Harley Davidson ile Amerika Turu. 12 Gün, 4800 km

Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
842
Motosikleti
2022-SYM Jet 14 200 + 2011-KLX250 + 2015-KTM Duke 200(arızalı yatış)
Allah sağlık vakit ve nakit versin, daha çok gezin, daha çok paylaşın; süper bir paylaşım olmuş.
 
Katılım
20 Mar 2024
Mesajlar
1,080
Muhteşem! İş yerindeki bilgisayarın salak saçma monitöründen okumayacağım bunu, eve gidince kendi bilgisayarımdan okuyacağım. Hakkını vermek lazım. Bi göz gezdirdim de yine dayanamadım, süper duruyor ya. Fotoğraflar müthiş...
 
Katılım
11 Mar 2024
Mesajlar
257
Motosikleti
Honda CB750 Hornet - Triumph Bonneville Bobber
Benim bir çocukluk hayalim vardı: Amerika’yı motosikletle batıdan doğuya geçmek. Bu popüler bir rota; Amerikalılar buna coast to coast yani kıyıdan kıyıya diyorlar. Hayalim Los Angeles’tan başlayıp New York’ta bitirmekti. Bu çok uzun bir gezi yazısı oldu, anlattığım ve yaşadığım şeyleri bu video serisinde izleyebilirsiniz.



Amerika vizesini alınca, acaba bu hayalimi bu yaza sığdırabilir miyim diye düşündüm. Hemen biletlere bakmaya başladım. Bilet + otel + yeme-içme kısmı üç aşağı beş yukarı netti, ama orada kullanılacak motosiklet meselesini çözemedim. Bu işi Harley-Davidson ile yapmak istiyordum. Hayatımda hiç Harley sürmemiştim; ben spor motosikletleri seviyorum, ama Amerika’da bir road trip yapılacaksa bunun hakkını vermek için ya Harley ya da bir muscle car olmalıydı.



İki seçenek var: kiralamak veya satın almak. Satın almak biraz zor; motosikletler ucuz ama sigorta yaptırmak için kayıtlı adres falan istiyor, bir de geri dönmeden satmanız lazım falan. Kiralamakta çok seçenek var fakat pahalı. Özellikle tek yön kiralama imkânsız gibi bir şey; yapan şirketlerde çok yüksek tek yön ücreti koyuyor. Sadece motor kirası 10 bin dolara yaklaşıyor. Benim planımda, batıdan doğuya yaptığım senaryoda yaklaşık 3 hafta motosiklete ihtiyacım olacaktı. Şu anki maddi durumum ile bunun imkânsız olduğunu fark edip rotayı değiştirdim. Zaten görmek istediğim birçok yer West Side’da; Los Angeles’dan başlayıp güzel bir western tur atıp geri Los Angeles’ta bitiririm diye düşündüm. Los Angeles’a 1 Ağustos – 17 Ağustos olmak üzere gidiş-dönüş bilet aldım. Daha ortada motor falan yok.

Planladığım Rota


Sonra motosiklet kiralama opsiyonlarına baktım. Kurumsal yerler günlük 150–200 dolar arası Harley kiralıyorlar. Benim kafamdaki tur için yaklaşık 2 hafta motora ihtiyacım vardı. Bu da 3000 dolara yaklaşan masraf demekti. Daha sonra Riders Share diye bir uygulama buldum. Burada bireysel kullanıcılardan motosiklet kiralayabiliyorsunuz ve çok daha uygun oluyor. Kararımı verdim; buradan kiralayacaktım fakat ne kiralayacaktım? Harley’in bir sürü modeli vardı ve ben hiç anlamıyordum.

Biraz araştırma yaptım: uzun yol için en iyileri Electra Glide, Road Glide, Road King gibi modeller. Hem oturuş pozisyonu vs. çok konforlu hem de çantaları var; eşyalarımı koyabilirdim. Bu abilerin dezavantajı ise yaklaşık 400 kg olmaları; buna daha sonra geleceğim. Uçağa binmeden önceki gün Los Angeles’ta bir Road King buldum. 2014 model, 50 bin+ milde yazıyordu. Adamın yorumları çok iyiydi. Motorun kilometresi beni biraz endişelendirdi; 50 bin mil olsa 80 bin km yüksek. Ama biraz baktığımda Harley’lerin gayet uzun ömürlü olduğunu, 200 bin km üstü sorunsuz çok Harley olduğunu öğrendim. Kayışı falan 100 bin milde değişiyormuş sanırım. Yorumlara ve fiyatın uygunluğuna da bakıp rezervasyonu yaptım, parayı ödedim. Uygulama ücreti ile beraber 1121 dolar + 500 dolar depozito aldı 12 gün için. Bulabildiğim en uygun fiyat buydu, açıkçası.



Ertesi gün uçağa binip 11 saatlik uçuştan sonra Los Angeles’a indim. Avrupa’da birçok yeri görme fırsatım oldu, 1 yıl İngiltere’de yaşadım ama Amerika’ya hiç gitmemiştim. İndiğim anda başka bir dünyaya geldiğimi anladım. Bir kere her yerde çok araba vardı. Avrupa’nın sakin ve düzenli havaalanlarından sonra, herkesin taksiyle çıkmaya çalıştığı Los Angeles Havalimanı, bildiğin Sabiha Gökçen hissiyatı vermişti. Araçla 40 dk süren hostelime 2 saatlik toplu taşımayla ulaştım. Cuma akşamı metroda kimse yoktu: ehliyeti olmayan 15 yaşında ergenler, evsizler ve ben. Metro ile Hollywood çıkışından çıktım ve hostelime gittim.

Hostel çok güzeldi; eski bir köşkün odalarını ranzalı hostel yapmışlar. Hollywood Yıldızlar Geçidi’nin arka sokağıydı. Yıldızlar Geçidi ise çok kötüydü: seyyar satıcılar, köfteciler (şaka yapmıyorum, seyyar köfteci var Hollywood’da) meşhur Yıldızlar Geçidi’ni çok tekinsiz hale getirmişti. Dinlendikten sonra ertesi gün Beverly Hills’e taksiyle gittim. Beverly Hills, hayatımda gördüğüm en çok lüks mağaza olan yerdi. Ne Paris Şanzelize, ne Londra Regent Street bu kadar lüks yoktu. Gerçekten başka bir dünyaydı. Biraz dolaşıp bir yerde limonata içtim. Jetlag vurunca geri hostelime döndüm.



Bu arada jetlag’i ben abartılan bir şey sanıyordum; gerçekten kötüydü. Uykunuzu almanıza ve dinlenmenize rağmen salak hissediyorsunuz çünkü vücudunuz gündüz olduğunu anlamayıp gece sanıyor. Hayatımda ilk defa yaşadığım çok gerizekalı bir histi. 2. gün kötüydü, 3. gün azaldı ve 4. gün bitti. Hostelde biraz uyuduktan sonra gece dışarı çıkıp gece kulübü tarzı bir yere gittim. Sıra bekledikten sonra 00:30 gibi içeri girdim. Gençler güzel eğleniyordu fakat burada kural var, eğlence çok erken bitiyor. Gece 2’de kulüp kapattı ve herkes evlere dağıldı. Avrupa’da ve İstanbul’da sabah 6’ya kadar partilenen yerlerden sonra 2’de her şeyin bitmesi ilginçti.

Pazar günü GTA’dan merak ettiğim meşhur Santa Monica Beach’e gittim. Biraz yüzmeye çalıştım ama yüzemedim; aşırı yüksek dalgalar vardı. Kimse de yüzmüyor zaten, sadece kıyıda dalgalarla oynuyorsunuz. Belli bir sınırı geçerseniz direkt boğulursunuz; çok ciddi dalga ve alttan akıntı vardı.



Pazartesi motosikleti kiralayacaktım fakat kaskım yoktu. Pantolonumu, botumu, eldivenimi getirmiştim, montu adamdan ödünç alacaktım. Plajdan sonra kask almak için Harley-Davidson’a gittim. Çok tatlı, 150 dolarlık bir kaskları var. Gittiğim şubede yoktu. Ben de motosiklet ekipmanı satan bir yere gittim ve en ucuz güvenli kaskı aldım: Bilt Apex. Polikarbonat kabuk, double D ring, ECE ve DOT sertifikalarıyla benim için uygundu; 125 dolar gibi bir şey ödedim. Artık geziye hazırdım.

Ertesi gün sabah heyecanlı bir şekilde toparlanıp Uber’le motosiklet sahibi adamın evine gittim. Her yere taksiyle gitmemin sebebi toplu ulaşımın felaket olması. Arabayla 15 dk olan yerler toplu taşımayla 50 dk sürüyor. Metro hattı çok yetersiz. Amerika’daki şehirlerin planlaması gerçekten kötü bana sorarsanız.



Adamla buluştuk: sakallı, dövmeli Harleyci bir abi. Motoru biraz anlattı bana. Ben ise detaycı şekilde motorun aküsünü, yağını, şanzıman yağını, yakıt pompasını, lastikleri, kayışı ve bunlarda bir sorun olursa ne yapacağımı sordum. Adam biraz şaşırdı: “Lastiğe ve depoya bak ve git; bir şey gelirse yolda haberleşiriz” dedi. Motosiklette bir sürpriz vardı: motor 78k mildeydi. Ben, “50 bin milde değil miydi?” diye sordum. “Hayır, uygulama 50 binden sonra bir seçenek sunmuyor” dedi. Endişelerim iyice artmıştı; 78k mil 125 bin km yapıyordu ve önümde 5.000 km’lik bir rota vardı. Adamın, “Bu yüksek kilometredeki bir motor sana hiç bir şey için garanti veremem” demesi beni daha da gerdi. Fakat bu noktada değiştiremezdim; hem parayı ödemiştim hem de başka bir alternatifim yoktu. Adam bana lastik tamir spreyi ve bir adet kilit verdi. Çantamı falan bağladı. Dedi ki: “Motorda AirTag var, umarım senin için sorun olmaz; kendini takip ediliyormuş gibi hissetme.” Ben ise buna sevindim: “Hayır, beni takip et, daha iyi hissederim; çünkü yol için endişeliyim,ıssız yerlerden ve çölden geçeceğim” dedim.



2014 Road King. Motosiklet enjeksiyonluydu. Motoru çalıştırınca çıkan ses biraz endişelerimi azaltmıştı. Muhteşem bir sesi vardı gerçekten. Fren balataları ve lastikleri de idare ederdi. Motorun sahibi, alışmasının yarım gün süreceğini söylemişti. Ben ise daha ilk kalkarken neredeyse deviriyordum, sonra bir şekilde sokaktan çıktım ve kendimi ilk benzinciye attım. Ben 2018’den beri motosiklet kullanıyorum; Cbr 600f’im var, yaklaşık 25 bin km tecrübem var. Acemi değilim ama çok tecrübeli de saymam kendimi. Motosikletten mekanik olarak anlarım, parçalarını vs. bilirim ama bu kadar ağır bir motorla hiç tecrübem olmamıştı. Benim Cbr 180 kg civarındayken, bu alet 400 kiloydu. İlk kullandığım anda dedim ki: “Ben kesin bunu durduğu yerde düşürürüm.” Evet, merak ediyorsanız, tam 3 kere düşürdüm 😊

Motorun gidişine hemen alıştım; giderken konforluydu ve ağırlığını hissettirmiyordu. Ama dur-kalklarda çok zordu. Özellikle park ederken berbattı. Gidonu sağa veya sola çevirdiğiniz anda 400 kiloyu diğer tarafa atıyor ve onu bacaklarınızla tutmaya çalışıyorsunuz. 1 saat sonra ilk molamı verdim.

Şimdi size aklımdaki rotayı anlatayım. Basit olarak benim bu geziyi yapma sebebim GTA 5 + western kültürünü görmek ve deneyimlemek. GTA 5 lokasyonlarını Los Angeles’ta ilk 3 gün gördüm. Sırada western vardı. Western’i kafamda birkaç parçaya böldüm: TRT’de yayınlanan eski kovboy filmlerinin geçtiği çöller + Kızılderili kültürü + biraz daha modern kovboy filmlerinin geçtiği western dağ kasabaları.

Bunu gerçek hayata dökersek şöyle oluyor: Los Angeles – Arizona – Utah – Wyoming, sonra geri dönüş. Biraz daha açarsak: Arizona’da ucundan Grand Canyon görmek, sonra meşhur çöl sahnelerinin olduğu Monument Valley, sonra Kızılderili kasabası, sonra Wyoming’de çeşitli dağ kasabaları ve rodeo izlemek, Last of Us’daki meşhur şehir Jackson’da kalmak; her şey yolunda giderse Jackson’dan 3 saatlik yolculukla Yellowstone Parkı’na gidip ayı, bizon, geyik ve gayzerleri görmek ve geri Los Angeles’a dönüş. Eğer her şey yolunda giderse ve param kalırsa, Los Angeles’tan önce bir gece de Vegas yapmak çünkü yolumun üstü. Bu plan için 10 gün yeterliydi; ben biraz daha pay bırakarak 12 günlük planladım.

Los Angeles’ın havası çok güzel: gündüz 27–28 derece oluyor, akşam da serinliyor, 20 derece civarı. Fakat Los Angeles’tan 1 saat dışarı çıktığınızda çöle giriyorsunuz. Biraz forumlarda okudum; yazın çölde motor sürmek tavsiye edilmiyor. Hava 45 dereceyi buluyor ve sürekli sıcak rüzgar estiği için ciddi su kaybına uğruyorsunuz. Bunu engellemek için gece veya sabah gitmeyi tavsiye ediyorlar. Çölün de belli bölgeleri var; bazı yerler 45 derece olurken bazı yerler yüksekte kalıyor ve 30 derece oluyor.

Benim rotamda Barstow – Flagstaff ve sonra Utah diye gidiyordu. İlk gece, Los Angeles’tan 2 saatlik uzaklıkta ve çölün girişindeki Barstow’da kalırım; sabah erken kalkıp 45 derecelik çölü 38 derecelerdeyken geçerim ve dağ şehri olan Flagstaff’a varırım. Sonrası da o kadar sıcak değil diye plan yapmıştım.

1.Gün: Los Angeles - Barstow

Motoru aldıktan sonra 2 saatlik yolculuğa başladım. 1 saat sonra mola verdim ve çok su içtim. Daha çöle girmemiştim bile ve hava 35 dereceydi. Yolda Walmart’a uğrayıp kendime biraz ilaç ve powerbank için şarj kablosu aldım. Akşam 17 gibi ilk durağım olan Barstow’a vardım. Hava 39 dereceydi ve berbat bir şehirdi. Bir motele kendimi attım. Bol bol su içtim. Akşam oldu. Çölde garip olan şey: hava karardıktan sonra hemen soğumuyor. Bütün gün kavrulan asfalt saat 11’e kadar 40 derecelerin üstünde oluyor. Daha önce hiç yaşamadığım bir şeydi. Moteldeki kadın, motosikletim için tahta bir plaka verdi; bunu ayaklığın altına koy asfalt sıcak olduğu için yumuşak asfaltı delip motorun düşmesin diye dedi. Dediğini yaptım, yemek yedim ve sabah 6’da kalkmak için alarm kurdum. Yorulmuştum; sabah 7’de kalktım, otelin berbat kahvaltısından yaptım ve yola çıktım. Otelde hep turistler vardı; burası Grand Canyon’a arabayla gitmek için ilk gece durağıydı, belliydi.



2.Gün: Barstow - Flagstaff

Ertesi gün Mohave Çölü’nü geçecektim. Tam yolumun ortasında Needles diye bir şehir vardı; öğlen 45 derece oluyordu. Sabah 8’de çıkarsam burayı 11 gibi geçebilirdim, hava sıcaklığı 39 dereceyken. Sonra sırayla Route 66 kasabaları Seligman ve Flagstaff’a varacaktım. Seligman’da hava 34 derece, Flagstaff’ta 29 dereceydi. 8’de çıktım ve 11’de Needles’a vardım. Çok sıcaktı gerçekten. Üstümde korumalı bot, kevlar kot pantolon, siyah ceket, siyah eldiven ve siyah kask vardı. Daha önce hiç görmediğim bir sıcaklıktı fakat şöyle garip bir şey var: çöl sıcağı evet korkunç sıcak, fakat hava aşırı kuru. Hiç nem yok ve inanılmaz bir şekilde çok bunaltmıyor. Neredeyse hiç terlemiyorsunuz; tabi vücudunuzdaki bütün suyu emiyor bu sırada. İstanbul’da 30 derece nemliyken daha çok bunalıyordum sıcaktan.

Motosiklet hava soğutmalıydı. Bu aslında iyi bir şey bence. Evet, su soğutmalı olsa sabit 90 derecede kalacak motor ama yüksek kilometrede bir motorda o su soğutma sistemine güvenemem. Radyatör hortumu patlayabilir, fan bozulabilir, termostat bozulabilir; bunların herhangi biri gerçekleştiğinde gezim iptal olurdu. Hava soğutmada ise evet çok ısınıyor ama 1 saatlik sürüş yapıp mola verip soğutduğunuzda devam edebilirsiniz. Bozulacak bir soğutma sistemi parçası da yok; bu bir avantajdı.

Needles’ta yarım saat mola verdim, bol bol su içtim. O kadar su içmeme rağmen tuvaletim gelmiyordu çünkü vücudum su kaybediyordu, çöl rüzgarı ile. Yarım saat sonra motorun yanına gittim; çok az soğumuştu ama hâlâ sıcaktı. 1,5 saat sonra Seligman’a varırım diye düşündüm; orada hava soğuyup 34 dereceye düşüyordu. Çölün ortasında 11:40 gibi yola çıktım. Motosiklette cruise control var. 70 mille giderken cruise açıyordum, sakin sakin gidiyordum. Yarım saat sonra motosiklet teklemeye başladı. 70 mildeyken tekliyordu, 65’lere düşüp tekrar toparlayıp düzeliyordu. Belli devirlerde bu sorun oluyordu diyip üstelemedim.

Bütün rota boyunca beni en çok korkutan kısım çöldü. Gerçekten kasabalar arasında hiçbir şey yok. En kötü senaryoda motor bozulursa güneşin altında susuzluktan hasta bile olabilirdim. Yan çantaya 1,5 litre su attım. Bu su tabii ki aşırı ısındığı için içilecek halde değildi; ama en kötü şey başıma gelirse yanımda 1,5 litre backup suyum olur diye düşündüm.

Çölün en sıcak yerini geçtim, Seligman’a 35 dakika kalmıştı ve bir dağı tırmanıyordum. Zaten havanın soğumasının sebebi yüksek bir yere gitmekti. Motosiklet baya ısınmıştı, ama en zor yeri geçmiştim ve molaya 35 dakika vardı; devam edeyim diye düşündüm. O sırada teklemeler arttı, cruise control’ü kapatıp devir yükseltince geçiyordu ama. Tam yokuşun ortasındayken yine oldu, vites düşürdüm, devir yükselttim ama gaz yemiyordu. Motor çekişten iyice düşmüştü; bir vites daha düşürdüm, yok, yine gaz yemedi. Artık iyice yavaşlamıştım; boşa alıp sağa çekmeye çalıştım. Biraz daha gaz verdim, hiç gaz almadı ve motor kapandı. Sağa çektim. Korktuğum şey başıma gelmişti. Çölün ortasında yokuşta motor bozuldu. Tam olarak iki kasabanın ortasındaydım; ikisine de yaklaşık 50 km vardı. Çok korktum. İnternet de çok az çekiyordu.

Olumlu yanları: yanımda 1,5 litre su vardı, telefonumun şarjı vardı ve yoldan bir sürü araba geçiyordu. Olumsuz yan: çölün ortasında yolda kalmıştım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Arızayı düşündüm. Birkaç seçenek vardı: çok yüksek ihtimalle benzin pompası bozulmuştu. Veya TPS de bozulmuş olabilirdi. Motorda TPS var mı bilmiyordum ama vardır muhtemelen diye düşündüm. ChatGPT’ye sordum: Çok sıcakta benzin de buharlaşabilir dedi. İyi ihtimalle benzin pompası çok ısınmıştı, soğumasını bekleyip tekrar çalıştırıp gidebilirdim. Kötü ihtimalle benzin pompası elektriği komple yanmış olabilirdi, TPS komple bozulmuş olabilirdi; en kötü senaryoda motor çok ısınmış, pistonlar kaynamış, yatak sarmış vs. olabilirdi. Bu senaryolar benim için kabustu. Hayalimdeki gezi yarıda kalacaktı. Üzüldüm.

Yapacak bir şey yok deyip biraz soğumasını bekleyeyim dedim. 20 dakika bekledim; motora bir baktım, bütün metaller güneşin altında yanıyordu. Hava filtresi sıcacık. Belki 2 saat beklesem ancak soğur diye düşündüm. Susamıştım ama o aşırı sıcak plastik şişedeki suyu ölüm kalım harici içmem sağlıklı olmazdı. Otostop çekip insanlardan soğuk su isteyeyim diye düşündüm. Önce kimse durmadı. Sonra 1 tane pick up durdu. Üstünde highway support tarzı bir şey yazıyordu. Bizim karayolları arabası gibi bir şeydi. Adama durumu anlattım, “Suyun var mı?” dedim. Arka tarafı bir açtı; buzlu bir kovanın içinde belki 20 şişe su vardı. Bu tarz durumlar sık yaşandığı için böyle devriye atıyorlarmış. Dedim ki 1 şişe su içeyim, 3 şişeyi de motor bloğuna dökelim, biraz soğutalım. Sıcak bloğa soğuk su iyi bir fikir değil ama motor en azından biraz ılımıştı. Önce suyu içtim, sonra bloğa döktük. Artık elle dokunabilecek sıcaklığa gelmişti.

Adamla şöyle anlaştık: çalışırsa beni arkamdan Seligman’a kadar takip edecekti. Çalışmazsa ne olur, konuşmadık bile, öğrenmek istemiyordum. Kaskımı taktım, duamı okudum ve marşa bastım. Birkaç kere marş motoru döndü ve sonra o muhteşem ses: çalışıyordu. Hemen 1’e taktım, hızlı şekilde yola çıktım. Adamı beklemedim bile; bir an önce kendimi kasabaya atmalıydım. Sorunsuz kasabaya vardım, benzinciye çektim. İçimden düşünüyorum, acaba bu hizmet ücretli miydi diye. Benzincide adamı beklemeye başladım. 3–4 dakika sonra geldi, “You made it” deyip gülümsedi. Ona çok minnettar olduğumu beni kurtardığını söyledim. Öğle yemeği yiyeceğim size ısmarlayım dedim. Bu benim görevim gerek yok, dikkatli sür dedi ve gitti.

Evet, kasabaya ulaşmıştım ama önümde daha 10 günlük sürüş vardı ve bu şey yine başıma gelir veya benzin pompası komple bozulur diye çok endişeliydim. Seligman’da yemeğimi yedim. Biraz etrafı gezdim; Route 66 kasabası olduğu için bir sürü dekor yapmışlar, sanki 60’larda gibi. Yapay hapishane falan yapmışlar, komikti. Fakat kasaba çok küçüktü; bu dekorların sadece turistler için olduğu belliydi ve bana biraz yapmacık geldi.

Öğleden sonra 1 saatlik sürüşüm kalmıştı. Yeni yolun adı 40, Route 66 ile paralel gidiyorlar. Kasabalarda birleşip tekrar ayrılıyorlar. Yolun kalan kısmını 66’dan devam edeyim dedim. 40 duble yol iken 66 gidiş-geliş bir yol. Asfalt kalitesi hâlen iyi ama yolda hiç kimse yok. Aşırı sessiz olduğu için yolun ortasında 40’a geri döndüm.

Route66


Williams diye bir kasabada mola verdim. Burası işte gerçek bir kasabaydı; bir sürü yaşayan lokal insan ve dükkan vardı. Burada şöyle bir şey olmuş: bir yerlerden eski Amerikan arabası bulanlar, dükkanın önüne çekip hediyelik satıyorlar. Tam turist tuzağı. Yine de eski Amerikan arabalarını görmek güzeldi. Atış poligonu gördüm. Belki tüfekle atış fırsatı vardır, bir bakayım diye girdim. İçerde herkesin belinde silah vardı; garip bir ortamdı. Mekanın sahibi hoş geldin, nerelisin falan diye muhabbet etti. Türk olduğumu öğrenince: “Sizin silahları çok seviyoruz” dedi. Önce anlamadım, sonra düştü jeton: bizim tabancalar Canik, Sarsılmaz falan popülermiş. Satıyorlardı hatta fiyatları 500 dolar civarındaydı.

Atış fiyatlarına baktım; çok pahalı geldi. 50 dolara bir şarjör falan atabiliyorsunuz. Fakat, fakat, fakat, beklediğim çılgınlık vardı burada. MP5, M16’dan tutun M2 Browning’e kadar her silah var. 150 dolara M2 Browning ile atabiliyorsunuz. Bildiğiniz .50 calibre ağır makineli silahları kullanabiliyorsunuz. Askere gitsen göremeyebilirsin o silahları, M249 falan vardı, şaka gibi. Yine de pahalı geldi; gezimin başında olduğum için bugünlük izliyim dedim. Önce pistolle ateş ettiler, sonra pompalı tüfek ile. Pompalının sesi camın arkasından bile korkunçtu. Gücü hissedebiliyorsunuz.

Sonra motoruma binip Flagstaff’e gittim. Serin bir dağ şehri, 80 bin kadar nüfusu var. Bir yemek yiyip uyudum. Bu arada hasta olmuştum; bütün burunum tıkandı, biraz da halsizlik vardı. Ama kendimi bırakamazdım.



3.Gün: Flagstaff - Monticello

Sabahki planım şuydu: bugün büyülü gün gelmişti. Meşhur Monument Valley’ye gidecektim; o kovboy filmlerinin geçtiği turuncu tepeler olan yer. Giderken Grand Canyon’un hemen yanından geçiyordum. Aslında içine girebilirdim ama zamanım kalmazdı. Onun için Grand Canyon’un bittiği yere yarım saat girip geri çıkıp Monument Valley’ye gidecektim. Grand Canyon çok uzun bir kanyon, kuzeyden güneye uzanıyor. En meşhur yerleri biraz daha kuzeyde. Bana yakın olan ise kanyonun bittiği kısmıydı. Bu kısmın 10 dolar ücreti var; asıl Grand Canyon ise Amerika’daki diğer milli parklar gibi 30 dolar ücretli. Kanyona bittiği yerden baktım; yine de büyüleyiciydi.



Bu arada artık Navajo Indian Reservation’a girmiştim. Burası Kızılderili özerk bölgesi. Kendi kendilerini yönetiyorlar gibi bir şey; çok ciddi bir durum olmadığı sürece polis bile kendilerinin. Ciddi bir konuda FBI girip “Burada yetkili benim” diyebiliyormuş tabi. Yolumun üstünde Tuba City ve Kayenta diye iki tane Kızılderili şehri vardı. Merak ediyordum: acaba Kızılderili görebilir miyim, denk gelir miyim diye. Ama gidince bu sorumun ne kadar anlamsız olduğunu anladım; çünkü bu şehirlerde Kızılderili dışında yaşayan yoktu.

İlk olarak Tuba City’e gitmeden dinozor izleri olan bir yer var. Burada durdum, izlere baktım. Şimdi Arizona’nın olayı şu: bu çöle hiç yağmur yağmadığı için geçmişte olan yeryüzü izleri bozulmadan kalabiliyor. Dinozor ayak izleri çok net şekilde belli oluyordu. Hatta düşündüm: acaba bunlar sahte olabilir mi diye. Halen emin değilim; bildiğin 3 tırnaklı ayak izi var bir sürü. Hiç mi bozulmaz arkadaş? Burada Kızılderili rehberler vardı. Bir tane gölgelik atmışlar: İsterseniz size anlatayım etrafı diyip bahşiş bekliyorlar. Teşekkür ederim canım diyip Tuba City’e gittim.



Küçük bir şehirdi; arabaları süren herkes Kızılderiliydi. Hem dondurma yemek, hem su içmek, hem de telefonumu şarj etmek için McDonald’s’a girdim. Aman Allah’ım! İçerdeki tek Kızılderili olmayan bendim. Bu beni çok şaşırttı; çünkü genleri hiç bozulmamış. Esmer, çekik gözlü, at kuyruklu insanlar; tabi hepsi İngilizce konuşuyor. Ama neredeyse hiç Amerikalılarla karışmamışlar, evlenmemişler diye anlıyorum. Daha önce hiç bir yerde bu kadar etnik bir baskınlık görmemiştim. Bu kabilenin adı Navajo. Amerika’daki en büyük Kızılderili topluluklarından biri. Fakat şehirleşmemişler; en büyük şehirleri bile küçücük. Halen kendi küçük 3–4 konteynerlik yerlerinde yaşıyorlar. Çadır yok, konteyner var gibi olmuş biraz. Bir de hepsi V8 pick-up kullanıyor 😊

Molamı bitirip artık gezimin ilk önemli durağı olan Monument Valley’ye gittim. Bir restorana girdim; burası o meşhur turuncu tepecikleri görerek yemek yenilen bir yer. Yemeğimi yedim, bir de müze vardı. Müzeye baktım, çekilen filmleri anlatıyor. Bu bölgeye gelip film çekme işini başlatan adam John Wayne. TRT’deki eski filmlerin çoğu burada çekilmiş. Müzeden sonra yola çıktım, bu tepeciklerin arasında motorumu sürdüm. Muhteşemdi gerçekten.



En son tepeleri bitirdikten sonra bir nokta var; burada da Forrest Gump’ın koşu sahnesi çekilmiş. Manzarası çok güzel. Orada durdum, fotoğraflar çektim. Bu bölgede çok fazla Kızılderili seyyar satıcı var, yaptıkları takıları satıyorlar. Bir sürü görmüştüm ama hoşuma gitmemişti. Tam durduğum yerde bir satıcı daha vardı: yaşlı bir kadın, yaşlı bir adam ve iki çocuk, 13–14 yaşlarında. Bana çok samimi geldiler, yanlarına gittim. Takılara baktım, “Siz mi yapıyorsunuz?” dedim. “Evet, fabrika benim” dedi yaşlı kadın. Çocuklar çok pas vermiyordu. Şimdi aslında ben bu insanların nasıl yaşadığını çok merak ediyordum; siz gerçekten Kızılderili misiniz gibi salak bir soru sormaya da çekiniyordum ama. Yanlış anlaşılabilir.



Yaşlı adamla muhabbet etmeye başladım ve sordum. Biz buradaki en büyük kabileyiz, bu da gerçekten ev yapımı takı dedi. Çocukları yakınlardaki şehirlerde çalışıyormuş, biri güvenlikmiş. Oradaki çocuklar torunlarıymış.

“Ne iş yapıyorsun?” dedi bana. Dedim işte mühendisim. “İyi kazanıyorsun demek ki, bak buraya motorla gelmişsin,” dedi. “Normal para biriktirdim, geldim falan,” dedim. Adam torununa dedi ki: “Hey kiddo, check this out!” Hoşuma gitti. Torunları çekingen davrandılar ama benimle hiç konuşmadılar.

Dedim ki: “Sizin diliniz var biliyorum ama konuşuyor musunuz?” “Konuşuyoruz, çocuklara da öğretiyoruz, kaybolmadı dilimiz,” dediler. Gerçekten de konuşuyorlardı. Ben bir takı almaya karar verdim, verdiğim parayı bozamayınca kendi aralarında Navajo dilinde konuştular. Takıyı aldım, adamla selfie çekilip çıktım. Çok hevesli değildi ama yine de güzel bir anı oldu benim için.

Motor dün yaşadığım arızayı yaşatmıyordu. Aynı devirde yine tekleme vardı ama gazı açınca geçiyordu. Turuncu topraklardan uzaklaştım. Gece bir dağ kasabası olan Monticello’da kalacaktım. Buraya gelmeden önce Bluff diye bir kasabadan geçtim. Çok ilginç bir yerdi; terkedilmiş kasaba gibiydi. Burayı hiç unutmayacağım, yaşayan film seti gibiydi.

Sıcaklıktan kurtulmanın sevinciyle 3. gece kalacağım yere ulaştım. Artık çöl bitmişti. Sıradaki durağım dağ kasabaları, Wyoming olacaktı. Tabi buraya gitmek için Utah’dan Salt Lake City’den geçmem gerekiyordu. Gezinin en sakin kısmı burasıydı; çünkü buraya dair görülecek bir nokta yoktu kafamda. Sadece dağların arasına kurulmuş, Mormonların merkezi bir şehir.

Salt Lake City’de yaşayan üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım var. Onla konuştum, önce çok sevindi, sonra da kızdı: “Bu kadar geç mi haber verilir?” diye. Durumu anlattım; ulaşıp ulaşamayacağıma emin değildim, o yüzden 1 gece önce yazdım dedim. Malesef o tarihte Boston’da konferanstaymış, Pazar dönücem dedi. Ben de “Sorun yok, dönüşte uğrarım yanına,” dedim; çünkü dönüşte de Salt Lake City’den geçmek zorundaydım.

4.Gün: Monticello – Salt Lake City

Sabah yola çıktım. Akşama doğru Salt Lake City’de kalacağım hotele vardım. Dümdüz bir yoldu ve sıkıcıydı açıkçası. Ama hava serinlemişti, bu güzel haberdi. Ertesi gün artık Wyoming, Jackson’a gitmek istiyordum. Gezinin en heyecanlı yerlerinden biri burasıydı; çünkü gerçek bir Western şehri görecektim.

Gece Booking’den otel ayarlamaya çalışıyordum. Kötü gerçeklerle karşılaştım: gecelik 250 dolardan aşağı yer yoktu. Bir an uygulama hata verdi sandım. Benim beklentim şuydu: Arizonadaki oteller turistik çünkü Grand Canyon’a yakın, burası ise aslında hiç bir şey olmayan küçük bir şehir, çok daha iyi fiyata kalacak yer bulurum diyordum. Soğuk duş oldu.

Sonradan öğrendim ki Jackson, küçük olmasına rağmen Amerika’da çok popüler bir yermiş. Zenginler böyle dağ kasabalarından evler alıp piyasayı manipüle ediyormuş. Hollywood starları da alıyormuş; Harrison Ford’un falan burada evi varmış. Diğer sebep de Yellowstone’a yakın olmasıydı. Yakın dediğim arabayla 3 saat civarı. Yazın Yellowstone’a inanılmaz turist akını oluyor ve fiyatlar uçuyormuş.

Gerçeği hazmetmem uzun sürdü. Şu ana kadar gecelik 70 dolarlık otellerde kalırken bir geceye 250 dolar veremezdim. Üstelik 3 gece Wyoming’de kalmam lazımdı ve böyle bir bütçem yoktu. Yakınlarda alternatif kasaba bakmaya başladım ve çok tatlı bir yere denk geldim: Dubois diye bir kasaba, 1000 kişi nüfusu var ve gerçek bir kovboy kasabası. Neredeyse hiç turistik değil, tamamen gerçek. Yellowstone’a da 2.5 saat. Tamam, dedim, burada otel bakayım. Burada bile fiyatlar pahalıydı ama 150 dolar civarıydı.

5.Gün: Salt Lake City - Lander

Sabah kalktım ve Dubois’e gitmek için yola çıktım. 6.5 saatlik bir yolum vardı; yolun çoğu düzdü ve ıssızdı. Çok bakılacak bir yer yok o yüzden giderim diye düşündüm. Normalde 5 saatin altında sürmeye çalışıyordum çünkü her gün, uzun sürüş yapmak istemiyordum. Motoru çalıştırdım, yola çıktım. Şanzımanda bir terslik vardı, vites geçişleri çok sertleşmişti. Çok korktum çünkü acaba debriyaj balatası mı bitiyor, bir anda komple biterse veya şanzıman kırarsa ne yaparım diye düşündüm.

Motor ısınınca düzelir diyerek sürmeye devam ettim. Hala sertti ama vitesi 6’ya attım ve devam ettim. 1 saat sonra benzin almak için bir kasabaya girdim, otobandan çıktım, kasaba yoluna girdim. Vites düşürecektim ve korkunç gerçeği gördüm: vites pedalı yoktu. Baya yerinde değildi. Vites geçişlerindeki sertliğin sebebi ortaya çıkmıştı. Vites değiştiremediğim için motor stop etti. Bir sürü küfür ettim, çok sinirlendim. Şimdi düşünüyorum da aslında çok basit bir problem, bu kadar heyecanlanmama gerek yokmuş.



Bir 5 dakika bekledikten sonra yanımda biri durdu. “Yardım lazım mı?” dedi. “Vites kırıldı, burda motor tamircisi biliyor musun?” dedim. “İleride araba tamircisi var, orayı biliyorum sadece,” dedi. Teşekkür ettim. Biraz sakinleşince kafam çalışmaya başladı ve elimle vitesi boşa attım. Sadece pedal kırılmıştı; şanzımandan pedala giden çubuk yerindeydi. Motoru çalıştırdım, elimle bire attım ve tamirciye gittim. Bir umut belki orada motoru olan biri vardır, bana yol gösterir diye düşündüm.

Kilitlenen İngiliz anahtarı gibi bir şey verdi çocuk. Çubuğa kitleyince elimde dikey bir vites pedalı oldu. “Üzgünüm, sana daha fazla yardım edemiyorum,” dedi. “Olsun, teşekkür ederim, bunu ödeyeyim,” dedim. Para istemedi. Sonra yanıma iki tane Electra Glide’lı abi geldi. Shifteri görüp “Oh shit!” çektiler. Biri dedi ki: “Sana kendi shifter’ımı veriyim.” Harley’lerin çoğunda iki tane shifter oluyor; biri burun, biri topuk için.

Sonra dediler ki “Ama tool yok.” Dedim tool ayarlarım araba tamircisinden. Sonra shifter’ların uyumlu olmadığı anlaşıldı. Adam dedi ki: “Salt Lake City’de Harley’ye geri dön, benim orada arkadaşım var, onu bul, bunu tamir etsinler.” Yanındaki dedi ki: “Arasana onu, sana birini göndericem de.” Dayılar baya heyecanlandı benim için. Sonra ben dedim ki: “Ben Salt Lake City’nin kuzeyinde bir Harley var, oraya gideyim, daha yakın.” “Onlar da evet, mantıklı,” dediler.

Buraya not düşeyim: Amerikalılar inanılmaz yardımsever insanlar. Herkes geliyor, yardım etmeye çalışıyor; restorana gidiyorsun, bedava su veriyorlar bir şey almasan bile. Bilmiyorum, hiç anlatıldığı gibi değil, çok iyi insanlardılar. Elimle vites değiştirerek Harley Davidson’a gittim. Bu sırada motorun sahibiyle konuşuyordum: “Yaptır, ben iade ederim ücreti,” ama bana fiyatı şöyle yaptırmadan dedi. Ben o heyecanla, adama söylemeden Harley’ye bıraktım motoru.

Orada Hill Air Base varmış; üstümden bir sürü F-22 geçti, onları izledim, çok mutlu oldum. 1 saat civarında sürdü, shifterı yaptılar, 270 dolarımı aldılar. Harley Amerika’da inanılmaz pahalı, işçilik saatlik 160 dolar alıyorlar. Söylemeyi unuttum, ilk defa motoru burada düşürdüm. Tamir bittikten sonra bir anda sağ tarafa yattı ve tutamadım. Hemen kaldırdılar. Biraz utandım. Ben motorumun yapılması sevinciyle yola çıktım. İyi yandan bakarsak, arıza olabilecek en iyi yerde olmuştu; dağda veya ıssız bir yolda olsa ne yapardım, bilmiyordum.

Tamir edildi, saat 2 civarında çıktım. Ama bir sıkıntı vardı: bu gecikme yüzünden Dubois’e en erken 10 gibi gidebilirdim. Gece motosikleti kullanmak istemiyordum, beni çok geriyordu. Karanlık olması sorun değildi, ama bozulursa kimseyi bulamam korkusu vardı. Dedim ki ben yola çıkayım, olmazsa Dubois’ten önceki kasabada kalırım. Dubois’ten önceki kasaba olan Lander’a vardım. Çok ıssız bir yoldan gittim. Yol o kadar düz ve boştu ki yaklaşık 40 km dümdüz gittim; çok ilginçti. Yolda antilop gördüm, hoşuma gitti.
Aşırı Düz Yol




Lander gerçek bir Western kasabaydı ve turistik değildi. Ortada yol, yanda dükkanlar. Booking’i açtım ve ikinci şok: kalacak yer yoktu. Cuma akşamıydı ve bütün oteller doluydu. Bir oteli aradım, “2 odam kaldı, 135 dolar,” dedi. “Teşekkürler,” dedim, başka bir yer bakıyordum. Bulamayacağımı anlayıp o otele gittim. İçeri girdim; benim arkamdan 2 kişi daha girdi. Resepsiyondaki kadın telefonda bir odayı sattı, ben dedim: “Odayı istiyorum.” Diğer odayı da bana sattı. Arkamdaki kişilere oda kalmadı.

Dağın başındaki saçma sapan yerlerde kalacak yer yok; çok garip geliyor bana. Yine şanslıydım. Otel çok güzeldi. Kocaman bir oda, dağ manzarası, şöminesi falan var. Biraz otelde takılıp bara gittim. Asıl merak ettiğim ortam buydu. Gerçekten şapkalı, Western insanlar vardı. Kovboy botu tarzı bir şeyler giyiyorlar, bir tarzları var yani.

12 gibi ortam sakinleşti. İki tane dayıyla sohbet ettim. Ömürleri boyunca burada yaşamışlar; çok sevmiyorlardı kaldıkları yerleri. “Bu fiyatlar ne dedim, böyle? Yazın insanlar dağ köylerine gelmeyi seviyorlar, artık her şey çok pahalı,” dediler. Biraz sohbetten sonra otele gittim, uyudum.

Gece takıldığım bar


6.Gün: Lander – Dubois

Ertesi sabah mutluydum; çünkü direk Dubois’e gidecektim. 1.5 saatlik bir yoldu, neredeyse hiç yorulmayacaktım. Hem de giderken Wind River Indian Reservation bölgesine girecektim. Burada başka kabileden Kızılderililer vardı. Wind River diye bir film var; keyifli bir Western. Bunun geçtiği yer.

Benzincide durdum. Yine herkes Kızılderili olmuştu. Çok ilginçti; Kızılderililer halen kendi bölgelerinde yüzde yüz yaşıyorlardı. Kapıda Kızılderili bir adam bana: “Bir 5 dolar verir misin, sana bu küpeyi satayım, yakıt almam lazım,” dedi. “Sorry,” deyip içeri girdim. Benzinimi aldım. Kasiyere, “Dışardaki adamı biliyor musun, dolandırıcı mı?” dedim. “Yok, değil, gerçekten yakıt alması lazım,” dedi.

Ama nasıl 5 doları olmaz ki, dedim. Kadın güldü. Sonra adama 10 dolar verdim, küpeyi aldım; “Bana dua et,” dedim. Halen yolun gerginliği vardı üzerimde. Evet, motor sorunsuzdu, yolun yarısı bitmişti ama artık Los Angeles’tan çok uzaktaydım; o yüzden geriliyordum, bir şey olursa nasıl geri dönerim diye. Adam çok sevindi. Ona sordum, “Niye hiç paran yok?” diye; cüzdanım kız kardeşimde kalmış gibi bir şeyler söyledi. Çok inanmadım ama ok dedim. Adam çok teşekkür etti ve “İleride president olacaksın,” diye bir cümle kurdu. Hayatımda aldığım en garip iltifattı 😊 Adamı izledim, gerçekten yakıt aldı ve gitti.

O sırada yanıma bir pickup yanaştı, içinden 20’li yaşlarda 2 Kızılderili indi. “Abi, motor çok güzelmiş yaa,” diye muhabbete girdiler. Biraz konuştuk. “Ne işin var burada?” dediler. “Wind River filmi için geldim,” dedim. Gülüştüler: “O Lander’da çekildi,” dediler. İnternette baktığımda Lander’da çekilen bir sahnesi yok ama emin olamadım; filmi tekrar izleyeceğim. Keşke o çocuklarla resim çekilseydim, arkadaş canlısıydılar.

Yarım saat daha gittim ve Dubois’e vardım. Burası gerçekten film seti gibiydi. Yüzde yüz bir kovboy kasabası. Her şey gerçek. Bütün dükkanlar ahşap. İnanılmazdı. Bir şanssızlık oldu; her Cuma akşamı rodeo oluyormuş. Bugün ise cumartesiydi. Rodeoyu vites arızası yüzünden kaçırmak üzdü.



Otelin yanında nehir akıyordu. İşte Wind River, bu nehir. Buraya bayıldım; bu otelde kalmaya tekrar gideceğim. Nehirin kenarında oturdum, biraz dinlendim. Sonra öğle yemeği yemeye kasabaya gittim. Muhteşem bir sandviç yedim. Kasabaya bayıldım.

Bir dükkan gördüm; kürk ve Kızılderili eşyaları satıyordu. Hayatımda girdiğim en güzel dükkanlardan biriydi. Gerçek bizon kafasından yapılmış Kızılderili savaş baltaları, kıyafetleri, muhteşem tilki kürkleri vardı. Kürkler o kadar iyi doldurulmuş ki hayvan canlı gibi görünüyordu. Gözleri hariç her şeyi vardı. O tilki kürkünü hiç unutmayacağım; 300 dolardı. Aslında fiyatı çok uygun, Londra’da falan o tarz kürkleri en az 500 dolara satarlar. Daha uygun durumda olsam alırdım. Kendime not düştüm: bir gün Dubois’e geri döneceğim ve o dükkanda baya bir alışveriş yapacağım. 20 dolara tatlı bir Kızılderili çantası alıp çıktım.



Akşam bara gittim. Bu arada gece çok soğuk oluyordu. 45 derecelik çölden sonra 10 derece çok soğuktu. Barda aşırı organik Western bir atmosfer vardı. İnsanlar gerçekten kovboy şapkası takıyordu. O gece çok eğlendim; hatta fazla eğlenip sarhoş oldum. O biraz gereksizdi, otele zor gittim. Sabah da kötü uyandım bu yüzden.

Mükemmel bir macera tek solukta okutturacak kendini. Çoğu Türk gencinin hayalini gerçekleştirdiğiniz için tebrik ederim.
 
Katılım
3 Eyl 2018
Mesajlar
71
bilgi icin tesekkurler
peki sure icin, eger stres yapmadan, keyfini cikararak bir rota cizersek, dogu bati yönunde, kac gune ihtiyacimiz olur?
aslinda ben dogu bati ve sonra bati dogu yönunde bir tur yapmak istiyorum. bunu yaparkende kuzey ve guney yönunde ilerlemek istiyorum.
tabii bunlar icin belki de birkac yil daha beklemem lazim :)
New york - Los Angeles arası 4600 km civarı gösteriyor. Ben 12 günde 4800km yaptım, totalde 2 gün de sürüş yapmadım, dinlendim. Günde 400 km civarında tutarsanız rahat gezmiş olursunuz. Yani sizinde 12 gün civarına ihtiyacınız var, düz hesap 15 gün yapsanız daha rahat gezebilirsiniz. Fazladan gün bırakmak önemli çünkü yoldaki olası problemleri varsaymak lazım. Sizin yerinizde olsam bir seferde doğu batı, bir seferde batı doğu yaparım. Aynı gezide o kadar yapmak bir noktadan sonra alacağınız keyfi azaltabilir. Fırsatınız varsa beklemeden yapın, ertelemek insanı strese sokabiliyor. Benim de bütçem kısıtlıydı, bir kısmını kredi kartından borç olarak kullandım hatta, ertelesem daha rahat yapabilirdim ama hep aklımda kalacaktı. Şimdi bütün kış çalışıp borç ödeyeceğim 😄
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Teşekkürler
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Allah sağlık vakit ve nakit versin, daha çok gezin, daha çok paylaşın; süper bir paylaşım olmuş.
Teşekkür ederim ne güzel dua
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Muhteşem! İş yerindeki bilgisayarın salak saçma monitöründen okumayacağım bunu, eve gidince kendi bilgisayarımdan okuyacağım. Hakkını vermek lazım. Bi göz gezdirdim de yine dayanamadım, süper duruyor ya. Fotoğraflar müthiş...
Çok teşekkürler
Mesaj otomatik olarak birleştirildi:

Mükemmel bir macera tek solukta okutturacak kendini. Çoğu Türk gencinin hayalini gerçekleştirdiğiniz için tebrik ederim.
Çok Teşekkür ederim
 
Son düzenleme:
Katılım
11 Kas 2020
Mesajlar
180
New york - Los Angeles arası 4600 km civarı gösteriyor. Ben 12 günde 4800km yaptım, totalde 2 gün de sürüş yapmadım, dinlendim. Günde 400 km civarında tutarsanız rahat gezmiş olursunuz. Yani sizinde 12 gün civarına ihtiyacınız var, düz hesap 15 gün yapsanız daha rahat gezebilirsiniz. Fazladan gün bırakmak önemli çünkü yoldaki olası problemleri varsaymak lazım. Sizin yerinizde olsam bir seferde doğu batı, bir seferde batı doğu yaparım. Aynı gezide o kadar yapmak bir noktadan sonra alacağınız keyfi azaltabilir. Fırsatınız varsa beklemeden yapın, ertelemek insanı strese sokabiliyor. Benim de bütçem kısıtlıydı, bir kısmını kredi kartından borç olarak kullandım hatta, ertelesem daha rahat yapabilirdim ama hep aklımda kalacaktı. Şimdi bütün kış çalışıp borç ödeyeceğim 😄

bilgiler icin tesekkurler
umarim bu hayalimi gec olmadan gerceklestirebilirim
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Yeni mesajlar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst