- Katılım
- 12 Eki 2008
- Mesajlar
- 251
- Konu Yazar
- #1
30 Mayıs Cumartesi öğleni kafam bozuldu, atladım motora, bastım gaza. İstikamet: Şarköy.
Yola çıktığımda saat 14:00 civarıydı, kafam bozuk olduğu için zaman benim için pen önemli değildi, o yüzden raporumda saat kaçta nerede olduğumu yazamayacağım.
TEM üzerinden Kınalı'ya geldim ve Tekirdağ'a doğru yol almaya başladım. İlk molamı Gazioğlu'nda verdim. Gazioğlu Dinlenme Tesisleri'nde güzel bir çay içip kendime geldim.
Çayımı içip dinlendikten sonra "Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz." deyip yoluma devam ettim. Tekirdağ Maxi'nin önüne geldiğimde yeni yapılan ve şehir merkezine girmeden transit olarak devam eden yeni yola girmeye karar verdim. Yolun ilk kısmı gayet güzel, asfalt yeni yapıldığı için oldukça iyi durumda.
Ancak 10 km sonra yol yapımı tamamlanmadığı için asfalt yol bitiyor ve çakıl-toprak karışımı berbat bir yoldan gitmek zorunda kalıyorsunuz. Yolu Tekirdağ'dan geçenler şimdilik bu yolu kullanmazlarsa sorun yaşamamış olurlar.
Güzel asfalta kavuştuktan sonra daha önce hiç gitmediğim Uçmakdere'yi de görmek istiyorum ve yolumu değiştirip Kumbağ yoluna giriyorum. Solda "Barbaros Limanı" tabelasını görünce hemen dalıyorum ve deniz kıyısında biraz dinlenme şansı buluyorum.
Vakit kaybetmeyip yola devam ettim ve Kumbağ'a vardım. Müjde! Kumbağ'a BİM gelmiş! O zaman durduğum kabahat, hemen girip atıştırmalık yiyecek - içecek alıyorum ki Şarköy'e varana kadar şu koca cüssenin koca midesini oyalayalım.
Sonunda Kumbağ çıkışına varabildim, yolun giderek ormanlaşması ve manzaranın güzelleşmesi sevindirik olmama neden oldu.
Biraz ileride Kumbağ Mesire Alanı girişinin olduğunu görüyorum ve "Acaba yanlış yolda mıyım?" diye düşünüyorum.
Ancak kapıdaki görevliye Şarköy'e gitmek istediğimi söylediğimde "O zaman devam et, piknik yapacak olsaydın 3,5 liranı alacaktım." cevabıyla karşılaşıyorum ve doğru yolda olmanın verdiği gazla tam gaz devam ediyorum.
Malesef 500-750 metre sonra tam gazı bırakıp tam fren moduna geçiyorum çünkü asfalt bitiyor. O an, Uçmakdere yolunun çok bozuk bir yol olduğu aklıma geliyor ve anlıyorum ki beni uzun bir enduro macerası bekliyor.
2. viteste 30 km/s hızın üstüne çıkmadan zorlu yol koşullarıyla cebelleşerek ilerliyorum. Neyse ki manzara güzelleşmeye başlıyor ve keyfim yerine geliyor.
İkarus'umun (motorumun adı) 5000. km'sini yapmasına, hem de bunun enduro yaparken denk gelmesine çok seviniyorum ama belli etmiyorum, çünkü etrafta bir Allah'ın kulu yok.
Artistik bir poz.
Manzaraya ve enduroya devam.
Kendimi de çekeyim ki ayıp olmasın. (LS2 Cartoon amma büyükmüş yahu)
Yeniköy. Küçük ve güzel bir köy ama daha önce fotoğraf çekmek için çok durduğumdan sadece uzaktan bir fotoğrafını çekip yola devam ediyorum.
Dik bir uçurumun kenarında İkarus'um.
Manzara gerçekten çok güzel.
Bu noktada durup Kumbağ BİM'den aldığım abur cuburları yiyorum çünkü midem öyle emrediyor. Tabii yediklerimin fotoğrafını çekemiyorum çünkü o anda aklım midemle meşgul.
Gideceğim yol. Uzaktan güzel gözüküyor ama gel de bunu sürekli 2. viteste maksimum 30 km/s hızla giden motorcuya sor. Böbrek taşı olan varsa bu yoldan geçmesini tavsiye ediyorum.
Uçmakdere'nin yamaç paraşütü yapmak için ideal bir yer olduğunu bildiğimden havada süzülen yamaç paraşütçülerini gördüğümde pek şaşırmıyorum, aksine, hoşuma gidiyor.
Marmara Adası ayaklarımın altında, gözlerimin önünde.
Az önce geçtiğim yol.
İkarus'um ve ben.
Sapsarı mimozalar mı yoksa masmavi Marmara Denizi mi daha güzel gözüküyor bilmiyorum ama bu ikilinin güzel fotoğraflar ortaya çıkardığı aşikâr.
Ve Uçmakdere.
Şarköy'e 33 km kaldığını görünce saatim 19:29'u gösteriyor ve içimde Trabzonspor - Fenerbahçe maçına yetişip yetişemeyeceğimin hesaplaşmasını yapıyorum.
Sonra Şarköy'e yetişemesem bile Mürefte'de seyrederim sonucuna varıp aşağıdaki kareyi yakalıyorum. Ay tam hilâl şeklinde olsaydı fotoğraf daha anlamlı olurdu diye iç geçiriyorum.
Neyse ki Uçmakdere çıkışında yol düzeliyor ve asfalta kavuşuyorum. Durup asfaltı öpesim geliyor ama Fenerbahçe aşkım daha ağır basıyor.
Uçmakdere - Gaziköy arasındaki yol güzel manzaralı ve yol koşulları da zorlamıyor. Ancak tepenizde düşme tehlikesi bulunan kayaların olduğunu düşünürken yola konsantre olmak biraz zor oluyor.
Neyse ki kayalıklı yolu hızlıca geçiyorum ve Gaziköy'e varıyorum.
Hiç durmadan devam ediyorum ve Hoşköy'e geliyorum. Saatim 19:47'yi gösteriyor. Çabuk olmalıyım.
Neyse ki 10 dakika sonra Mürefte'deyim, ancak beni kötü bir sürpriz bekliyor.
Öğreniyorum ki Mürefte'de hiçbir mekan Trabzonspor - Fenerbahçe maçını göstermiyor. Çoğu yer sadece Denizlispor - Beşiktaş maçını gösterirken, bazıları artı olarak Galatasaray - Sivasspor maçını da gösteriyor. Sorduğum ilk mekanın garsonuna, seyretmek istediğim maçın koftiden bir maç olmadığını, neredeyse derbi sayılacak kadar büyük bir maç olduğunu, üstüne üstlük taraflardan birinin büyük Fenerbahçe olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama Mürefte'de pek Fenerbahçeli olmadığı ve diğer iki maçın şampiyonluğu belirleyecek iki maç olduğu cevabıyla karşılaşıyorum ve çaresiz garsona hak veriyorum. O an aklıma Şarköy'de Fenerbahçeliler Derneği olduğu geliyor ve bir kez daha atlıyorum motoruma, basıyorum gaza.
Ve Şarköy'deyim.
Saat 20:22. Maçın başına yetişememenin verdiği gevşeklikle "Vandalizm Şarköy'e de sıçramış." çıkarımına varıyorum.
Fenerbahçeliler Derneği'ne vardığımda skor tablosunda bir kötü sürprizle daha karşılaşıyorum. 1-0 yeniliyoruz. Seyredilmez bu maç deyip çıkıp gidiyorum. (Ama sonra maçın 2-1 Fenerbahçe galibiyetiyle bittiğini öğrenince seyretmediğime pişman oluyorum)
Sahil kenarındaki Sedef Motel'e gidip bir oda kiralıyorum. Geceliğinin 15 lira olduğunu ama sezon açılınca (yani okullar kapanınca, ters orantılı) fiyatın 60 lira'ya çıkabiliceğini öğrenip şaşırıyorum. Motorumu bağlayıp odama yerleşiyorum.
Odam.
Odamda 3 tane tek yatak vardı, odayı kiralarken patron hanım bana şimdi tek kişi parası ödeyip sonradan başkalarını almamam ve üçkağıtçılık yapmamam konusunda uyarmıştı. Bu uyarı karşısında biraz afallamıştım ama patron hanımı öyle üçkağıtlar yapmayacağım, benim öyle bir insan olmadığım konusunda temin etmiştim. Ama 3 yatağı görünce "Olurmuş aslında." diye düşündüm. Yoksa ben öyle bir insan mıydım? Tek kişi parası ödeyip odamda kaçak misafir ağırlayacak kadar üçkağıtçı mıydım? Yoksa bu gezi beni kanun dışı işler yapan şerefsiz ahlaksız birine mi dönüştürmüştü?
Bütün bu sorular raporumun ikinci bölümünde cevap bulacak. Ayrılmayın.
Yola çıktığımda saat 14:00 civarıydı, kafam bozuk olduğu için zaman benim için pen önemli değildi, o yüzden raporumda saat kaçta nerede olduğumu yazamayacağım.
TEM üzerinden Kınalı'ya geldim ve Tekirdağ'a doğru yol almaya başladım. İlk molamı Gazioğlu'nda verdim. Gazioğlu Dinlenme Tesisleri'nde güzel bir çay içip kendime geldim.
Çayımı içip dinlendikten sonra "Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz." deyip yoluma devam ettim. Tekirdağ Maxi'nin önüne geldiğimde yeni yapılan ve şehir merkezine girmeden transit olarak devam eden yeni yola girmeye karar verdim. Yolun ilk kısmı gayet güzel, asfalt yeni yapıldığı için oldukça iyi durumda.
Ancak 10 km sonra yol yapımı tamamlanmadığı için asfalt yol bitiyor ve çakıl-toprak karışımı berbat bir yoldan gitmek zorunda kalıyorsunuz. Yolu Tekirdağ'dan geçenler şimdilik bu yolu kullanmazlarsa sorun yaşamamış olurlar.
Güzel asfalta kavuştuktan sonra daha önce hiç gitmediğim Uçmakdere'yi de görmek istiyorum ve yolumu değiştirip Kumbağ yoluna giriyorum. Solda "Barbaros Limanı" tabelasını görünce hemen dalıyorum ve deniz kıyısında biraz dinlenme şansı buluyorum.
Vakit kaybetmeyip yola devam ettim ve Kumbağ'a vardım. Müjde! Kumbağ'a BİM gelmiş! O zaman durduğum kabahat, hemen girip atıştırmalık yiyecek - içecek alıyorum ki Şarköy'e varana kadar şu koca cüssenin koca midesini oyalayalım.
Sonunda Kumbağ çıkışına varabildim, yolun giderek ormanlaşması ve manzaranın güzelleşmesi sevindirik olmama neden oldu.
Biraz ileride Kumbağ Mesire Alanı girişinin olduğunu görüyorum ve "Acaba yanlış yolda mıyım?" diye düşünüyorum.
Ancak kapıdaki görevliye Şarköy'e gitmek istediğimi söylediğimde "O zaman devam et, piknik yapacak olsaydın 3,5 liranı alacaktım." cevabıyla karşılaşıyorum ve doğru yolda olmanın verdiği gazla tam gaz devam ediyorum.
Malesef 500-750 metre sonra tam gazı bırakıp tam fren moduna geçiyorum çünkü asfalt bitiyor. O an, Uçmakdere yolunun çok bozuk bir yol olduğu aklıma geliyor ve anlıyorum ki beni uzun bir enduro macerası bekliyor.
2. viteste 30 km/s hızın üstüne çıkmadan zorlu yol koşullarıyla cebelleşerek ilerliyorum. Neyse ki manzara güzelleşmeye başlıyor ve keyfim yerine geliyor.
İkarus'umun (motorumun adı) 5000. km'sini yapmasına, hem de bunun enduro yaparken denk gelmesine çok seviniyorum ama belli etmiyorum, çünkü etrafta bir Allah'ın kulu yok.
Artistik bir poz.
Manzaraya ve enduroya devam.
Kendimi de çekeyim ki ayıp olmasın. (LS2 Cartoon amma büyükmüş yahu)
Yeniköy. Küçük ve güzel bir köy ama daha önce fotoğraf çekmek için çok durduğumdan sadece uzaktan bir fotoğrafını çekip yola devam ediyorum.
Dik bir uçurumun kenarında İkarus'um.
Manzara gerçekten çok güzel.
Bu noktada durup Kumbağ BİM'den aldığım abur cuburları yiyorum çünkü midem öyle emrediyor. Tabii yediklerimin fotoğrafını çekemiyorum çünkü o anda aklım midemle meşgul.
Gideceğim yol. Uzaktan güzel gözüküyor ama gel de bunu sürekli 2. viteste maksimum 30 km/s hızla giden motorcuya sor. Böbrek taşı olan varsa bu yoldan geçmesini tavsiye ediyorum.
Uçmakdere'nin yamaç paraşütü yapmak için ideal bir yer olduğunu bildiğimden havada süzülen yamaç paraşütçülerini gördüğümde pek şaşırmıyorum, aksine, hoşuma gidiyor.
Marmara Adası ayaklarımın altında, gözlerimin önünde.
Az önce geçtiğim yol.
İkarus'um ve ben.
Sapsarı mimozalar mı yoksa masmavi Marmara Denizi mi daha güzel gözüküyor bilmiyorum ama bu ikilinin güzel fotoğraflar ortaya çıkardığı aşikâr.
Ve Uçmakdere.
Şarköy'e 33 km kaldığını görünce saatim 19:29'u gösteriyor ve içimde Trabzonspor - Fenerbahçe maçına yetişip yetişemeyeceğimin hesaplaşmasını yapıyorum.
Sonra Şarköy'e yetişemesem bile Mürefte'de seyrederim sonucuna varıp aşağıdaki kareyi yakalıyorum. Ay tam hilâl şeklinde olsaydı fotoğraf daha anlamlı olurdu diye iç geçiriyorum.
Neyse ki Uçmakdere çıkışında yol düzeliyor ve asfalta kavuşuyorum. Durup asfaltı öpesim geliyor ama Fenerbahçe aşkım daha ağır basıyor.
Uçmakdere - Gaziköy arasındaki yol güzel manzaralı ve yol koşulları da zorlamıyor. Ancak tepenizde düşme tehlikesi bulunan kayaların olduğunu düşünürken yola konsantre olmak biraz zor oluyor.
Neyse ki kayalıklı yolu hızlıca geçiyorum ve Gaziköy'e varıyorum.
Hiç durmadan devam ediyorum ve Hoşköy'e geliyorum. Saatim 19:47'yi gösteriyor. Çabuk olmalıyım.
Neyse ki 10 dakika sonra Mürefte'deyim, ancak beni kötü bir sürpriz bekliyor.
Öğreniyorum ki Mürefte'de hiçbir mekan Trabzonspor - Fenerbahçe maçını göstermiyor. Çoğu yer sadece Denizlispor - Beşiktaş maçını gösterirken, bazıları artı olarak Galatasaray - Sivasspor maçını da gösteriyor. Sorduğum ilk mekanın garsonuna, seyretmek istediğim maçın koftiden bir maç olmadığını, neredeyse derbi sayılacak kadar büyük bir maç olduğunu, üstüne üstlük taraflardan birinin büyük Fenerbahçe olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama Mürefte'de pek Fenerbahçeli olmadığı ve diğer iki maçın şampiyonluğu belirleyecek iki maç olduğu cevabıyla karşılaşıyorum ve çaresiz garsona hak veriyorum. O an aklıma Şarköy'de Fenerbahçeliler Derneği olduğu geliyor ve bir kez daha atlıyorum motoruma, basıyorum gaza.
Ve Şarköy'deyim.
Saat 20:22. Maçın başına yetişememenin verdiği gevşeklikle "Vandalizm Şarköy'e de sıçramış." çıkarımına varıyorum.
Fenerbahçeliler Derneği'ne vardığımda skor tablosunda bir kötü sürprizle daha karşılaşıyorum. 1-0 yeniliyoruz. Seyredilmez bu maç deyip çıkıp gidiyorum. (Ama sonra maçın 2-1 Fenerbahçe galibiyetiyle bittiğini öğrenince seyretmediğime pişman oluyorum)
Sahil kenarındaki Sedef Motel'e gidip bir oda kiralıyorum. Geceliğinin 15 lira olduğunu ama sezon açılınca (yani okullar kapanınca, ters orantılı) fiyatın 60 lira'ya çıkabiliceğini öğrenip şaşırıyorum. Motorumu bağlayıp odama yerleşiyorum.
Odam.
Odamda 3 tane tek yatak vardı, odayı kiralarken patron hanım bana şimdi tek kişi parası ödeyip sonradan başkalarını almamam ve üçkağıtçılık yapmamam konusunda uyarmıştı. Bu uyarı karşısında biraz afallamıştım ama patron hanımı öyle üçkağıtlar yapmayacağım, benim öyle bir insan olmadığım konusunda temin etmiştim. Ama 3 yatağı görünce "Olurmuş aslında." diye düşündüm. Yoksa ben öyle bir insan mıydım? Tek kişi parası ödeyip odamda kaçak misafir ağırlayacak kadar üçkağıtçı mıydım? Yoksa bu gezi beni kanun dışı işler yapan şerefsiz ahlaksız birine mi dönüştürmüştü?
Bütün bu sorular raporumun ikinci bölümünde cevap bulacak. Ayrılmayın.