; burası Grand Canyon’a arabayla gitmek için ilk gece durağıydı, belliydi.



2.Gün: Barstow - Flagstaff

Ertesi gün Mohave Çölü’nü geçecektim. Tam yolumun ortasında Needles diye bir şehir vardı; öğlen 45 derece oluyordu. Sabah 8’de çıkarsam burayı 11 gibi geçebilirdim, hava sıcaklığı 39 dereceyken. Sonra sırayla Route 66 kasabaları Seligman ve Flagstaff’a varacaktım. Seligman’da hava 34 derece, Flagstaff’ta 29 dereceydi. 8’de çıktım ve 11’de Needles’a vardım. Çok sıcaktı gerçekten. Üstümde korumalı bot, kevlar kot pantolon, siyah ceket, siyah eldiven ve siyah kask vardı. Daha önce hiç görmediğim bir sıcaklıktı fakat şöyle garip bir şey var: çöl sıcağı evet korkunç sıcak, fakat hava aşırı kuru. Hiç nem yok ve inanılmaz bir şekilde çok bunaltmıyor. Neredeyse hiç terlemiyorsunuz; tabi vücudunuzdaki bütün suyu emiyor bu sırada. İstanbul’da 30 derece nemliyken daha çok bunalıyordum sıcaktan.

Motosiklet hava soğutmalıydı. Bu aslında iyi bir şey bence. Evet, su soğutmalı olsa sabit 90 derecede kalacak motor ama yüksek kilometrede bir motorda o su soğutma sistemine güvenemem. Radyatör hortumu patlayabilir, fan bozulabilir, termostat bozulabilir; bunların herhangi biri gerçekleştiğinde gezim iptal olurdu. Hava soğutmada ise evet çok ısınıyor ama 1 saatlik sürüş yapıp mola verip soğutduğunuzda devam edebilirsiniz. Bozulacak bir soğutma sistemi parçası da yok; bu bir avantajdı.

Needles’ta yarım saat mola verdim, bol bol su içtim. O kadar su içmeme rağmen tuvaletim gelmiyordu çünkü vücudum su kaybediyordu, çöl rüzgarı ile. Yarım saat sonra motorun yanına gittim; çok az soğumuştu ama hâlâ sıcaktı. 1,5 saat sonra Seligman’a varırım diye düşündüm; orada hava soğuyup 34 dereceye düşüyordu. Çölün ortasında 11:40 gibi yola çıktım. Motosiklette cruise control var. 70 mille giderken cruise açıyordum, sakin sakin gidiyordum. Yarım saat sonra motosiklet teklemeye başladı. 70 mildeyken tekliyordu, 65’lere düşüp tekrar toparlayıp düzeliyordu. Belli devirlerde bu sorun oluyordu diyip üstelemedim.

Bütün rota boyunca beni en çok korkutan kısım çöldü. Gerçekten kasabalar arasında hiçbir şey yok. En kötü senaryoda motor bozulursa güneşin altında susuzluktan hasta bile olabilirdim. Yan çantaya 1,5 litre su attım. Bu su tabii ki aşırı ısındığı için içilecek halde değildi; ama en kötü şey başıma gelirse yanımda 1,5 litre backup suyum olur diye düşündüm.

Çölün en sıcak yerini geçtim, Seligman’a 35 dakika kalmıştı ve bir dağı tırmanıyordum. Zaten havanın soğumasının sebebi yüksek bir yere gitmekti. Motosiklet baya ısınmıştı, ama en zor yeri geçmiştim ve molaya 35 dakika vardı; devam edeyim diye düşündüm. O sırada teklemeler arttı, cruise control’ü kapatıp devir yükseltince geçiyordu ama. Tam yokuşun ortasındayken yine oldu, vites düşürdüm, devir yükselttim ama gaz yemiyordu. Motor çekişten iyice düşmüştü; bir vites daha düşürdüm, yok, yine gaz yemedi. Artık iyice yavaşlamıştım; boşa alıp sağa çekmeye çalıştım. Biraz daha gaz verdim, hiç gaz almadı ve motor kapandı. Sağa çektim. Korktuğum şey başıma gelmişti. Çölün ortasında yokuşta motor bozuldu. Tam olarak iki kasabanın ortasındaydım; ikisine de yaklaşık 50 km vardı. Çok korktum. İnternet de çok az çekiyordu.

Olumlu yanları: yanımda 1,5 litre su vardı, telefonumun şarjı vardı ve yoldan bir sürü araba geçiyordu. Olumsuz yan: çölün ortasında yolda kalmıştım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Arızayı düşündüm. Birkaç seçenek vardı: çok yüksek ihtimalle benzin pompası bozulmuştu. Veya TPS de bozulmuş olabilirdi. Motorda TPS var mı bilmiyordum ama vardır muhtemelen diye düşündüm. ChatGPT’ye sordum: Çok sıcakta benzin de buharlaşabilir dedi. İyi ihtimalle benzin pompası çok ısınmıştı, soğumasını bekleyip tekrar çalıştırıp gidebilirdim. Kötü ihtimalle benzin pompası elektriği komple yanmış olabilirdi, TPS komple bozulmuş olabilirdi; en kötü senaryoda motor çok ısınmış, pistonlar kaynamış, yatak sarmış vs. olabilirdi. Bu senaryolar benim için kabustu. Hayalimdeki gezi yarıda kalacaktı. Üzüldüm.

Yapacak bir şey yok deyip biraz soğumasını bekleyeyim dedim. 20 dakika bekledim; motora bir baktım, bütün metaller güneşin altında yanıyordu. Hava filtresi sıcacık. Belki 2 saat beklesem ancak soğur diye düşündüm. Susamıştım ama o aşırı sıcak plastik şişedeki suyu ölüm kalım harici içmem sağlıklı olmazdı. Otostop çekip insanlardan soğuk su isteyeyim diye düşündüm. Önce kimse durmadı. Sonra 1 tane pick up durdu. Üstünde highway support tarzı bir şey yazıyordu. Bizim karayolları arabası gibi bir şeydi. Adama durumu anlattım, “Suyun var mı?” dedim. Arka tarafı bir açtı; buzlu bir kovanın içinde belki 20 şişe su vardı. Bu tarz durumlar sık yaşandığı için böyle devriye atıyorlarmış. Dedim ki 1 şişe su içeyim, 3 şişeyi de motor bloğuna dökelim, biraz soğutalım. Sıcak bloğa soğuk su iyi bir fikir değil ama motor en azından biraz ılımıştı. Önce suyu içtim, sonra bloğa döktük. Artık elle dokunabilecek sıcaklığa gelmişti.

Adamla şöyle anlaştık: çalışırsa beni arkamdan Seligman’a kadar takip edecekti. Çalışmazsa ne olur, konuşmadık bile, öğrenmek istemiyordum. Kaskımı taktım, duamı okudum ve marşa bastım. Birkaç kere marş motoru döndü ve sonra o muhteşem ses: çalışıyordu. Hemen 1’e taktım, hızlı şekilde yola çıktım. Adamı beklemedim bile; bir an önce kendimi kasabaya atmalıydım. Sorunsuz kasabaya vardım, benzinciye çektim. İçimden düşünüyorum, acaba bu hizmet ücretli miydi diye. Benzincide adamı beklemeye başladım. 3–4 dakika sonra geldi, “You made it” deyip gülümsedi. Ona çok minnettar olduğumu beni kurtardığını söyledim. Öğle yemeği yiyeceğim size ısmarlayım dedim. Bu benim görevim gerek yok, dikkatli sür dedi ve gitti.

Evet, kasabaya ulaşmıştım ama önümde daha 10 günlük sürüş vardı ve bu şey yine başıma gelir veya benzin pompası komple bozulur diye çok endişeliydim. Seligman’da yemeğimi yedim. Biraz etrafı gezdim; Route 66 kasabası olduğu için bir sürü dekor yapmışlar, sanki 60’larda gibi. Yapay hapishane falan yapmışlar, komikti. Fakat kasaba çok küçüktü; bu dekorların sadece turistler için olduğu belliydi ve bana biraz yapmacık geldi.

Öğleden sonra 1 saatlik sürüşüm kalmıştı. Yeni yolun adı 40, Route 66 ile paralel gidiyorlar. Kasabalarda birleşip tekrar ayrılıyorlar. Yolun kalan kısmını 66’dan devam edeyim dedim. 40 duble yol iken 66 gidiş-geliş bir yol. Asfalt kalitesi hâlen iyi ama yolda hiç kimse yok. Aşırı sessiz olduğu için yolun ortasında 40’a geri döndüm.

Route66


Williams diye bir kasabada mola verdim. Burası işte gerçek bir kasabaydı; bir sürü yaşayan lokal insan ve dükkan vardı. Burada şöyle bir şey olmuş: bir yerlerden eski Amerikan arabası bulanlar, dükkanın önüne çekip hediyelik satıyorlar. Tam turist tuzağı. Yine de eski Amerikan arabalarını görmek güzeldi. Atış poligonu gördüm. Belki tüfekle atış fırsatı vardır, bir bakayım diye girdim. İçerde herkesin belinde silah vardı; garip bir ortamdı. Mekanın sahibi hoş geldin, nerelisin falan diye muhabbet etti. Türk olduğumu öğrenince: “Sizin silahları çok seviyoruz” dedi. Önce anlamadım, sonra düştü jeton: bizim tabancalar Canik, Sarsılmaz falan popülermiş. Satıyorlardı hatta fiyatları 500 dolar civarındaydı.

Atış fiyatlarına baktım; çok pahalı geldi. 50 dolara bir şarjör falan atabiliyorsunuz. Fakat, fakat, fakat, beklediğim çılgınlık vardı burada. MP5, M16’dan tutun M2 Browning’e kadar her silah var. 150 dolara M2 Browning ile atabiliyorsunuz. Bildiğiniz .50 calibre ağır makineli silahları kullanabiliyorsunuz. Askere gitsen göremeyebilirsin o silahları, M249 falan vardı, şaka gibi. Yine de pahalı geldi; gezimin başında olduğum için bugünlük izliyim dedim. Önce pistolle ateş ettiler, sonra pompalı tüfek ile. Pompalının sesi camın arkasından bile korkunçtu. Gücü hissedebiliyorsunuz.

Sonra motoruma binip Flagstaff’e gittim. Serin bir dağ şehri, 80 bin kadar nüfusu var. Bir yemek yiyip uyudum. Bu arada hasta olmuştum; bütün burunum tıkandı, biraz da halsizlik vardı. Ama kendimi bırakamazdım.



3.Gün: Flagstaff - Monticello

Sabahki planım şuydu: bugün büyülü gün gelmişti. Meşhur Monument Valley’ye gidecektim; o kovboy filmlerinin geçtiği turuncu tepeler olan yer. Giderken Grand Canyon’un hemen yanından geçiyordum. Aslında içine girebilirdim ama zamanım kalmazdı. Onun için Grand Canyon’un bittiği yere yarım saat girip geri çıkıp Monument Valley’ye gidecektim. Grand Canyon çok uzun bir kanyon, kuzeyden güneye uzanıyor. En meşhur yerleri biraz daha kuzeyde. Bana yakın olan ise kanyonun bittiği kısmıydı. Bu kısmın 10 dolar ücreti var; asıl Grand Canyon ise Amerika’daki diğer milli parklar gibi 30 dolar ücretli. Kanyona bittiği yerden baktım; yine de büyüleyiciydi.



Bu arada artık Navajo Indian Reservation’a girmiştim. Burası Kızılderili özerk bölgesi. Kendi kendilerini yönetiyorlar gibi bir şey; çok ciddi bir durum olmadığı sürece polis bile kendilerinin. Ciddi bir konuda FBI girip “Burada yetkili benim” diyebiliyormuş tabi. Yolumun üstünde Tuba City ve Kayenta diye iki tane Kızılderili şehri vardı. Merak ediyordum: acaba Kızılderili görebilir miyim, denk gelir miyim diye. Ama gidince bu sorumun ne kadar anlamsız olduğunu anladım; çünkü bu şehirlerde Kızılderili dışında yaşayan yoktu.

İlk olarak Tuba City’e gitmeden dinozor izleri olan bir yer var. Burada durdum, izlere baktım. Şimdi Arizona’nın olayı şu: bu çöle hiç yağmur yağmadığı için geçmişte olan yeryüzü izleri bozulmadan kalabiliyor. Dinozor ayak izleri çok net şekilde belli oluyordu. Hatta düşündüm: acaba bunlar sahte olabilir mi diye. Halen emin değilim; bildiğin 3 tırnaklı ayak izi var bir sürü. Hiç mi bozulmaz arkadaş? Burada Kızılderili rehberler vardı. Bir tane gölgelik atmışlar: İsterseniz size anlatayım etrafı diyip bahşiş bekliyorlar. Teşekkür ederim canım diyip Tuba City’e gittim.



Küçük bir şehirdi; arabaları süren herkes Kızılderiliydi. Hem dondurma yemek, hem su içmek, hem de telefonumu şarj etmek için McDonald’s’a girdim. Aman Allah’ım! İçerdeki tek Kızılderili olmayan bendim. Bu beni çok şaşırttı; çünkü genleri hiç bozulmamış. Esmer, çekik gözlü, at kuyruklu insanlar; tabi hepsi İngilizce konuşuyor. Ama neredeyse hiç Amerikalılarla karışmamışlar, evlenmemişler diye anlıyorum. Daha önce hiç bir yerde bu kadar etnik bir baskınlık görmemiştim. Bu kabilenin adı Navajo. Amerika’daki en büyük Kızılderili topluluklarından biri. Fakat şehirleşmemişler; en büyük şehirleri bile küçücük. Halen kendi küçük 3–4 konteynerlik yerlerinde yaşıyorlar. Çadır yok, konteyner var gibi olmuş biraz. Bir de hepsi V8 pick-up kullanıyor 😊

Molamı bitirip artık gezimin ilk önemli durağı olan Monument Valley’ye gittim. Bir restorana girdim; burası o meşhur turuncu tepecikleri görerek yemek yenilen bir yer. Yemeğimi yedim, bir de müze vardı. Müzeye baktım, çekilen filmleri anlatıyor. Bu bölgeye gelip film çekme işini başlatan adam John Wayne. TRT’deki eski filmlerin çoğu burada çekilmiş. Müzeden sonra yola çıktım, bu tepeciklerin arasında motorumu sürdüm. Muhteşemdi gerçekten.



En son tepeleri bitirdikten sonra bir nokta var; burada da Forrest Gump’ın koşu sahnesi çekilmiş. Manzarası çok güzel. Orada durdum, fotoğraflar çektim. Bu bölgede çok fazla Kızılderili seyyar satıcı var, yaptıkları takıları satıyorlar. Bir sürü görmüştüm ama hoşuma gitmemişti. Tam durduğum yerde bir satıcı daha vardı: yaşlı bir kadın, yaşlı bir adam ve iki çocuk, 13–14 yaşlarında. Bana çok samimi geldiler, yanlarına gittim. Takılara baktım, “Siz mi yapıyorsunuz?” dedim. “Evet, fabrika benim” dedi yaşlı kadın. Çocuklar çok pas vermiyordu. Şimdi aslında ben bu insanların nasıl yaşadığını çok merak ediyordum; siz gerçekten Kızılderili misiniz gibi salak bir soru sormaya da çekiniyordum ama. Yanlış anlaşılabilir.



Yaşlı adamla muhabbet etmeye başladım ve sordum. Biz buradaki en büyük kabileyiz, bu da gerçekten ev yapımı takı dedi. Çocukları yakınlardaki şehirlerde çalışıyormuş, biri güvenlikmiş. Oradaki çocuklar torunlarıymış.

“Ne iş yapıyorsun?” dedi bana. Dedim işte mühendisim. “İyi kazanıyorsun demek ki, bak buraya motorla gelmişsin,” dedi. “Normal para biriktirdim, geldim falan,” dedim. Adam torununa dedi ki: “Hey kiddo, check this out!” Hoşuma gitti. Torunları çekingen davrandılar ama benimle hiç konuşmadılar.

Dedim ki: “Sizin diliniz var biliyorum ama konuşuyor musunuz?” “Konuşuyoruz, çocuklara da öğretiyoruz, kaybolmadı dilimiz,” dediler. Gerçekten de konuşuyorlardı. Ben bir takı almaya karar verdim, verdiğim parayı bozamayınca kendi aralarında Navajo dilinde konuştular. Takıyı aldım, adamla selfie çekilip çıktım. Çok hevesli değildi ama yine de güzel bir anı oldu benim için.

Motor dün yaşadığım arızayı yaşatmıyordu. Aynı devirde yine tekleme vardı ama gazı açınca geçiyordu. Turuncu topraklardan uzaklaştım. Gece bir dağ kasabası olan Monticello’da kalacaktım. Buraya gelmeden önce Bluff diye bir kasabadan geçtim. Çok ilginç bir yerdi; terkedilmiş kasaba gibiydi. Burayı hiç unutmayacağım, yaşayan film seti gibiydi.

Sıcaklıktan kurtulmanın sevinciyle 3. gece kalacağım yere ulaştım. Artık çöl bitmişti. Sıradaki durağım dağ kasabaları, Wyoming olacaktı. Tabi buraya gitmek için Utah’dan Salt Lake City’den geçmem gerekiyordu. Gezinin en sakin kısmı burasıydı; çünkü buraya dair görülecek bir nokta yoktu kafamda. Sadece dağların arasına kurulmuş, Mormonların merkezi bir şehir.

Salt Lake City’de yaşayan üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım var. Onla konuştum, önce çok sevindi, sonra da kızdı: “Bu kadar geç mi haber verilir?” diye. Durumu anlattım; ulaşıp ulaşamayacağıma emin değildim, o yüzden 1 gece önce yazdım dedim. Malesef o tarihte Boston’da konferanstaymış, Pazar dönücem dedi. Ben de “Sorun yok, dönüşte uğrarım yanına,” dedim; çünkü dönüşte de Salt Lake City’den geçmek zorundaydım.

4.Gün: Monticello – Salt Lake City

Sabah yola çıktım. Akşama doğru Salt Lake City’de kalacağım hotele vardım. Dümdüz bir yoldu ve sıkıcıydı açıkçası. Ama hava serinlemişti, bu güzel haberdi. Ertesi gün artık Wyoming, Jackson’a gitmek istiyordum. Gezinin en heyecanlı yerlerinden biri burasıydı; çünkü gerçek bir Western şehri görecektim.

Gece Booking’den otel ayarlamaya çalışıyordum. Kötü gerçeklerle karşılaştım: gecelik 250 dolardan aşağı yer yoktu. Bir an uygulama hata verdi sandım. Benim beklentim şuydu: Arizonadaki oteller turistik çünkü Grand Canyon’a yakın, burası ise aslında hiç bir şey olmayan küçük bir şehir, çok daha iyi fiyata kalacak yer bulurum diyordum. Soğuk duş oldu.

Sonradan öğrendim ki Jackson, küçük olmasına rağmen Amerika’da çok popüler bir yermiş. Zenginler böyle dağ kasabalarından evler alıp piyasayı manipüle ediyormuş. Hollywood starları da alıyormuş; Harrison Ford’un falan burada evi varmış. Diğer sebep de Yellowstone’a yakın olmasıydı. Yakın dediğim arabayla 3 saat civarı. Yazın Yellowstone’a inanılmaz turist akını oluyor ve fiyatlar uçuyormuş.

Gerçeği hazmetmem uzun sürdü. Şu ana kadar gecelik 70 dolarlık otellerde kalırken bir geceye 250 dolar veremezdim. Üstelik 3 gece Wyoming’de kalmam lazımdı ve böyle bir bütçem yoktu. Yakınlarda alternatif kasaba bakmaya başladım ve çok tatlı bir yere denk geldim: Dubois diye bir kasaba, 1000 kişi nüfusu var ve gerçek bir kovboy kasabası. Neredeyse hiç turistik değil, tamamen gerçek. Yellowstone’a da 2.5 saat. Tamam, dedim, burada otel bakayım. Burada bile fiyatlar pahalıydı ama 150 dolar civarıydı.

5.Gün: Salt Lake City - Lander

Sabah kalktım ve Dubois’e gitmek için yola çıktım. 6.5 saatlik bir yolum vardı; yolun çoğu düzdü ve ıssızdı. Çok bakılacak bir yer yok o yüzden giderim diye düşündüm. Normalde 5 saatin altında sürmeye çalışıyordum çünkü her gün, uzun sürüş yapmak istemiyordum. Motoru çalıştırdım, yola çıktım. Şanzımanda bir terslik vardı, vites geçişleri çok sertleşmişti. Çok korktum çünkü acaba debriyaj balatası mı bitiyor, bir anda komple biterse veya şanzıman kırarsa ne yaparım diye düşündüm.

Motor ısınınca düzelir diyerek sürmeye devam ettim. Hala sertti ama vitesi 6’ya attım ve devam ettim. 1 saat sonra benzin almak için bir kasabaya girdim, otobandan çıktım, kasaba yoluna girdim. Vites düşürecektim ve korkunç gerçeği gördüm: vites pedalı yoktu. Baya yerinde değildi. Vites geçişlerindeki sertliğin sebebi ortaya çıkmıştı. Vites değiştiremediğim için motor stop etti. Bir sürü küfür ettim, çok sinirlendim. Şimdi düşünüyorum da aslında çok basit bir problem, bu kadar heyecanlanmama gerek yokmuş.



Bir 5 dakika bekledikten sonra yanımda biri durdu. “Yardım lazım mı?” dedi. “Vites kırıldı, burda motor tamircisi biliyor musun?” dedim. “İleride araba tamircisi var, orayı biliyorum sadece,” dedi. Teşekkür ettim. Biraz sakinleşince kafam çalışmaya başladı ve elimle vitesi boşa attım. Sadece pedal kırılmıştı; şanzımandan pedala giden çubuk yerindeydi. Motoru çalıştırdım, elimle bire attım ve tamirciye gittim. Bir umut belki orada motoru olan biri vardır, bana yol gösterir diye düşündüm.

Kilitlenen İngiliz anahtarı gibi bir şey verdi çocuk. Çubuğa kitleyince elimde dikey bir vites pedalı oldu. “Üzgünüm, sana daha fazla yardım edemiyorum,” dedi. “Olsun, teşekkür ederim, bunu ödeyeyim,” dedim. Para istemedi. Sonra yanıma iki tane Electra Glide’lı abi geldi. Shifteri görüp “Oh shit!” çektiler. Biri dedi ki: “Sana kendi shifter’ımı veriyim.” Harley’lerin çoğunda iki tane shifter oluyor; biri burun, biri topuk için.

Sonra dediler ki “Ama tool yok.” Dedim tool ayarlarım araba tamircisinden. Sonra shifter’ların uyumlu olmadığı anlaşıldı. Adam dedi ki: “Salt Lake City’de Harley’ye geri dön, benim orada arkadaşım var, onu bul, bunu tamir etsinler.” Yanındaki dedi ki: “Arasana onu, sana birini göndericem de.” Dayılar baya heyecanlandı benim için. Sonra ben dedim ki: “Ben Salt Lake City’nin kuzeyinde bir Harley var, oraya gideyim, daha yakın.” “Onlar da evet, mantıklı,” dediler.

Buraya not düşeyim: Amerikalılar inanılmaz yardımsever insanlar. Herkes geliyor, yardım etmeye çalışıyor; restorana gidiyorsun, bedava su veriyorlar bir şey almasan bile. Bilmiyorum, hiç anlatıldığı gibi değil, çok iyi insanlardılar. Elimle vites değiştirerek Harley Davidson’a gittim. Bu sırada motorun sahibiyle konuşuyordum: “Yaptır, ben iade ederim ücreti,” ama bana fiyatı şöyle yaptırmadan dedi. Ben o heyecanla, adama söylemeden Harley’ye bıraktım motoru.

Orada Hill Air Base varmış; üstümden bir sürü F-22 geçti, onları izledim, çok mutlu oldum. 1 saat civarında sürdü, shifterı yaptılar, 270 dolarımı aldılar. Harley Amerika’da inanılmaz pahalı, işçilik saatlik 160 dolar alıyorlar. Söylemeyi unuttum, ilk defa motoru burada düşürdüm. Tamir bittikten sonra bir anda sağ tarafa yattı ve tutamadım. Hemen kaldırdılar. Biraz utandım. Ben motorumun yapılması sevinciyle yola çıktım. İyi yandan bakarsak, arıza olabilecek en iyi yerde olmuştu; dağda veya ıssız bir yolda olsa ne yapardım, bilmiyordum.

Tamir edildi, saat 2 civarında çıktım. Ama bir sıkıntı vardı: bu gecikme yüzünden Dubois’e en erken 10 gibi gidebilirdim. Gece motosikleti kullanmak istemiyordum, beni çok geriyordu. Karanlık olması sorun değildi, ama bozulursa kimseyi bulamam korkusu vardı. Dedim ki ben yola çıkayım, olmazsa Dubois’ten önceki kasabada kalırım. Dubois’ten önceki kasaba olan Lander’a vardım. Çok ıssız bir yoldan gittim. Yol o kadar düz ve boştu ki yaklaşık 40 km dümdüz gittim; çok ilginçti. Yolda antilop gördüm, hoşuma gitti.
Aşırı Düz Yol




Lander gerçek bir Western kasabaydı ve turistik değildi. Ortada yol, yanda dükkanlar. Booking’i açtım ve ikinci şok: kalacak yer yoktu. Cuma akşamıydı ve bütün oteller doluydu. Bir oteli aradım, “2 odam kaldı, 135 dolar,” dedi. “Teşekkürler,” dedim, başka bir yer bakıyordum. Bulamayacağımı anlayıp o otele gittim. İçeri girdim; benim arkamdan 2 kişi daha girdi. Resepsiyondaki kadın telefonda bir odayı sattı, ben dedim: “Odayı istiyorum.” Diğer odayı da bana sattı. Arkamdaki kişilere oda kalmadı.

Dağın başındaki saçma sapan yerlerde kalacak yer yok; çok garip geliyor bana. Yine şanslıydım. Otel çok güzeldi. Kocaman bir oda, dağ manzarası, şöminesi falan var. Biraz otelde takılıp bara gittim. Asıl merak ettiğim ortam buydu. Gerçekten şapkalı, Western insanlar vardı. Kovboy botu tarzı bir şeyler giyiyorlar, bir tarzları var yani.

12 gibi ortam sakinleşti. İki tane dayıyla sohbet ettim. Ömürleri boyunca burada yaşamışlar; çok sevmiyorlardı kaldıkları yerleri. “Bu fiyatlar ne dedim, böyle? Yazın insanlar dağ köylerine gelmeyi seviyorlar, artık her şey çok pahalı,” dediler. Biraz sohbetten sonra otele gittim, uyudum.

Gece takıldığım bar


6.Gün: Lander – Dubois

Ertesi sabah mutluydum; çünkü direk Dubois’e gidecektim. 1.5 saatlik bir yoldu, neredeyse hiç yorulmayacaktım. Hem de giderken Wind River Indian Reservation bölgesine girecektim. Burada başka kabileden Kızılderililer vardı. Wind River diye bir film var; keyifli bir Western. Bunun geçtiği yer.

Benzincide durdum. Yine herkes Kızılderili olmuştu. Çok ilginçti; Kızılderililer halen kendi bölgelerinde yüzde yüz yaşıyorlardı. Kapıda Kızılderili bir adam bana: “Bir 5 dolar verir misin, sana bu küpeyi satayım, yakıt almam lazım,” dedi. “Sorry,” deyip içeri girdim. Benzinimi aldım. Kasiyere, “Dışardaki adamı biliyor musun, dolandırıcı mı?” dedim. “Yok, değil, gerçekten yakıt alması lazım,” dedi.

Ama nasıl 5 doları olmaz ki, dedim. Kadın güldü. Sonra adama 10 dolar verdim, küpeyi aldım; “Bana dua et,” dedim. Halen yolun gerginliği vardı üzerimde. Evet, motor sorunsuzdu, yolun yarısı bitmişti ama artık Los Angeles’tan çok uzaktaydım; o yüzden geriliyordum, bir şey olursa nasıl geri dönerim diye. Adam çok sevindi. Ona sordum, “Niye hiç paran yok?” diye; cüzdanım kız kardeşimde kalmış gibi bir şeyler söyledi. Çok inanmadım ama ok dedim. Adam çok teşekkür etti ve “İleride president olacaksın,” diye bir cümle kurdu. Hayatımda aldığım en garip iltifattı 😊 Adamı izledim, gerçekten yakıt aldı ve gitti.

O sırada yanıma bir pickup yanaştı, içinden 20’li yaşlarda 2 Kızılderili indi. “Abi, motor çok güzelmiş yaa,” diye muhabbete girdiler. Biraz konuştuk. “Ne işin var burada?” dediler. “Wind River filmi için geldim,” dedim. Gülüştüler: “O Lander’da çekildi,” dediler. İnternette baktığımda Lander’da çekilen bir sahnesi yok ama emin olamadım; filmi tekrar izleyeceğim. Keşke o çocuklarla resim çekilseydim, arkadaş canlısıydılar.

Yarım saat daha gittim ve Dubois’e vardım. Burası gerçekten film seti gibiydi. Yüzde yüz bir kovboy kasabası. Her şey gerçek. Bütün dükkanlar ahşap. İnanılmazdı. Bir şanssızlık oldu; her Cuma akşamı rodeo oluyormuş. Bugün ise cumartesiydi. Rodeoyu vites arızası yüzünden kaçırmak üzdü.



Otelin yanında nehir akıyordu. İşte Wind River, bu nehir. Buraya bayıldım; bu otelde kalmaya tekrar gideceğim. Nehirin kenarında oturdum, biraz dinlendim. Sonra öğle yemeği yemeye kasabaya gittim. Muhteşem bir sandviç yedim. Kasabaya bayıldım.

Bir dükkan gördüm; kürk ve Kızılderili eşyaları satıyordu. Hayatımda girdiğim en güzel dükkanlardan biriydi. Gerçek bizon kafasından yapılmış Kızılderili savaş baltaları, kıyafetleri, muhteşem tilki kürkleri vardı. Kürkler o kadar iyi doldurulmuş ki hayvan canlı gibi görünüyordu. Gözleri hariç her şeyi vardı. O tilki kürkünü hiç unutmayacağım; 300 dolardı. Aslında fiyatı çok uygun, Londra’da falan o tarz kürkleri en az 500 dolara satarlar. Daha uygun durumda olsam alırdım. Kendime not düştüm: bir gün Dubois’e geri döneceğim ve o dükkanda baya bir alışveriş yapacağım. 20 dolara tatlı bir Kızılderili çantası alıp çıktım.



Akşam bara gittim. Bu arada gece çok soğuk oluyordu. 45 derecelik çölden sonra 10 derece çok soğuktu. Barda aşırı organik Western bir atmosfer vardı. İnsanlar gerçekten kovboy şapkası takıyordu. O gece çok eğlendim; hatta fazla eğlenip sarhoş oldum. O biraz gereksizdi, otele zor gittim. Sabah da kötü uyandım bu yüzden.

 
Katılım
6 Eyl 2005
Mesajlar
2,546
Motosikleti
Honda Crf 250 L (2020), Honda Sh 125i
Gerçekten uzun bir yazı dizisi, detaylı anlatım olmuş.
Boş bir zamanımda sindire sindire okuyacağım.
Böyle bir maceraya girme cesaretiniz icin sizi tebrik ederim.

Paylaştığınız için teşekkürler. 🙏
 
Katılım
3 Eyl 2018
Mesajlar
71
7.Gün: Dubois – Thayne

Bugünkü plan çok karışık ve heyecanlıydı. Artık Yellowstone’a çok yakındım. Yellowstone’a gitmeliydim ama gece nerede kalacaktım? Jackson 250 dolardı. 160 dolara hostel vardı Jackson’da. Bir türlü karar veremedim. Eğer Jackson’dan biraz daha aşağı gidersem ucuz yerler vardı, fakat yolum çok uzun oluyordu; 7 saatlere çıkıyordum. Sabah erken çıkarım diyerek otelimi tuttum.

Plan şuydu: Dubois’ten Yellowstone’a kuzeye çıkacağım, orada takılıp artık dönüş yoluna geçip Jackson’a uğrayıp otele gidicem. Yellowstone’ya doğru yola çıktım. Grand Teton Dağları gözükmeye başladı. Muhteşem bir manzaraydı. Dağ geçiyordum; yükseklik 2500 m civarıydı. Yol üstü çok güzel manzaralı bir nokta vardı. Motoru oraya çektim. Durduğum anda sağ tarafa düşürdüm motoru. İkinci kez olmuştu. Hemen iki araba durdu, motoru kaldırdılar.

“İyi misin?” dediler; lastiğim patlamış sanmışlar. “İyiyim, sağolun,” deyip manzarayı çekmeye başladım. Adam güldü: “Bir bakmak ister misin, çalışacak mı?” Dedim çalışır ya. Güldüler. Çok teşekkür ettim, gittiler.

Sonra Yellowstone’a gittim. Yellowstone’dan önce Grand Teton National Park var. Yellowstone’un 4 girişi var; güneyden girersen Grand Teton’dan geçmen lazım. Dolayısıyla iki tane 30 dolar ödedim. Görevli: “80 dolara yıllık alabilirsin,” dedi. “Dedim turistim, 20 dolar fazla vermeye gerek yok.” Grand Teton’da inanılmaz manzaralar var; dağlar ve göl çok güzel gözüküyor.



Yellowstone’a giderken amacım şuydu: vahşi hayvanları ve gayzer, kaplıcaları görmek. Vahşi hayvan olarak: ayı, moose (çok büyük bir geyik), kurt, bizon görebilirsiniz. Önce gayzerlere gittim. Sıcak buharları yüzüme vurdu. Bir tanesi her saat başı patlıyor. Onu bekleyip izledim, inanılmaz kalabalıktı.



Artık dönme zamanı diye düşündüm. Bu arada hiç hayvan görememiştim, biraz moralim bozuldu. Çıkışta trafik vardı. Birkaç arabayı sollayıp önlerine geçtim. Türkiye’de çok normal olan bir hareket. Çok da agresif yapmadım; üç arabaydı sadece. Önce arabalar korna çaldı, sonra bir siren sesi duydum. Aynama baktım; arkamda yeşil bir ranger, orman polisi gibi bir şey vardı.

Allahım dedim, nolur bana çalmış olmasın. Kafamı çevirdim. “Sağa çek,” dedi elleriyle. Baya korktum. Yanıma geldi. “Niye insanların önüne geçiyorsun?” dedi. Dedim özür dilerim, motor çok ağır, ısınıyor falan. “O zaman sağa çekip trafiğin bitmesini bekleyeceksin,” dedi. Trafikte sen bir arabasın, bütün kurallar ve tabelalar aynı; sen bir arabasın diye azarladı beni. Bu arada kadın polis çok güzeldi.

Düşündüm, “Trafikte sen bir arabasın” çok mantıklı geldi. Türkiye’deki motorcuların da bunu anlaması lazım bence. Ehliyetimi istedi, verdim; motoru kiraladığımı falan anlattım. California’dan Wyoming’e geldiğimi duyunca biraz sakinleşmişti. Ehliyetimi alıp arabaya gitti. Ben kurbanlık koyun gibi bekliyorum. 2 dakika sonra geldi: “Bu seferlik uyarıyla atlattın, dikkatli git,” dedi. Rahatlamıştım.

Sonra kuzu kuzu dönüşe geçtim. Yellowstone’dan çıkıp Grand Teton’a girdim. Hiç hayvan görememek tadımı kaçırmıştı. Darken ileride bir trafik gördüm. Bir baktım, insanlar bir şey izliyor. Hemen sağa çektim. Moose vardı. Muhteşem bir çayırda yemek yiyordu. Çok büyük gözüküyordu aramızda 100 metre olmasına rağmen. Sonra yavrusu da çıktı, yanına geldi ve emzirmeye başladı. Ortamın manzarası bu anı bir şekilde büyülü yaptı.



Birkaç dakika onları izledikten sonra çıktım. Çıkarken görevliye sordum: “Ayılar nerede?” “Sabah burada vardı, az önce de baya uzak bir yerde görülmüş,” dedi. “Şans işi bu,” dedi. “Peki, burada olsa mesela uzakta mı duruyor?” “Hayır, yola da çıkabilir,” dedi. “Benim arabam yok, ne yapacağım?” “Ayı spreyin var mı?” “Yok,” dedim. “O zaman 100 metre uzakta dur mutlaka,” dedi. Tamam deyip yola çıktım.

2 dakika sürdüm, sağa çekmiş birkaç araba gördüm. Yanda göl vardı. Göldeki hayvanı geyik sandım. Sonra bir baktım ayı. Allah gerçekten karşıma çıkarmıştı. Önce sevinç çığlıkları attım, sonra ayı olduğunu hatırlayıp sessiz oldum. Gölün ortasında baya yüzdü. Ben ilk duranlardandım. Sonra belki 100 araba daha durdu.



Ayıyı izlerken ayı karaya, bizim bulunduğumuz tarafa doğru yüzmeye başladı. İnsanlar yavaş yavaş: “Biraz daha karaya yaklaşırsa arabaya gideriz,” demeye başladılar. Sonra iyice yaklaştı ve uzaklaştık oradan. O sırada çalıların içinden karaya çıktı ve kayboldu. Bu tehlikeliydi çünkü yola çok yakındı artık ve görünmüyordu.

Bir süre sonra o bölge iyice kalabalıklaştı; ben de cesaret edip gittim. Ağaçlardan bir şeyler yiyordu. Aramızda 15 metre bile yoktu. Bazen bulunduğu yerden kalkar gibi olunca insanlar hemen geri kaçıyordu. Uzun süre otları yedi, sonra park görevlileri gelip bizi dağıttı. Ayı çok yakında herkes arabalara dedi. Ben de motoruma binip uzaklaştım. Görevli az önce konuştuğum kişiydi. Beni görünce: “Bu bir grizzly, uzaklaş burdan,” dedi.

Bunu demesinin sebebi bölgede black bear dedikleri siyah ayılar var. Bunlar nispeten daha zararsız. Fakat bu grizzly bear denilen tür saldırabiliyor ve ölümcül. Ben de ayıyı 20 dakika izlememin keyfiyle dönüşe geçtim. Dönerken yolda bizon sürüsü de gördüm. Görülebilecek 4 ikonik hayvanın 3’ünü yarım saat içinde görmüştüm. Çok mutluydum.



Jackson’a doğru sürdüm. Grand Teton–Jackson arasındaki yol, motor sürülebilecek en güzel yollardan biri. Sağ tarafta yemyeşil bir çayır ve Teton Dağı manzarası. Muhteşemdi. Durup durup fotoğraf çektim. İnanılmazdı. Akşam 8’de Jackson’a vardım. Evet ayıyla ilgilendiğim için çok geç kalmıştım. Daha 100 km yolum vardı otelime ve hava kararacaktı. Yapacak bir şey yoktu; düzgün bir yemek yiyebileceğim tek yer burasıydı.



Jackson gerçekten muhteşem bir şehir. Dağın eteğine kurulmuş, mis gibi havası var. Dağ, şehrin her yerinden gözüküyor. Fakat beklediğim Western havası biraz kaybolmuş. Şehir çok göç almış. Kovboy çizmesi giyip fotoğraf çekilmeye gelen çok insan vardı ve bunların turist olduğu çok belliydi. Bu açıdan hayal kırıklığı oldu. Bir tane hatıra olsun diye tişört aldım. Sonra bizon etli pizza yedim.



Artık hava kararmıştı ve ıssız bir yolda 100 km sürüşüm vardı. Baya gerildim. Yakıt alıp yola çıktım. Yol karanlıktı ama Harley’in farları gayet iyiydi. Bu saatte motor bozulsa ne yaparım diye iyice gerilmiştim. Hızlı bir şekilde sürdüm ve saat 22.30’da otelime ulaştım. Burası Thayne diye bir kasabaydı ve çok tatlı gözüküyordu. Otel de eski tarzda dizayn edilmişti. Otel sahibinden anahtarı aldım; baya aksanlı konuşan bir country abiydi. “Benim de motorlarım var, burası güvenli, kitlemene bile gerek yok,” dedi.

Hemen yorgunluk birası içmeye otelin karşısındaki kasabanın tek barına gittim. Burası da bildiğin kasaba barıydı. Barmen: “Kapattık,” dedi, ama içeride oturanlar vardı. “1 tane içicem sadece,” dedim. “O zaman olur, sadece 1se,” dedi. İçeride sarhoş yaşlı bir çift vardı; onların muhabbetini dinleyip güldüm.



8.Gün: Thayne – Salt Lake City

Ertesi gün 10’a kadar dinlendim. 4 saatlik kısa bir yolum vardı, Salt Lake City’ye gidecektim. Yolda vites geçişleri yeniden sertleşmeye başladı. Vites pedalına baktım, sağlamdı ama şanzımandan gelen çubuk çok gevşemişti. Belli ki o da kırılacaktı. “Beni 1200 km daha idare et,” demekten başka çarem yoktu; devam ettim. Artık Wyoming’den çıkıp Idaho’ya geçmiştim.

Yolda sırasıyla Geneva, Paris ve Montpellier tabelaları gördüm. Bunlar oradaki kasabaların isimleriydi. Sonra Montpellier’de benzin aldım. Benzinciye sordum: Bunların üçü de Fransız şehir ismi, siz ne ayaksınız? Burası aslında Belmont diye bir şehir, fakat buraya Mormonların kurucusu gelip bu Fransız isimlerle değiştirmiş dedi ve bana biraz tarihini anlattı. Ben de: “Keşke Amerikan kalsaymış,” dedim. Kasadaki kadın güldü; belli ki Mormonları sevmiyordu.

Sonra kasaba merkezine girdim; bir banka soygunu müzesi vardı. Butch Cassidy diye bir eşkıya buradaki bankayı soymuş, 1896 yılında. Adamlar binayı aynı şekilde müze yapmış. İçeri girdim; görevli bana baya bir anlattı tarihini. 3 kişi soyup 7.000 dolar çalmışlar. Şu andaki karşılığı 250.000 dolar civarındaymış. Gezim bitince bu adamı araştırdım; tarihteki meşhur haydutlardanmış. Daha da ötesi, Red Dead Redemption 2’deki Dutch’in bu adamdan esinlenildiği düşünülüyor. Oyundaki Pinkerton Detective Agency gerçekte de bu adamın peşine düşmüş. Bu bilgiyi öğrenmek çok hoşuma gitti; farkında olmadan RDR2 lokasyonlarında birini görmüşüm. Sonradan öğrendim ki Grand Teton’da oyundaki dağların esinlenildiği yermiş.



Görevli bana baya bilgi verdi: “Ben senin motoruna bakarım, git içeriyi gez falan,” dedi. Biraz dolanıp teşekkür edip çıktım. Adam bahşiş bekledi ve ben vermeyince bozuldu. Ben de bunu fark edip geri dönüp 5 dolar verdim. Kimsenin kötü enerjisini almak istemiyordum. Bu sefer mutlu oldu ve beni güleryüzle uğurladı.

Yola çıktım ve 17.30’da Salt Lake City’e arkadaşımın yanına gittim. Beni çok iyi ağırladı ve bir arkadaşının evine götürdü. Orada yemek yedik ve çok keyifli bir gece geçirdik. İstersen yarın da kal dedi. Ben de plan 2 saatlik gecikme dışında yolunda gittiği için kabul ettim; zamanım vardı çünkü. Burası, bir haftanın sonunda ilk defa iki gece kaldığım yerdi. Çamaşırlarımı da yıkadım.



Ertesi gün bana şehri gezdirdiler. Şehir çok güzel, yemyeşil. 3 katlı ev bile yok; hepsi 2 katlı. Ama çok sıkıcı bir şehirdi. Mormonların başkenti olduğu için saçma sapan alkol yasaları var. İçki her yerde satılmıyor. Bara girerken isterseniz 50 yaşında olun, kimlik soruyorlar. Barda verilen içkinin alkol oranı belli bir sınırı geçemiyor. Bir bara gittik ve bana: “Yabancı kimlik kabul edemem, pasaportunuz lazım,” dedi. Çok sinirlendim; devlet memuru dışında kimse bana pasaport soramaz. Yanımda arkadaşım olduğu için belli etmedim tabii. Oradan ayrılıp sushi yedik ve geceyi kapattık.

Ev arkadaşları 3 kişiydi. Üçü de bildiğin Amerikalı. İkisi bana çok garip geldi; kurdukları cümleler, hareketler kafamızdaki ilginç Amerikalı profiline uyuyordu. Diğeri ise aşırı normaldi; kanım çok ısındı, İstanbul Kadıköy’e koysan sırıtmaz, uyum sağlar gibi bir hali vardı. Tekrar anladım: her türlü millette her türlü insan olabiliyordu, genelleme yapmamak lazım.

10.Gün: Salt Lake City – Las Vegas

Artık Los Angeles’a sadece 800 km civarı bir yol kalmıştı. Bu yolun ortasında da Vegas vardı. Vegas’ta kalacak bütçemin olduğuna karar verip Vegas’a doğru yola çıktım. Yolda benzincide huylanıp arka lastiğimi şişirmek istedim. İnmiş gibi geliyordu. Amerika’da her benzincide pompa yok. Bu benzincide hava vardı ama içeriden “hortum alın” yazıyordu. Kasiyerden hortum istedim, büyük bir çanta verdi. İçinden hortum ve manuel basınç ölçer çıktı. İlk defa böyle bir ekipman görüyordum. Hortumu duvardaki hava çıkışına taktım. Lastiklerime baktım; basıncı normaldi. Tekrar yola çıktım.

Vegas’a 2 saat kala korkunç çöl sıcağı başladı. Burada erken çıkıp atlatma şansım yoktu; çünkü sıcak olan kısım yolculuğun sonuydu. Oraya öğleden önce gitmem için sabaha karşı çıkmam gerekirdi; bunu da yapmadım. Yarım saatte bir mola vererek Vegas’a ulaştım. Hava 43 dereceydi. Yarım saatte bir mola verip 1,5 L su içiyordum ve tuvaletim gelmiyordu; düşünün, su kaybını.

Yolda F-35 gördüm. Vegas’ın hemen girişinde bir hava üssü var. Benzin alırken üstümden bir sürü F-35 geçti; onları izleyip mutlu oldum. Sonra otelime girdim.

Vegas’ta iki gece kalacaktım. Plan şuydu: 400 dolar nakitim kalmıştı. 200 dolarla kumar oynamak, kalan 200 ile de seyahati geçirmek. Vegastaki meşhur caddenin adı Strip. En büyük otellerin hepsi burada. Bütün mevzu burada dönüyor yani: MGM Grand, Bellagio, Caesars Palace. Bunlar meşhur boks maçlarının olduğu, David Copperfield’in her hafta çıktığı, Oceans 11 ve Hangover’in çekildiği oteller. Çok büyükler, 5.000 odalılar, altında büyük casinoları var ve havuzları var.



Bunların ilginç tarafı şu: kalması pahalı değil, gecelik 70 dolara kalabilirsiniz. Parayı biraz kumarda harcamanızı istiyorlar. Önce bunlardan tutacaktım fakat bu otellerin hepsinin günlük resort fee’leri var; yaklaşık 60 dolar. Bunu da ekleyince günlük 120 dolar civarına geliyor. Bunu yerine Strip’e çok yakın iki yıldızlı otelde kalırım, resort fee’yle de kumar oynarım diye düşünüp iki yıldızlı otelde kaldım.

İlk gece etrafı keşfettim. Oteller gerçekten çok büyük ve öyle bir yapmışlar ki bir otelin casinosuna girince çıkamıyorsunuz. Dışarı çıkmak isterseniz yol bir şekilde sizi diğer otelin casinosuna götürüyor; labirent gibi. Camlar da siyah filmli. Zaman algısı kayboluyor. Kumarbazları 24 saat içeride tutmak için böyle yapılmış. Benim ilk seferim olduğu için 40 dolarla blackjack’e girdim. Şansım yaver gitti ve 115 dolarla çıktım. Yaklaşık 20 dolar falan makinelerde kaybettim. Sonra otele döndüm.

Ertesi gün sabahtan kendime bir havuz bulayım diyerek ücretli bir havuza gittim, biraz takıldım. Dönüşte MGM Grand’ın içinden geçerken havuzunu gördüm. “Havuzu kullanabilir miyim?” dedim. Güvenlik şaşırdı, “Ödemen lazım, ofise git,” dedi. Ofislerine gittim ve durumu anlattım: “Başka otelde kalıyorum ama havuzunuzu kullanmak istiyorum.” Sanırım kimse böyle bir şey yapmıyor, o yüzden baya şaşırdılar ve havuzu kullanmama izin verdiler. Ücret de almadılar. Çok sevindim.



En meşhur otel olan MGM Grand’ın havuzu çok standart geldi bana. Antalya’daki herhangi bir 4 yıldızlı otelin havuzundan farkı yoktu. O akşam Bellagio oteline gittim. Buranın içi bayağı iyiydi. Dün kazanmış olmanın gazıyla 100 dolarla blackjack’e girdim. Dört elde 100 dolar yok oldu. Bu masa uğursuz deyip ayırdığım son 100 dolarla başka bir masada blackjack’e girdim. Şanslıydım; 235 dolarla çıktım. Yine yaklaşık 20 dolar makinelerde kaybedip otele döndüm ve uyudum.

12.Gün: Las Vegas – Los Angeles

Sabah uyanıp Los Angeles’a, akşam 7.30 gibi döndüm. Hostele gitmeden önce Hollywood yazısına gittim, biraz fotoğraf çektim.



GTA 5 Franklin’in Evi





Hostele yerleştim. Motordan eşyalarımı alırken kapalı otoparkta üçüncü defa motoru düşürdüm. Bu duruma canım çok sıkıldı. Kaldırmaya çalıştım fakat tek başıma yapamadım. Yola çıkıp iki kişiden yardım istedim, onlarla kaldırdık. Kaldırırken gidonu gevşettim; ileri geri oynamaya başladı ve belim ağrıdı. Burada işte motordan nefret ettim. Artık bir an önce teslim etmek istiyordum. 12 gün sonunda hâlâ alışamayışım ve durduğu yerde düşürmem kendimi çok salak hissettirdi. Sonra biraz sakinleştim.



Sabah motoru yıkadım, biraz sahilde dolaşıp sahibine götürdüm. Adamla güzel sohbet ettik, yaptıklarımı anlattım. Bana iyilik yapıp beni hostelime bıraktı, Ford F-150’si ile. Son gecemde hostelin yanındaki canlı müzik mekanında partiledim. Sabah uyandım, biraz alışveriş yapıp eve döndüm.

Gezi benim için çok güzel geçti. Muhteşem manzaralar gördüm, insanlarla tanıştım, sohbet ettim; hem çölü, hem dağı hem sahili deneyimledim ve planladığım rotanın neredeyse hepsini sorunsuz tamamladım. Yolun büyük kısmında bu motor bozulacak mı korkusu hep vardı açıkçası ama yine de muhteşemdi. Toplamda yaklaşık 4.800 km yol yaptım ve bir sürü güzel anılarla sağ salim evime döndüm.

Buraya kadar gelip okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım siz de hayalinizdeki rotayı bir gün gerçekleştirirsiniz.
 
Katılım
19 Eki 2022
Mesajlar
105
Motosikleti
yok
Hocam ilk fırsatta okuyacağım hepsini. Ben istanbuldan erzuruma 1200 km yapacağım diye arabayı bırakıp uçağa biniyorum siz motorla 4800 km yapmışsınız. :D
 
Katılım
3 Eyl 2018
Mesajlar
71
Bu zevki yaşayamadan öleceğimi bilmek üzücü 🥲
niye öyle diyorsun, bir gün olur inşallah
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Gerçekten uzun bir yazı dizisi, detaylı anlatım olmuş.
Boş bir zamanımda sindire sindire okuyacağım.
Böyle bir maceraya girme cesaretiniz icin sizi tebrik ederim.

Paylaştığınız için teşekkürler. 🙏
çok teşekkür ederim
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Tebrikler harika bir gezi olmuş.....
çok teşekkürler
 
Son düzenleme:
Katılım
15 Ocak 2024
Mesajlar
467
Motosikleti
Honda Forza 250 / Triumph Street Triple 765 RS
Benim bir çocukluk hayalim vardı: Amerika’yı motosikletle batıdan doğuya geçmek. Bu popüler bir rota; Amerikalılar buna coast to coast yani kıyıdan kıyıya diyorlar. Hayalim Los Angeles’tan başlayıp New York’ta bitirmekti. Bu çok uzun bir gezi yazısı oldu, anlattığım ve yaşadığım şeyleri bu video serisinde izleyebilirsiniz.



Amerika vizesini alınca, acaba bu hayalimi bu yaza sığdırabilir miyim diye düşündüm. Hemen biletlere bakmaya başladım. Bilet + otel + yeme-içme kısmı üç aşağı beş yukarı netti, ama orada kullanılacak motosiklet meselesini çözemedim. Bu işi Harley-Davidson ile yapmak istiyordum. Hayatımda hiç Harley sürmemiştim; ben spor motosikletleri seviyorum, ama Amerika’da bir road trip yapılacaksa bunun hakkını vermek için ya Harley ya da bir muscle car olmalıydı.



İki seçenek var: kiralamak veya satın almak. Satın almak biraz zor; motosikletler ucuz ama sigorta yaptırmak için kayıtlı adres falan istiyor, bir de geri dönmeden satmanız lazım falan. Kiralamakta çok seçenek var fakat pahalı. Özellikle tek yön kiralama imkânsız gibi bir şey; yapan şirketlerde çok yüksek tek yön ücreti koyuyor. Sadece motor kirası 10 bin dolara yaklaşıyor. Benim planımda, batıdan doğuya yaptığım senaryoda yaklaşık 3 hafta motosiklete ihtiyacım olacaktı. Şu anki maddi durumum ile bunun imkânsız olduğunu fark edip rotayı değiştirdim. Zaten görmek istediğim birçok yer West Side’da; Los Angeles’dan başlayıp güzel bir western tur atıp geri Los Angeles’ta bitiririm diye düşündüm. Los Angeles’a 1 Ağustos – 17 Ağustos olmak üzere gidiş-dönüş bilet aldım. Daha ortada motor falan yok.

Planladığım Rota


Sonra motosiklet kiralama opsiyonlarına baktım. Kurumsal yerler günlük 150–200 dolar arası Harley kiralıyorlar. Benim kafamdaki tur için yaklaşık 2 hafta motora ihtiyacım vardı. Bu da 3000 dolara yaklaşan masraf demekti. Daha sonra Riders Share diye bir uygulama buldum. Burada bireysel kullanıcılardan motosiklet kiralayabiliyorsunuz ve çok daha uygun oluyor. Kararımı verdim; buradan kiralayacaktım fakat ne kiralayacaktım? Harley’in bir sürü modeli vardı ve ben hiç anlamıyordum.

Biraz araştırma yaptım: uzun yol için en iyileri Electra Glide, Road Glide, Road King gibi modeller. Hem oturuş pozisyonu vs. çok konforlu hem de çantaları var; eşyalarımı koyabilirdim. Bu abilerin dezavantajı ise yaklaşık 400 kg olmaları; buna daha sonra geleceğim. Uçağa binmeden önceki gün Los Angeles’ta bir Road King buldum. 2014 model, 50 bin+ milde yazıyordu. Adamın yorumları çok iyiydi. Motorun kilometresi beni biraz endişelendirdi; 50 bin mil olsa 80 bin km yüksek. Ama biraz baktığımda Harley’lerin gayet uzun ömürlü olduğunu, 200 bin km üstü sorunsuz çok Harley olduğunu öğrendim. Kayışı falan 100 bin milde değişiyormuş sanırım. Yorumlara ve fiyatın uygunluğuna da bakıp rezervasyonu yaptım, parayı ödedim. Uygulama ücreti ile beraber 1121 dolar + 500 dolar depozito aldı 12 gün için. Bulabildiğim en uygun fiyat buydu, açıkçası.



Ertesi gün uçağa binip 11 saatlik uçuştan sonra Los Angeles’a indim. Avrupa’da birçok yeri görme fırsatım oldu, 1 yıl İngiltere’de yaşadım ama Amerika’ya hiç gitmemiştim. İndiğim anda başka bir dünyaya geldiğimi anladım. Bir kere her yerde çok araba vardı. Avrupa’nın sakin ve düzenli havaalanlarından sonra, herkesin taksiyle çıkmaya çalıştığı Los Angeles Havalimanı, bildiğin Sabiha Gökçen hissiyatı vermişti. Araçla 40 dk süren hostelime 2 saatlik toplu taşımayla ulaştım. Cuma akşamı metroda kimse yoktu: ehliyeti olmayan 15 yaşında ergenler, evsizler ve ben. Metro ile Hollywood çıkışından çıktım ve hostelime gittim.

Hostel çok güzeldi; eski bir köşkün odalarını ranzalı hostel yapmışlar. Hollywood Yıldızlar Geçidi’nin arka sokağıydı. Yıldızlar Geçidi ise çok kötüydü: seyyar satıcılar, köfteciler (şaka yapmıyorum, seyyar köfteci var Hollywood’da) meşhur Yıldızlar Geçidi’ni çok tekinsiz hale getirmişti. Dinlendikten sonra ertesi gün Beverly Hills’e taksiyle gittim. Beverly Hills, hayatımda gördüğüm en çok lüks mağaza olan yerdi. Ne Paris Şanzelize, ne Londra Regent Street bu kadar lüks yoktu. Gerçekten başka bir dünyaydı. Biraz dolaşıp bir yerde limonata içtim. Jetlag vurunca geri hostelime döndüm.



Bu arada jetlag’i ben abartılan bir şey sanıyordum; gerçekten kötüydü. Uykunuzu almanıza ve dinlenmenize rağmen salak hissediyorsunuz çünkü vücudunuz gündüz olduğunu anlamayıp gece sanıyor. Hayatımda ilk defa yaşadığım çok gerizekalı bir histi. 2. gün kötüydü, 3. gün azaldı ve 4. gün bitti. Hostelde biraz uyuduktan sonra gece dışarı çıkıp gece kulübü tarzı bir yere gittim. Sıra bekledikten sonra 00:30 gibi içeri girdim. Gençler güzel eğleniyordu fakat burada kural var, eğlence çok erken bitiyor. Gece 2’de kulüp kapattı ve herkes evlere dağıldı. Avrupa’da ve İstanbul’da sabah 6’ya kadar partilenen yerlerden sonra 2’de her şeyin bitmesi ilginçti.

Pazar günü GTA’dan merak ettiğim meşhur Santa Monica Beach’e gittim. Biraz yüzmeye çalıştım ama yüzemedim; aşırı yüksek dalgalar vardı. Kimse de yüzmüyor zaten, sadece kıyıda dalgalarla oynuyorsunuz. Belli bir sınırı geçerseniz direkt boğulursunuz; çok ciddi dalga ve alttan akıntı vardı.



Pazartesi motosikleti kiralayacaktım fakat kaskım yoktu. Pantolonumu, botumu, eldivenimi getirmiştim, montu adamdan ödünç alacaktım. Plajdan sonra kask almak için Harley-Davidson’a gittim. Çok tatlı, 150 dolarlık bir kaskları var. Gittiğim şubede yoktu. Ben de motosiklet ekipmanı satan bir yere gittim ve en ucuz güvenli kaskı aldım: Bilt Apex. Polikarbonat kabuk, double D ring, ECE ve DOT sertifikalarıyla benim için uygundu; 125 dolar gibi bir şey ödedim. Artık geziye hazırdım.

Ertesi gün sabah heyecanlı bir şekilde toparlanıp Uber’le motosiklet sahibi adamın evine gittim. Her yere taksiyle gitmemin sebebi toplu ulaşımın felaket olması. Arabayla 15 dk olan yerler toplu taşımayla 50 dk sürüyor. Metro hattı çok yetersiz. Amerika’daki şehirlerin planlaması gerçekten kötü bana sorarsanız.



Adamla buluştuk: sakallı, dövmeli Harleyci bir abi. Motoru biraz anlattı bana. Ben ise detaycı şekilde motorun aküsünü, yağını, şanzıman yağını, yakıt pompasını, lastikleri, kayışı ve bunlarda bir sorun olursa ne yapacağımı sordum. Adam biraz şaşırdı: “Lastiğe ve depoya bak ve git; bir şey gelirse yolda haberleşiriz” dedi. Motosiklette bir sürpriz vardı: motor 78k mildeydi. Ben, “50 bin milde değil miydi?” diye sordum. “Hayır, uygulama 50 binden sonra bir seçenek sunmuyor” dedi. Endişelerim iyice artmıştı; 78k mil 125 bin km yapıyordu ve önümde 5.000 km’lik bir rota vardı. Adamın, “Bu yüksek kilometredeki bir motor sana hiç bir şey için garanti veremem” demesi beni daha da gerdi. Fakat bu noktada değiştiremezdim; hem parayı ödemiştim hem de başka bir alternatifim yoktu. Adam bana lastik tamir spreyi ve bir adet kilit verdi. Çantamı falan bağladı. Dedi ki: “Motorda AirTag var, umarım senin için sorun olmaz; kendini takip ediliyormuş gibi hissetme.” Ben ise buna sevindim: “Hayır, beni takip et, daha iyi hissederim; çünkü yol için endişeliyim,ıssız yerlerden ve çölden geçeceğim” dedim.



2014 Road King. Motosiklet enjeksiyonluydu. Motoru çalıştırınca çıkan ses biraz endişelerimi azaltmıştı. Muhteşem bir sesi vardı gerçekten. Fren balataları ve lastikleri de idare ederdi. Motorun sahibi, alışmasının yarım gün süreceğini söylemişti. Ben ise daha ilk kalkarken neredeyse deviriyordum, sonra bir şekilde sokaktan çıktım ve kendimi ilk benzinciye attım. Ben 2018’den beri motosiklet kullanıyorum; Cbr 600f’im var, yaklaşık 25 bin km tecrübem var. Acemi değilim ama çok tecrübeli de saymam kendimi. Motosikletten mekanik olarak anlarım, parçalarını vs. bilirim ama bu kadar ağır bir motorla hiç tecrübem olmamıştı. Benim Cbr 180 kg civarındayken, bu alet 400 kiloydu. İlk kullandığım anda dedim ki: “Ben kesin bunu durduğu yerde düşürürüm.” Evet, merak ediyorsanız, tam 3 kere düşürdüm 😊

Motorun gidişine hemen alıştım; giderken konforluydu ve ağırlığını hissettirmiyordu. Ama dur-kalklarda çok zordu. Özellikle park ederken berbattı. Gidonu sağa veya sola çevirdiğiniz anda 400 kiloyu diğer tarafa atıyor ve onu bacaklarınızla tutmaya çalışıyorsunuz. 1 saat sonra ilk molamı verdim.

Şimdi size aklımdaki rotayı anlatayım. Basit olarak benim bu geziyi yapma sebebim GTA 5 + western kültürünü görmek ve deneyimlemek. GTA 5 lokasyonlarını Los Angeles’ta ilk 3 gün gördüm. Sırada western vardı. Western’i kafamda birkaç parçaya böldüm: TRT’de yayınlanan eski kovboy filmlerinin geçtiği çöller + Kızılderili kültürü + biraz daha modern kovboy filmlerinin geçtiği western dağ kasabaları.

Bunu gerçek hayata dökersek şöyle oluyor: Los Angeles – Arizona – Utah – Wyoming, sonra geri dönüş. Biraz daha açarsak: Arizona’da ucundan Grand Canyon görmek, sonra meşhur çöl sahnelerinin olduğu Monument Valley, sonra Kızılderili kasabası, sonra Wyoming’de çeşitli dağ kasabaları ve rodeo izlemek, Last of Us’daki meşhur şehir Jackson’da kalmak; her şey yolunda giderse Jackson’dan 3 saatlik yolculukla Yellowstone Parkı’na gidip ayı, bizon, geyik ve gayzerleri görmek ve geri Los Angeles’a dönüş. Eğer her şey yolunda giderse ve param kalırsa, Los Angeles’tan önce bir gece de Vegas yapmak çünkü yolumun üstü. Bu plan için 10 gün yeterliydi; ben biraz daha pay bırakarak 12 günlük planladım.

Los Angeles’ın havası çok güzel: gündüz 27–28 derece oluyor, akşam da serinliyor, 20 derece civarı. Fakat Los Angeles’tan 1 saat dışarı çıktığınızda çöle giriyorsunuz. Biraz forumlarda okudum; yazın çölde motor sürmek tavsiye edilmiyor. Hava 45 dereceyi buluyor ve sürekli sıcak rüzgar estiği için ciddi su kaybına uğruyorsunuz. Bunu engellemek için gece veya sabah gitmeyi tavsiye ediyorlar. Çölün de belli bölgeleri var; bazı yerler 45 derece olurken bazı yerler yüksekte kalıyor ve 30 derece oluyor.

Benim rotamda Barstow – Flagstaff ve sonra Utah diye gidiyordu. İlk gece, Los Angeles’tan 2 saatlik uzaklıkta ve çölün girişindeki Barstow’da kalırım; sabah erken kalkıp 45 derecelik çölü 38 derecelerdeyken geçerim ve dağ şehri olan Flagstaff’a varırım. Sonrası da o kadar sıcak değil diye plan yapmıştım.

1.Gün: Los Angeles - Barstow

Motoru aldıktan sonra 2 saatlik yolculuğa başladım. 1 saat sonra mola verdim ve çok su içtim. Daha çöle girmemiştim bile ve hava 35 dereceydi. Yolda Walmart’a uğrayıp kendime biraz ilaç ve powerbank için şarj kablosu aldım. Akşam 17 gibi ilk durağım olan Barstow’a vardım. Hava 39 dereceydi ve berbat bir şehirdi. Bir motele kendimi attım. Bol bol su içtim. Akşam oldu. Çölde garip olan şey: hava karardıktan sonra hemen soğumuyor. Bütün gün kavrulan asfalt saat 11’e kadar 40 derecelerin üstünde oluyor. Daha önce hiç yaşamadığım bir şeydi. Moteldeki kadın, motosikletim için tahta bir plaka verdi; bunu ayaklığın altına koy asfalt sıcak olduğu için yumuşak asfaltı delip motorun düşmesin diye dedi. Dediğini yaptım, yemek yedim ve sabah 6’da kalkmak için alarm kurdum. Yorulmuştum; sabah 7’de kalktım, otelin berbat kahvaltısından yaptım ve yola çıktım. Otelde hep turistler vardı; burası Grand Canyon’a arabayla gitmek için ilk gece durağıydı, belliydi.



2.Gün: Barstow - Flagstaff

Ertesi gün Mohave Çölü’nü geçecektim. Tam yolumun ortasında Needles diye bir şehir vardı; öğlen 45 derece oluyordu. Sabah 8’de çıkarsam burayı 11 gibi geçebilirdim, hava sıcaklığı 39 dereceyken. Sonra sırayla Route 66 kasabaları Seligman ve Flagstaff’a varacaktım. Seligman’da hava 34 derece, Flagstaff’ta 29 dereceydi. 8’de çıktım ve 11’de Needles’a vardım. Çok sıcaktı gerçekten. Üstümde korumalı bot, kevlar kot pantolon, siyah ceket, siyah eldiven ve siyah kask vardı. Daha önce hiç görmediğim bir sıcaklıktı fakat şöyle garip bir şey var: çöl sıcağı evet korkunç sıcak, fakat hava aşırı kuru. Hiç nem yok ve inanılmaz bir şekilde çok bunaltmıyor. Neredeyse hiç terlemiyorsunuz; tabi vücudunuzdaki bütün suyu emiyor bu sırada. İstanbul’da 30 derece nemliyken daha çok bunalıyordum sıcaktan.

Motosiklet hava soğutmalıydı. Bu aslında iyi bir şey bence. Evet, su soğutmalı olsa sabit 90 derecede kalacak motor ama yüksek kilometrede bir motorda o su soğutma sistemine güvenemem. Radyatör hortumu patlayabilir, fan bozulabilir, termostat bozulabilir; bunların herhangi biri gerçekleştiğinde gezim iptal olurdu. Hava soğutmada ise evet çok ısınıyor ama 1 saatlik sürüş yapıp mola verip soğutduğunuzda devam edebilirsiniz. Bozulacak bir soğutma sistemi parçası da yok; bu bir avantajdı.

Needles’ta yarım saat mola verdim, bol bol su içtim. O kadar su içmeme rağmen tuvaletim gelmiyordu çünkü vücudum su kaybediyordu, çöl rüzgarı ile. Yarım saat sonra motorun yanına gittim; çok az soğumuştu ama hâlâ sıcaktı. 1,5 saat sonra Seligman’a varırım diye düşündüm; orada hava soğuyup 34 dereceye düşüyordu. Çölün ortasında 11:40 gibi yola çıktım. Motosiklette cruise control var. 70 mille giderken cruise açıyordum, sakin sakin gidiyordum. Yarım saat sonra motosiklet teklemeye başladı. 70 mildeyken tekliyordu, 65’lere düşüp tekrar toparlayıp düzeliyordu. Belli devirlerde bu sorun oluyordu diyip üstelemedim.

Bütün rota boyunca beni en çok korkutan kısım çöldü. Gerçekten kasabalar arasında hiçbir şey yok. En kötü senaryoda motor bozulursa güneşin altında susuzluktan hasta bile olabilirdim. Yan çantaya 1,5 litre su attım. Bu su tabii ki aşırı ısındığı için içilecek halde değildi; ama en kötü şey başıma gelirse yanımda 1,5 litre backup suyum olur diye düşündüm.

Çölün en sıcak yerini geçtim, Seligman’a 35 dakika kalmıştı ve bir dağı tırmanıyordum. Zaten havanın soğumasının sebebi yüksek bir yere gitmekti. Motosiklet baya ısınmıştı, ama en zor yeri geçmiştim ve molaya 35 dakika vardı; devam edeyim diye düşündüm. O sırada teklemeler arttı, cruise control’ü kapatıp devir yükseltince geçiyordu ama. Tam yokuşun ortasındayken yine oldu, vites düşürdüm, devir yükselttim ama gaz yemiyordu. Motor çekişten iyice düşmüştü; bir vites daha düşürdüm, yok, yine gaz yemedi. Artık iyice yavaşlamıştım; boşa alıp sağa çekmeye çalıştım. Biraz daha gaz verdim, hiç gaz almadı ve motor kapandı. Sağa çektim. Korktuğum şey başıma gelmişti. Çölün ortasında yokuşta motor bozuldu. Tam olarak iki kasabanın ortasındaydım; ikisine de yaklaşık 50 km vardı. Çok korktum. İnternet de çok az çekiyordu.

Olumlu yanları: yanımda 1,5 litre su vardı, telefonumun şarjı vardı ve yoldan bir sürü araba geçiyordu. Olumsuz yan: çölün ortasında yolda kalmıştım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Arızayı düşündüm. Birkaç seçenek vardı: çok yüksek ihtimalle benzin pompası bozulmuştu. Veya TPS de bozulmuş olabilirdi. Motorda TPS var mı bilmiyordum ama vardır muhtemelen diye düşündüm. ChatGPT’ye sordum: Çok sıcakta benzin de buharlaşabilir dedi. İyi ihtimalle benzin pompası çok ısınmıştı, soğumasını bekleyip tekrar çalıştırıp gidebilirdim. Kötü ihtimalle benzin pompası elektriği komple yanmış olabilirdi, TPS komple bozulmuş olabilirdi; en kötü senaryoda motor çok ısınmış, pistonlar kaynamış, yatak sarmış vs. olabilirdi. Bu senaryolar benim için kabustu. Hayalimdeki gezi yarıda kalacaktı. Üzüldüm.

Yapacak bir şey yok deyip biraz soğumasını bekleyeyim dedim. 20 dakika bekledim; motora bir baktım, bütün metaller güneşin altında yanıyordu. Hava filtresi sıcacık. Belki 2 saat beklesem ancak soğur diye düşündüm. Susamıştım ama o aşırı sıcak plastik şişedeki suyu ölüm kalım harici içmem sağlıklı olmazdı. Otostop çekip insanlardan soğuk su isteyeyim diye düşündüm. Önce kimse durmadı. Sonra 1 tane pick up durdu. Üstünde highway support tarzı bir şey yazıyordu. Bizim karayolları arabası gibi bir şeydi. Adama durumu anlattım, “Suyun var mı?” dedim. Arka tarafı bir açtı; buzlu bir kovanın içinde belki 20 şişe su vardı. Bu tarz durumlar sık yaşandığı için böyle devriye atıyorlarmış. Dedim ki 1 şişe su içeyim, 3 şişeyi de motor bloğuna dökelim, biraz soğutalım. Sıcak bloğa soğuk su iyi bir fikir değil ama motor en azından biraz ılımıştı. Önce suyu içtim, sonra bloğa döktük. Artık elle dokunabilecek sıcaklığa gelmişti.

Adamla şöyle anlaştık: çalışırsa beni arkamdan Seligman’a kadar takip edecekti. Çalışmazsa ne olur, konuşmadık bile, öğrenmek istemiyordum. Kaskımı taktım, duamı okudum ve marşa bastım. Birkaç kere marş motoru döndü ve sonra o muhteşem ses: çalışıyordu. Hemen 1’e taktım, hızlı şekilde yola çıktım. Adamı beklemedim bile; bir an önce kendimi kasabaya atmalıydım. Sorunsuz kasabaya vardım, benzinciye çektim. İçimden düşünüyorum, acaba bu hizmet ücretli miydi diye. Benzincide adamı beklemeye başladım. 3–4 dakika sonra geldi, “You made it” deyip gülümsedi. Ona çok minnettar olduğumu beni kurtardığını söyledim. Öğle yemeği yiyeceğim size ısmarlayım dedim. Bu benim görevim gerek yok, dikkatli sür dedi ve gitti.

Evet, kasabaya ulaşmıştım ama önümde daha 10 günlük sürüş vardı ve bu şey yine başıma gelir veya benzin pompası komple bozulur diye çok endişeliydim. Seligman’da yemeğimi yedim. Biraz etrafı gezdim; Route 66 kasabası olduğu için bir sürü dekor yapmışlar, sanki 60’larda gibi. Yapay hapishane falan yapmışlar, komikti. Fakat kasaba çok küçüktü; bu dekorların sadece turistler için olduğu belliydi ve bana biraz yapmacık geldi.

Öğleden sonra 1 saatlik sürüşüm kalmıştı. Yeni yolun adı 40, Route 66 ile paralel gidiyorlar. Kasabalarda birleşip tekrar ayrılıyorlar. Yolun kalan kısmını 66’dan devam edeyim dedim. 40 duble yol iken 66 gidiş-geliş bir yol. Asfalt kalitesi hâlen iyi ama yolda hiç kimse yok. Aşırı sessiz olduğu için yolun ortasında 40’a geri döndüm.

Route66


Williams diye bir kasabada mola verdim. Burası işte gerçek bir kasabaydı; bir sürü yaşayan lokal insan ve dükkan vardı. Burada şöyle bir şey olmuş: bir yerlerden eski Amerikan arabası bulanlar, dükkanın önüne çekip hediyelik satıyorlar. Tam turist tuzağı. Yine de eski Amerikan arabalarını görmek güzeldi. Atış poligonu gördüm. Belki tüfekle atış fırsatı vardır, bir bakayım diye girdim. İçerde herkesin belinde silah vardı; garip bir ortamdı. Mekanın sahibi hoş geldin, nerelisin falan diye muhabbet etti. Türk olduğumu öğrenince: “Sizin silahları çok seviyoruz” dedi. Önce anlamadım, sonra düştü jeton: bizim tabancalar Canik, Sarsılmaz falan popülermiş. Satıyorlardı hatta fiyatları 500 dolar civarındaydı.

Atış fiyatlarına baktım; çok pahalı geldi. 50 dolara bir şarjör falan atabiliyorsunuz. Fakat, fakat, fakat, beklediğim çılgınlık vardı burada. MP5, M16’dan tutun M2 Browning’e kadar her silah var. 150 dolara M2 Browning ile atabiliyorsunuz. Bildiğiniz .50 calibre ağır makineli silahları kullanabiliyorsunuz. Askere gitsen göremeyebilirsin o silahları, M249 falan vardı, şaka gibi. Yine de pahalı geldi; gezimin başında olduğum için bugünlük izliyim dedim. Önce pistolle ateş ettiler, sonra pompalı tüfek ile. Pompalının sesi camın arkasından bile korkunçtu. Gücü hissedebiliyorsunuz.

Sonra motoruma binip Flagstaff’e gittim. Serin bir dağ şehri, 80 bin kadar nüfusu var. Bir yemek yiyip uyudum. Bu arada hasta olmuştum; bütün burunum tıkandı, biraz da halsizlik vardı. Ama kendimi bırakamazdım.



3.Gün: Flagstaff - Monticello

Sabahki planım şuydu: bugün büyülü gün gelmişti. Meşhur Monument Valley’ye gidecektim; o kovboy filmlerinin geçtiği turuncu tepeler olan yer. Giderken Grand Canyon’un hemen yanından geçiyordum. Aslında içine girebilirdim ama zamanım kalmazdı. Onun için Grand Canyon’un bittiği yere yarım saat girip geri çıkıp Monument Valley’ye gidecektim. Grand Canyon çok uzun bir kanyon, kuzeyden güneye uzanıyor. En meşhur yerleri biraz daha kuzeyde. Bana yakın olan ise kanyonun bittiği kısmıydı. Bu kısmın 10 dolar ücreti var; asıl Grand Canyon ise Amerika’daki diğer milli parklar gibi 30 dolar ücretli. Kanyona bittiği yerden baktım; yine de büyüleyiciydi.



Bu arada artık Navajo Indian Reservation’a girmiştim. Burası Kızılderili özerk bölgesi. Kendi kendilerini yönetiyorlar gibi bir şey; çok ciddi bir durum olmadığı sürece polis bile kendilerinin. Ciddi bir konuda FBI girip “Burada yetkili benim” diyebiliyormuş tabi. Yolumun üstünde Tuba City ve Kayenta diye iki tane Kızılderili şehri vardı. Merak ediyordum: acaba Kızılderili görebilir miyim, denk gelir miyim diye. Ama gidince bu sorumun ne kadar anlamsız olduğunu anladım; çünkü bu şehirlerde Kızılderili dışında yaşayan yoktu.

İlk olarak Tuba City’e gitmeden dinozor izleri olan bir yer var. Burada durdum, izlere baktım. Şimdi Arizona’nın olayı şu: bu çöle hiç yağmur yağmadığı için geçmişte olan yeryüzü izleri bozulmadan kalabiliyor. Dinozor ayak izleri çok net şekilde belli oluyordu. Hatta düşündüm: acaba bunlar sahte olabilir mi diye. Halen emin değilim; bildiğin 3 tırnaklı ayak izi var bir sürü. Hiç mi bozulmaz arkadaş? Burada Kızılderili rehberler vardı. Bir tane gölgelik atmışlar: İsterseniz size anlatayım etrafı diyip bahşiş bekliyorlar. Teşekkür ederim canım diyip Tuba City’e gittim.



Küçük bir şehirdi; arabaları süren herkes Kızılderiliydi. Hem dondurma yemek, hem su içmek, hem de telefonumu şarj etmek için McDonald’s’a girdim. Aman Allah’ım! İçerdeki tek Kızılderili olmayan bendim. Bu beni çok şaşırttı; çünkü genleri hiç bozulmamış. Esmer, çekik gözlü, at kuyruklu insanlar; tabi hepsi İngilizce konuşuyor. Ama neredeyse hiç Amerikalılarla karışmamışlar, evlenmemişler diye anlıyorum. Daha önce hiç bir yerde bu kadar etnik bir baskınlık görmemiştim. Bu kabilenin adı Navajo. Amerika’daki en büyük Kızılderili topluluklarından biri. Fakat şehirleşmemişler; en büyük şehirleri bile küçücük. Halen kendi küçük 3–4 konteynerlik yerlerinde yaşıyorlar. Çadır yok, konteyner var gibi olmuş biraz. Bir de hepsi V8 pick-up kullanıyor 😊

Molamı bitirip artık gezimin ilk önemli durağı olan Monument Valley’ye gittim. Bir restorana girdim; burası o meşhur turuncu tepecikleri görerek yemek yenilen bir yer. Yemeğimi yedim, bir de müze vardı. Müzeye baktım, çekilen filmleri anlatıyor. Bu bölgeye gelip film çekme işini başlatan adam John Wayne. TRT’deki eski filmlerin çoğu burada çekilmiş. Müzeden sonra yola çıktım, bu tepeciklerin arasında motorumu sürdüm. Muhteşemdi gerçekten.



En son tepeleri bitirdikten sonra bir nokta var; burada da Forrest Gump’ın koşu sahnesi çekilmiş. Manzarası çok güzel. Orada durdum, fotoğraflar çektim. Bu bölgede çok fazla Kızılderili seyyar satıcı var, yaptıkları takıları satıyorlar. Bir sürü görmüştüm ama hoşuma gitmemişti. Tam durduğum yerde bir satıcı daha vardı: yaşlı bir kadın, yaşlı bir adam ve iki çocuk, 13–14 yaşlarında. Bana çok samimi geldiler, yanlarına gittim. Takılara baktım, “Siz mi yapıyorsunuz?” dedim. “Evet, fabrika benim” dedi yaşlı kadın. Çocuklar çok pas vermiyordu. Şimdi aslında ben bu insanların nasıl yaşadığını çok merak ediyordum; siz gerçekten Kızılderili misiniz gibi salak bir soru sormaya da çekiniyordum ama. Yanlış anlaşılabilir.



Yaşlı adamla muhabbet etmeye başladım ve sordum. Biz buradaki en büyük kabileyiz, bu da gerçekten ev yapımı takı dedi. Çocukları yakınlardaki şehirlerde çalışıyormuş, biri güvenlikmiş. Oradaki çocuklar torunlarıymış.

“Ne iş yapıyorsun?” dedi bana. Dedim işte mühendisim. “İyi kazanıyorsun demek ki, bak buraya motorla gelmişsin,” dedi. “Normal para biriktirdim, geldim falan,” dedim. Adam torununa dedi ki: “Hey kiddo, check this out!” Hoşuma gitti. Torunları çekingen davrandılar ama benimle hiç konuşmadılar.

Dedim ki: “Sizin diliniz var biliyorum ama konuşuyor musunuz?” “Konuşuyoruz, çocuklara da öğretiyoruz, kaybolmadı dilimiz,” dediler. Gerçekten de konuşuyorlardı. Ben bir takı almaya karar verdim, verdiğim parayı bozamayınca kendi aralarında Navajo dilinde konuştular. Takıyı aldım, adamla selfie çekilip çıktım. Çok hevesli değildi ama yine de güzel bir anı oldu benim için.

Motor dün yaşadığım arızayı yaşatmıyordu. Aynı devirde yine tekleme vardı ama gazı açınca geçiyordu. Turuncu topraklardan uzaklaştım. Gece bir dağ kasabası olan Monticello’da kalacaktım. Buraya gelmeden önce Bluff diye bir kasabadan geçtim. Çok ilginç bir yerdi; terkedilmiş kasaba gibiydi. Burayı hiç unutmayacağım, yaşayan film seti gibiydi.

Sıcaklıktan kurtulmanın sevinciyle 3. gece kalacağım yere ulaştım. Artık çöl bitmişti. Sıradaki durağım dağ kasabaları, Wyoming olacaktı. Tabi buraya gitmek için Utah’dan Salt Lake City’den geçmem gerekiyordu. Gezinin en sakin kısmı burasıydı; çünkü buraya dair görülecek bir nokta yoktu kafamda. Sadece dağların arasına kurulmuş, Mormonların merkezi bir şehir.

Salt Lake City’de yaşayan üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım var. Onla konuştum, önce çok sevindi, sonra da kızdı: “Bu kadar geç mi haber verilir?” diye. Durumu anlattım; ulaşıp ulaşamayacağıma emin değildim, o yüzden 1 gece önce yazdım dedim. Malesef o tarihte Boston’da konferanstaymış, Pazar dönücem dedi. Ben de “Sorun yok, dönüşte uğrarım yanına,” dedim; çünkü dönüşte de Salt Lake City’den geçmek zorundaydım.

4.Gün: Monticello – Salt Lake City

Sabah yola çıktım. Akşama doğru Salt Lake City’de kalacağım hotele vardım. Dümdüz bir yoldu ve sıkıcıydı açıkçası. Ama hava serinlemişti, bu güzel haberdi. Ertesi gün artık Wyoming, Jackson’a gitmek istiyordum. Gezinin en heyecanlı yerlerinden biri burasıydı; çünkü gerçek bir Western şehri görecektim.

Gece Booking’den otel ayarlamaya çalışıyordum. Kötü gerçeklerle karşılaştım: gecelik 250 dolardan aşağı yer yoktu. Bir an uygulama hata verdi sandım. Benim beklentim şuydu: Arizonadaki oteller turistik çünkü Grand Canyon’a yakın, burası ise aslında hiç bir şey olmayan küçük bir şehir, çok daha iyi fiyata kalacak yer bulurum diyordum. Soğuk duş oldu.

Sonradan öğrendim ki Jackson, küçük olmasına rağmen Amerika’da çok popüler bir yermiş. Zenginler böyle dağ kasabalarından evler alıp piyasayı manipüle ediyormuş. Hollywood starları da alıyormuş; Harrison Ford’un falan burada evi varmış. Diğer sebep de Yellowstone’a yakın olmasıydı. Yakın dediğim arabayla 3 saat civarı. Yazın Yellowstone’a inanılmaz turist akını oluyor ve fiyatlar uçuyormuş.

Gerçeği hazmetmem uzun sürdü. Şu ana kadar gecelik 70 dolarlık otellerde kalırken bir geceye 250 dolar veremezdim. Üstelik 3 gece Wyoming’de kalmam lazımdı ve böyle bir bütçem yoktu. Yakınlarda alternatif kasaba bakmaya başladım ve çok tatlı bir yere denk geldim: Dubois diye bir kasaba, 1000 kişi nüfusu var ve gerçek bir kovboy kasabası. Neredeyse hiç turistik değil, tamamen gerçek. Yellowstone’a da 2.5 saat. Tamam, dedim, burada otel bakayım. Burada bile fiyatlar pahalıydı ama 150 dolar civarıydı.

5.Gün: Salt Lake City - Lander

Sabah kalktım ve Dubois’e gitmek için yola çıktım. 6.5 saatlik bir yolum vardı; yolun çoğu düzdü ve ıssızdı. Çok bakılacak bir yer yok o yüzden giderim diye düşündüm. Normalde 5 saatin altında sürmeye çalışıyordum çünkü her gün, uzun sürüş yapmak istemiyordum. Motoru çalıştırdım, yola çıktım. Şanzımanda bir terslik vardı, vites geçişleri çok sertleşmişti. Çok korktum çünkü acaba debriyaj balatası mı bitiyor, bir anda komple biterse veya şanzıman kırarsa ne yaparım diye düşündüm.

Motor ısınınca düzelir diyerek sürmeye devam ettim. Hala sertti ama vitesi 6’ya attım ve devam ettim. 1 saat sonra benzin almak için bir kasabaya girdim, otobandan çıktım, kasaba yoluna girdim. Vites düşürecektim ve korkunç gerçeği gördüm: vites pedalı yoktu. Baya yerinde değildi. Vites geçişlerindeki sertliğin sebebi ortaya çıkmıştı. Vites değiştiremediğim için motor stop etti. Bir sürü küfür ettim, çok sinirlendim. Şimdi düşünüyorum da aslında çok basit bir problem, bu kadar heyecanlanmama gerek yokmuş.



Bir 5 dakika bekledikten sonra yanımda biri durdu. “Yardım lazım mı?” dedi. “Vites kırıldı, burda motor tamircisi biliyor musun?” dedim. “İleride araba tamircisi var, orayı biliyorum sadece,” dedi. Teşekkür ettim. Biraz sakinleşince kafam çalışmaya başladı ve elimle vitesi boşa attım. Sadece pedal kırılmıştı; şanzımandan pedala giden çubuk yerindeydi. Motoru çalıştırdım, elimle bire attım ve tamirciye gittim. Bir umut belki orada motoru olan biri vardır, bana yol gösterir diye düşündüm.

Kilitlenen İngiliz anahtarı gibi bir şey verdi çocuk. Çubuğa kitleyince elimde dikey bir vites pedalı oldu. “Üzgünüm, sana daha fazla yardım edemiyorum,” dedi. “Olsun, teşekkür ederim, bunu ödeyeyim,” dedim. Para istemedi. Sonra yanıma iki tane Electra Glide’lı abi geldi. Shifteri görüp “Oh shit!” çektiler. Biri dedi ki: “Sana kendi shifter’ımı veriyim.” Harley’lerin çoğunda iki tane shifter oluyor; biri burun, biri topuk için.

Sonra dediler ki “Ama tool yok.” Dedim tool ayarlarım araba tamircisinden. Sonra shifter’ların uyumlu olmadığı anlaşıldı. Adam dedi ki: “Salt Lake City’de Harley’ye geri dön, benim orada arkadaşım var, onu bul, bunu tamir etsinler.” Yanındaki dedi ki: “Arasana onu, sana birini göndericem de.” Dayılar baya heyecanlandı benim için. Sonra ben dedim ki: “Ben Salt Lake City’nin kuzeyinde bir Harley var, oraya gideyim, daha yakın.” “Onlar da evet, mantıklı,” dediler.

Buraya not düşeyim: Amerikalılar inanılmaz yardımsever insanlar. Herkes geliyor, yardım etmeye çalışıyor; restorana gidiyorsun, bedava su veriyorlar bir şey almasan bile. Bilmiyorum, hiç anlatıldığı gibi değil, çok iyi insanlardılar. Elimle vites değiştirerek Harley Davidson’a gittim. Bu sırada motorun sahibiyle konuşuyordum: “Yaptır, ben iade ederim ücreti,” ama bana fiyatı şöyle yaptırmadan dedi. Ben o heyecanla, adama söylemeden Harley’ye bıraktım motoru.

Orada Hill Air Base varmış; üstümden bir sürü F-22 geçti, onları izledim, çok mutlu oldum. 1 saat civarında sürdü, shifterı yaptılar, 270 dolarımı aldılar. Harley Amerika’da inanılmaz pahalı, işçilik saatlik 160 dolar alıyorlar. Söylemeyi unuttum, ilk defa motoru burada düşürdüm. Tamir bittikten sonra bir anda sağ tarafa yattı ve tutamadım. Hemen kaldırdılar. Biraz utandım. Ben motorumun yapılması sevinciyle yola çıktım. İyi yandan bakarsak, arıza olabilecek en iyi yerde olmuştu; dağda veya ıssız bir yolda olsa ne yapardım, bilmiyordum.

Tamir edildi, saat 2 civarında çıktım. Ama bir sıkıntı vardı: bu gecikme yüzünden Dubois’e en erken 10 gibi gidebilirdim. Gece motosikleti kullanmak istemiyordum, beni çok geriyordu. Karanlık olması sorun değildi, ama bozulursa kimseyi bulamam korkusu vardı. Dedim ki ben yola çıkayım, olmazsa Dubois’ten önceki kasabada kalırım. Dubois’ten önceki kasaba olan Lander’a vardım. Çok ıssız bir yoldan gittim. Yol o kadar düz ve boştu ki yaklaşık 40 km dümdüz gittim; çok ilginçti. Yolda antilop gördüm, hoşuma gitti.
Aşırı Düz Yol




Lander gerçek bir Western kasabaydı ve turistik değildi. Ortada yol, yanda dükkanlar. Booking’i açtım ve ikinci şok: kalacak yer yoktu. Cuma akşamıydı ve bütün oteller doluydu. Bir oteli aradım, “2 odam kaldı, 135 dolar,” dedi. “Teşekkürler,” dedim, başka bir yer bakıyordum. Bulamayacağımı anlayıp o otele gittim. İçeri girdim; benim arkamdan 2 kişi daha girdi. Resepsiyondaki kadın telefonda bir odayı sattı, ben dedim: “Odayı istiyorum.” Diğer odayı da bana sattı. Arkamdaki kişilere oda kalmadı.

Dağın başındaki saçma sapan yerlerde kalacak yer yok; çok garip geliyor bana. Yine şanslıydım. Otel çok güzeldi. Kocaman bir oda, dağ manzarası, şöminesi falan var. Biraz otelde takılıp bara gittim. Asıl merak ettiğim ortam buydu. Gerçekten şapkalı, Western insanlar vardı. Kovboy botu tarzı bir şeyler giyiyorlar, bir tarzları var yani.

12 gibi ortam sakinleşti. İki tane dayıyla sohbet ettim. Ömürleri boyunca burada yaşamışlar; çok sevmiyorlardı kaldıkları yerleri. “Bu fiyatlar ne dedim, böyle? Yazın insanlar dağ köylerine gelmeyi seviyorlar, artık her şey çok pahalı,” dediler. Biraz sohbetten sonra otele gittim, uyudum.

Gece takıldığım bar


6.Gün: Lander – Dubois

Ertesi sabah mutluydum; çünkü direk Dubois’e gidecektim. 1.5 saatlik bir yoldu, neredeyse hiç yorulmayacaktım. Hem de giderken Wind River Indian Reservation bölgesine girecektim. Burada başka kabileden Kızılderililer vardı. Wind River diye bir film var; keyifli bir Western. Bunun geçtiği yer.

Benzincide durdum. Yine herkes Kızılderili olmuştu. Çok ilginçti; Kızılderililer halen kendi bölgelerinde yüzde yüz yaşıyorlardı. Kapıda Kızılderili bir adam bana: “Bir 5 dolar verir misin, sana bu küpeyi satayım, yakıt almam lazım,” dedi. “Sorry,” deyip içeri girdim. Benzinimi aldım. Kasiyere, “Dışardaki adamı biliyor musun, dolandırıcı mı?” dedim. “Yok, değil, gerçekten yakıt alması lazım,” dedi.

Ama nasıl 5 doları olmaz ki, dedim. Kadın güldü. Sonra adama 10 dolar verdim, küpeyi aldım; “Bana dua et,” dedim. Halen yolun gerginliği vardı üzerimde. Evet, motor sorunsuzdu, yolun yarısı bitmişti ama artık Los Angeles’tan çok uzaktaydım; o yüzden geriliyordum, bir şey olursa nasıl geri dönerim diye. Adam çok sevindi. Ona sordum, “Niye hiç paran yok?” diye; cüzdanım kız kardeşimde kalmış gibi bir şeyler söyledi. Çok inanmadım ama ok dedim. Adam çok teşekkür etti ve “İleride president olacaksın,” diye bir cümle kurdu. Hayatımda aldığım en garip iltifattı 😊 Adamı izledim, gerçekten yakıt aldı ve gitti.

O sırada yanıma bir pickup yanaştı, içinden 20’li yaşlarda 2 Kızılderili indi. “Abi, motor çok güzelmiş yaa,” diye muhabbete girdiler. Biraz konuştuk. “Ne işin var burada?” dediler. “Wind River filmi için geldim,” dedim. Gülüştüler: “O Lander’da çekildi,” dediler. İnternette baktığımda Lander’da çekilen bir sahnesi yok ama emin olamadım; filmi tekrar izleyeceğim. Keşke o çocuklarla resim çekilseydim, arkadaş canlısıydılar.

Yarım saat daha gittim ve Dubois’e vardım. Burası gerçekten film seti gibiydi. Yüzde yüz bir kovboy kasabası. Her şey gerçek. Bütün dükkanlar ahşap. İnanılmazdı. Bir şanssızlık oldu; her Cuma akşamı rodeo oluyormuş. Bugün ise cumartesiydi. Rodeoyu vites arızası yüzünden kaçırmak üzdü.



Otelin yanında nehir akıyordu. İşte Wind River, bu nehir. Buraya bayıldım; bu otelde kalmaya tekrar gideceğim. Nehirin kenarında oturdum, biraz dinlendim. Sonra öğle yemeği yemeye kasabaya gittim. Muhteşem bir sandviç yedim. Kasabaya bayıldım.

Bir dükkan gördüm; kürk ve Kızılderili eşyaları satıyordu. Hayatımda girdiğim en güzel dükkanlardan biriydi. Gerçek bizon kafasından yapılmış Kızılderili savaş baltaları, kıyafetleri, muhteşem tilki kürkleri vardı. Kürkler o kadar iyi doldurulmuş ki hayvan canlı gibi görünüyordu. Gözleri hariç her şeyi vardı. O tilki kürkünü hiç unutmayacağım; 300 dolardı. Aslında fiyatı çok uygun, Londra’da falan o tarz kürkleri en az 500 dolara satarlar. Daha uygun durumda olsam alırdım. Kendime not düştüm: bir gün Dubois’e geri döneceğim ve o dükkanda baya bir alışveriş yapacağım. 20 dolara tatlı bir Kızılderili çantası alıp çıktım.



Akşam bara gittim. Bu arada gece çok soğuk oluyordu. 45 derecelik çölden sonra 10 derece çok soğuktu. Barda aşırı organik Western bir atmosfer vardı. İnsanlar gerçekten kovboy şapkası takıyordu. O gece çok eğlendim; hatta fazla eğlenip sarhoş oldum. O biraz gereksizdi, otele zor gittim. Sabah da kötü uyandım bu yüzden.

Okurken çok keyif aldım. Emeğinize sağlık.
 
Katılım
7 May 2024
Mesajlar
1,819
Motosikleti
cbf 150
Bizimkilerde köfteciye gidip yolda kalsın :)))
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Bu zevki yaşayamadan öleceğimi bilmek üzücü 🥲
Oğlum Burak seni çoğaltırım sen ne karamsar adamsın lan. Oğlum hayat bu bizde yetimhanede büyüdük bu noktalara geldik. Sende çok güzel işler bulursun birşeyler çıkar karşına ama baştan ben yenildim demek güzel birşey değil. Bu arkadaşında garantisi yok hayatta unutma benimde ama çalışmazsak hedeflemezsek anında kaybederiz. HAYAT BU AMK SIZLANANA YOL VERMEZ KENDİNE GEL öbür Burak nerde sen belemısın nesin :)
 
Katılım
26 Mar 2018
Mesajlar
9,930
Motosikleti
2022 Suzuki V Strom 650 (DL650)
Harika bir konu başlığı. İlk mesajın yola çıkışa kadar olan kısmını okuyabildim, iş çok yoğun sonra keyifle devam edeceğim. Paylaşım için çok teşekkürler! (y)
 
Katılım
2 Eki 2023
Mesajlar
2,204
Motosikleti
Honda CB750 Hornet / Kanuni Seha 150
Hedef, cesaret, heyecan, stres, keyif, vs. hepsi bir arada muhteşem bir gezi olmuş. İlk kez şu forumda soluksuzca bir gezi hikayesi okudum.

Kutlarım...
 
Katılım
7 Kas 2016
Mesajlar
9,796
Motosikleti
Suzuki Vstrom DL650 XT, Yamaha X max 250
Ne güzel gezmişsiniz. :)

Çok güzel gezi yazısı olmuş. Bol bol kişisel anlatım, ara ara yerinde fotolar, tam okumayı sevdiğim tür yazılardan.

Amerikalıların neden harley sevdiği fotolarda da anlaşılıyor, dümdüz yolları olan kocaman ülke.

Kendimi tutamayıp yazayım, harley yerine vstrom olaymış bozulmazmış. :)
 
Son düzenleme:
Katılım
3 Eyl 2018
Mesajlar
71
Gezi yazısı kavramının çıtasını çok yukarılara çekmişsiniz, elinize emeğinize sağlık. Harika paylaşım.
çok teşekkürler
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Harika bir konu başlığı. İlk mesajın yola çıkışa kadar olan kısmını okuyabildim, iş çok yoğun sonra keyifle devam edeceğim. Paylaşım için çok teşekkürler! (y)
çok teşekkürler
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Hedef, cesaret, heyecan, stres, keyif, vs. hepsi bir arada muhteşem bir gezi olmuş. İlk kez şu forumda soluksuzca bir gezi hikayesi okudum.

Kutlarım...
çok teşekkürler, evet genellikle stresliydi :)
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Ne güzle gezmişsiniz. :)

Çok güzel gezi yazısı olmuş. Bol bol kişisel anlatım, ara ara yerinde fotolar, tam okumayı sevdiğim tür yazılardan.

Amerikalıların neden harley sevdiği fotolarda da anlaşılıyor, dümdüz yolları olan kocaman ülke.

Kendimi tutamayıp yazayım, harley yerine vstrom olaymış bozulmazmış. :)
çok teşekkür ederim, evet japon olsa bozulmazdi :)
 
Katılım
23 Tem 2019
Mesajlar
729
Motosikleti
CB650R
Harika gezi ve yazısı olmuş emeğinize sağlık
 
Katılım
17 Şub 2025
Mesajlar
190
Motosikleti
HONDA FORZA 2025
vayy be bütün yazıyı tek tek okudum o büyük geyiğin resmini görmek isterdim. Böyle bir gezi gerçekten çok güzel olmuş ilerde anlatabileceğiniz bir anı gerçekten ve anlattıklarınızdan insanların bu kadar iyi ve yardımsever olmasının nedeni bence kasaba gibi yerlerde olmanızdan kaynaklı olabileceğini düşünüyorum.
Geziyi kendim yapmış gibi sevindim güzeldi daha fazla resim olsa bence güzel olurdu.
 
Katılım
20 Ağu 2020
Mesajlar
18
Parça parça gezi notları tadında okuyorum. Aldığınız keyfi yazıya da dökmüşsünüz. Paylaştığınız için teşekkürler.
 
Katılım
5 Eki 2017
Mesajlar
1,590
Motosikleti
Triumph Trident 660
Bizimkilerde köfteciye gidip yolda kalsın :)))
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:


Oğlum Burak seni çoğaltırım sen ne karamsar adamsın lan. Oğlum hayat bu bizde yetimhanede büyüdük bu noktalara geldik. Sende çok güzel işler bulursun birşeyler çıkar karşına ama baştan ben yenildim demek güzel birşey değil. Bu arkadaşında garantisi yok hayatta unutma benimde ama çalışmazsak hedeflemezsek anında kaybederiz. HAYAT BU AMK SIZLANANA YOL VERMEZ KENDİNE GEL öbür Burak nerde sen belemısın nesin :)
Beni coğaltman zoruma gitti alındım gücendim onun dısında tişikkirlir sipirmin
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Yeni mesajlar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst