- Katılım
- 3 Eyl 2008
- Mesajlar
- 932
- Konu Yazar
- #1
Tekrar merhaba,
Belki biliyorsunuzdur, daha önceki birkaç gezimi iki ayrı konu başlığında “Emrello’nun İstanbul’dan Kaçış Rotaları” adı altında toplamıştım.
Geçen hafta sonu yaptığım Mudanya-Trilye-Gölyazı gezisinin notlarını ve fotoğraflarını yine benzer bir başlık altında toplayıp sizlerle paylaşmak istedim. Arada yararlı olabileceğini düşündüğüm yer ve yol bilgilerini de elimden geldiğince eklemeye çalıştım. Eski yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır; önceki gezilerim daha çok keşif ağırlıklı olmuştu. Bilinmeyen köy yolları ve pek tercih edilmeyen rotaları kullanmıştım. Bu sefer de yine ana yoldan sapma anlayışı var, ama hedefler biraz daha turistik.
Merak edenler için önceki rotalarımın linkleri aşağıda:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-1-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-2-a.html
Neyse, lafı çok uzatmayıp gezi notlarına geçelim:
MUDANYA-TRİLYE -GÖLYAZI GEZİSİ
Bu rota uzun zamandır isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim bir gezi planıydı. Kimi zaman hava durumu kimi zaman da işlerden bir türlü fırsat bulamamıştım. Ama artık zamanı gelmişti işte…
Bu geziye çıkmadan birkaç gün önce kendime bir kontrol listesi hazırladım ve gerekli tüm malzemeleri/işleri tek tek not aldım. Yola çıkmadan önceki gece listeyi tekrar gözden geçirip benzin, lastik havası gibi son işleri de hallettim.
Ertesi sabah 8:15 Pendik-Yalova feribotuna yetişmek üzere kalktığımda, itiraf edeyim, “sabahın bu saatinde deli misin, hem de Cumartesi günü” diye kendime kızmadım desem yalan olur. Ama yolda olmanın zevki bambaşka…
Rotam aşağıdaki şekilde olacaktı (görüldüğü gibi günübirlik bir gezi için hiç de fena bir mesafe sayılmaz):
Yeşil çizgi gidişi, mor ise dönüşü gösteriyor.
9:30 gibi feribot Yalova’ya yanaşıyor. Yol pek kalabalık değil. Sanırım artık tatile gidişler bitmiş. Gemlik’in hemen girişindeki Kurşunlu tabelasından sağa sapıyorum. Yolumun üzerindeki ilk yerleşim merkezi burası olacak.
Bizim Turan Emeksiz vapurunu otel yapmışlar, fena da görünmüyor.
Denizin hemen yanında ilerleyen karayolunda deniz manzarasının keyfini çıkarıyorum. Genelde zeytinliklerin arasından ilerliyorum. Hafif virajlı bir yol, yol kalitesi de fena sayılmaz. Yer yer mıcır var ama büyük bir problem yaratmıyor. Denizde çok sayıda amatör balıkçı teknesi var. Verimli bir deniz olmalı. Ama denize girmek açısından açıkçası çok da çekici görünmüyor. Marmara’nın genel sorunu olan yosunlar ve bulanıklık burada da göze çarpıyor. Koca denizi bitirmişiz!
Bu güzel yolun sonunda Mudanya’ya varıyorum. Biraz mola vermek iyi olacak.
Mudanya denizle iç içe şirin bir ilçe. Denizle iç içe derken edebiyat olsun diye demiyorum, gerçekten bütün sokakların sonunda denize varıyorsunuz. İlginç bir sokak planı var Mudanya’nın.
Mudanya, tarihimizde taşıdığı önemin yanı sıra evleriyle de meşhur bir yer. Bölgeye özgü ahşap mimariden bazı örnekleri aslına uygun biçimde korumayı ve restore etmeyi başarmışlar. Eski mahalleleri gezmekten hoşlanıyorsanız buranın sokaklarında boş boş dolaşmaktan sıkılmayacaksınız.
Mudanya demişken, bu ilçenin tarihimizdeki yerinden de bahsedelim biraz. Büyük Taarruz’un başarıyla tamamlanması üzerine işgalci devletlerle Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanarak Türkiye’nin kuruluşundaki en önemli adımlardan biri atılmış olur. Mudanya Ateşkes Antlaşması sonucunda Kurtuluş Savaşı resmen sona erer. Bu antlaşma ile Trakya Bölgesi de savaşsız teslim alınmış olur.
Mudanya’ya gelip de Mütareke Evi’ni görmemek tabii ki olmazdı. Mütareke Evi Mudanya’nın tam merkezindeki bir meydanda, deniz kıyısında yer alıyor. Müze niteliğindeki bu konağı ücretsiz gezebiliyorsunuz. İçeride orijinal eşyalar duruyor ve mankenler kullanılarak canlandırmalar yapılmış. Maalesef içeride resim çektirmiyorlar.
İsmet Paşa heykeli
Bir milletin kaderinde bu kadar büyük rol oynayan bir mekânın bu kadar mütevazı olması beni gerçekten şaşırttı. İmza salonu dedikleri oda, çoğumuzun oturma odasından küçüktür herhalde.
Mudanya’da çayın yanında bir şeyler atıştırdıktan sonra yine yollara düşüyorum. Bu sefer hedef Trilye. Deniz kıyısından giden yol daha kıvrımlı bir hal alıyor. Arada yokuşlar da var. Mıcırlı kısımlara da dikkat etmek gerekiyor.
Nispeten kısa olan bu etabı tamamlamaya yakın bir mevkide yokuşun tepesinden Trilye (ya da Zeytinbağı) görünüyor. Yokuş doğrudan Trilye’nin merkezinde son buluyor.
Burası aslında benim düşündüğümden küçük bir yerleşim. Niyeyse daha büyükçe bir yer olduğunu sanmıştım. Eski bir Rum köyüymüş Trilye. Bu şirin beldede yine eski yapıyı mümkün olduğunca korumaya çalışmışlar.
Sahilde balıkçı lokantaları ve bir köylü pazarı var.
Dikkatimi çeken başka bir şeyse bol miktarda kahvehane olması. Ana caddede herhalde beş altı tane kahvehane görmüşümdür. Zaten yola çıkmadan önce bunlardan birine oturup (Orta Kahve) kahve keyfi yapmayı da ihmal etmedim. Kahvenin sahibinin dediğine göre bu mekan Rumların zamanından beri kahvehaneymiş, o zamandan beri işlevi değişmemiş.
Kahvemi bitirip Xmax’la Gölyazı’ya doğru gaz açıyorum. Güneye dönük bu rota Hürriyet Köyü üzerinden Ulubat Gölü kıyılarına ulaşacak. Son derece sakin ve düzgün bir köy yolu. Yer yer orman içinden, çoğunlukla da tarlaların arasından gidiyorsunuz.
Bir süre sonra Ulubat Gölü kendisini gösteriyor. Fakat tuhaf bir şeyler var. Kulaklarımda fısıltı benzeri sesler duyuyorum. Çok tuhaf… Motoru bir noktada durduruyorum. Böyle bir şey ilk defa başıma geliyor. Motoru kapatıp etrafı dinliyorum. Rüzgârın bir oyunu olmalı…
Yola devam ediyorum. Bir süre sonra rüzgârın ne demek istediğini anlayacağım!
Yolun göle yakın bir mevkide bitip Balıkesir-Bursa yoluna bağlanıyor. Artık dönüş istikametindeyim. Çok yoğun bir trafik var. Tatil bitmiş galiba. Anayola çıkıyorum, “biraz rüzgârlı sanki” derken 60 km/s’ye ulaşır ulaşmaz öyle bir savruluyorum ki, emniyet şeridinde motoru güç bela kontrolde tutuyorum. Sol tarafımdan korkunç hızda rüzgâr yiyorum, üstelik “darbeli” bir rüzgâr! Zamanında yamaç paraşütüne merak sarmıştım; darbeli rüzgâr tehlikeli kabul edilirdi. Motosiklette de farklı değilmiş! Tam rüzgâra göre kendimi ayarladım derken aniden kesiliyor ve sonra daha kuvvetli bir darbe daha! Çareyi birkaç kilometre boyunca mobilet formatında emniyet şeridinde 40-50’yle gitmekte buluyorum… Çevredeki ağaçlar yıkılacak gibi eğiliyor.
Neyse ki yolum kısa. Bir süre sonra Gölyazı sapağından sağa sapıyorum. Biraz ilerleyince uzaktan Gölyazı görünüyor.
Burası bu gezide en çok merak ettiğim yerlerden biriydi. Gölyazı ya da eski adıyla Apollonia çok eski bir yerleşim. Aslında karaya köprüyle bağlanan bir ada. Tarımın yanı sıra balıkçılık da geçim kaynakları arasında.
Motoru girişte bir yerlere park edip Gölyazı’yı gezmeye başlıyorum. Bu arada aşağıdaki kareyi yakalıyorum (hayır o espriyi yapmayacağım):
Dar sokaklar, iç içe evler. Ortaçağın kale şehirlerini anımsatıyor bana, ki zamanında öyleymiş, ama surlardan geriye pek bir şey kalmamış. Sokakta bir teyze salça yapıyor, selamlaşıyoruz.
Bir sokakta aşağıdaki ilginç heykeli görüyorum. Hangi ekole ait olduğunu bilmiyorum ama böyle bir heykel görmedim hiç. Kim, niye yaptı belli değil ama çok sarsıcı bence… Çok hoşuma gitti; dalga geçmiyorum. Çok güzel.
Gölyazı, leylek dostu olarak bilinen bir yerleşim. Leylekler için yuva kuruyorlar ve koruyorlar.
Bir süre daha dolaştıktan sonra adaya girdiğim yere geliyorum. Artık acıktım ve yoruldum. Buranın göl balıkları çok taze, yemeden gitmeyin derim. Pehlivan Restoran’a giriyorum. Ustanın tavsiyesi üzerine turna balığı yiyorum. Çok lezzetli!
Merak edenler için fiyatlar aşağıda:
Sonra bir çay içip dönüş yoluna koyuluyorum. Rüzgâr yine çok sert. Hele otobana çıktıktan sonra tam kafadan geliyor, trafik de çok yoğun. Feribota ulaşana kadar gerçekten çok yorucu bir sürüş oluyor.
Bu tür gezilerde hava durumunu dikkatle takip etmekte fayda var. Rüzgar hızı 4 kuvvetin üzerindeyse (ya da 30-35 km/s), zorlu bir sürüş sizi bekliyor demektir. Ayrıntılı rüzgar bilgileri için www.windguru.com adresi pek çok kıyı bölgesi hakkında detaylı bilgi veriyor. Yararlı olabilir.
Akşam yorgun ama mutlu şekilde İstanbul’a varıyorum. Tam 300 km yol yapmışım. Xmax 250 ise tam 10 lt benzin yakmış. Gayet iyi bir oran bence.
Bu rota bence İstanbul’dan motosikletle gidilebilecek en iyi günübirlik gezi rotalarından biri. Feribottan sonra trafik rahat sayılır, yollar hiç fena değil, rüzgâr haricinde ciddi bir olumsuzluk da yaşamadım. Benim için çok eğlenceli bir gün oldu. Umarım siz de okurken keyif almışsınızdır.
Bir sonraki gezide görüşmek üzere…
Belki biliyorsunuzdur, daha önceki birkaç gezimi iki ayrı konu başlığında “Emrello’nun İstanbul’dan Kaçış Rotaları” adı altında toplamıştım.
Geçen hafta sonu yaptığım Mudanya-Trilye-Gölyazı gezisinin notlarını ve fotoğraflarını yine benzer bir başlık altında toplayıp sizlerle paylaşmak istedim. Arada yararlı olabileceğini düşündüğüm yer ve yol bilgilerini de elimden geldiğince eklemeye çalıştım. Eski yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır; önceki gezilerim daha çok keşif ağırlıklı olmuştu. Bilinmeyen köy yolları ve pek tercih edilmeyen rotaları kullanmıştım. Bu sefer de yine ana yoldan sapma anlayışı var, ama hedefler biraz daha turistik.
Merak edenler için önceki rotalarımın linkleri aşağıda:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-1-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-2-a.html
Neyse, lafı çok uzatmayıp gezi notlarına geçelim:
MUDANYA-TRİLYE -GÖLYAZI GEZİSİ
Bu rota uzun zamandır isteyip de bir türlü gerçekleştiremediğim bir gezi planıydı. Kimi zaman hava durumu kimi zaman da işlerden bir türlü fırsat bulamamıştım. Ama artık zamanı gelmişti işte…
Bu geziye çıkmadan birkaç gün önce kendime bir kontrol listesi hazırladım ve gerekli tüm malzemeleri/işleri tek tek not aldım. Yola çıkmadan önceki gece listeyi tekrar gözden geçirip benzin, lastik havası gibi son işleri de hallettim.
Ertesi sabah 8:15 Pendik-Yalova feribotuna yetişmek üzere kalktığımda, itiraf edeyim, “sabahın bu saatinde deli misin, hem de Cumartesi günü” diye kendime kızmadım desem yalan olur. Ama yolda olmanın zevki bambaşka…
Rotam aşağıdaki şekilde olacaktı (görüldüğü gibi günübirlik bir gezi için hiç de fena bir mesafe sayılmaz):
Yeşil çizgi gidişi, mor ise dönüşü gösteriyor.
9:30 gibi feribot Yalova’ya yanaşıyor. Yol pek kalabalık değil. Sanırım artık tatile gidişler bitmiş. Gemlik’in hemen girişindeki Kurşunlu tabelasından sağa sapıyorum. Yolumun üzerindeki ilk yerleşim merkezi burası olacak.
Bizim Turan Emeksiz vapurunu otel yapmışlar, fena da görünmüyor.
Denizin hemen yanında ilerleyen karayolunda deniz manzarasının keyfini çıkarıyorum. Genelde zeytinliklerin arasından ilerliyorum. Hafif virajlı bir yol, yol kalitesi de fena sayılmaz. Yer yer mıcır var ama büyük bir problem yaratmıyor. Denizde çok sayıda amatör balıkçı teknesi var. Verimli bir deniz olmalı. Ama denize girmek açısından açıkçası çok da çekici görünmüyor. Marmara’nın genel sorunu olan yosunlar ve bulanıklık burada da göze çarpıyor. Koca denizi bitirmişiz!
Bu güzel yolun sonunda Mudanya’ya varıyorum. Biraz mola vermek iyi olacak.
Mudanya denizle iç içe şirin bir ilçe. Denizle iç içe derken edebiyat olsun diye demiyorum, gerçekten bütün sokakların sonunda denize varıyorsunuz. İlginç bir sokak planı var Mudanya’nın.
Mudanya, tarihimizde taşıdığı önemin yanı sıra evleriyle de meşhur bir yer. Bölgeye özgü ahşap mimariden bazı örnekleri aslına uygun biçimde korumayı ve restore etmeyi başarmışlar. Eski mahalleleri gezmekten hoşlanıyorsanız buranın sokaklarında boş boş dolaşmaktan sıkılmayacaksınız.
Mudanya demişken, bu ilçenin tarihimizdeki yerinden de bahsedelim biraz. Büyük Taarruz’un başarıyla tamamlanması üzerine işgalci devletlerle Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanarak Türkiye’nin kuruluşundaki en önemli adımlardan biri atılmış olur. Mudanya Ateşkes Antlaşması sonucunda Kurtuluş Savaşı resmen sona erer. Bu antlaşma ile Trakya Bölgesi de savaşsız teslim alınmış olur.
Mudanya’ya gelip de Mütareke Evi’ni görmemek tabii ki olmazdı. Mütareke Evi Mudanya’nın tam merkezindeki bir meydanda, deniz kıyısında yer alıyor. Müze niteliğindeki bu konağı ücretsiz gezebiliyorsunuz. İçeride orijinal eşyalar duruyor ve mankenler kullanılarak canlandırmalar yapılmış. Maalesef içeride resim çektirmiyorlar.
İsmet Paşa heykeli
Bir milletin kaderinde bu kadar büyük rol oynayan bir mekânın bu kadar mütevazı olması beni gerçekten şaşırttı. İmza salonu dedikleri oda, çoğumuzun oturma odasından küçüktür herhalde.
Mudanya’da çayın yanında bir şeyler atıştırdıktan sonra yine yollara düşüyorum. Bu sefer hedef Trilye. Deniz kıyısından giden yol daha kıvrımlı bir hal alıyor. Arada yokuşlar da var. Mıcırlı kısımlara da dikkat etmek gerekiyor.
Nispeten kısa olan bu etabı tamamlamaya yakın bir mevkide yokuşun tepesinden Trilye (ya da Zeytinbağı) görünüyor. Yokuş doğrudan Trilye’nin merkezinde son buluyor.
Burası aslında benim düşündüğümden küçük bir yerleşim. Niyeyse daha büyükçe bir yer olduğunu sanmıştım. Eski bir Rum köyüymüş Trilye. Bu şirin beldede yine eski yapıyı mümkün olduğunca korumaya çalışmışlar.
Sahilde balıkçı lokantaları ve bir köylü pazarı var.
Dikkatimi çeken başka bir şeyse bol miktarda kahvehane olması. Ana caddede herhalde beş altı tane kahvehane görmüşümdür. Zaten yola çıkmadan önce bunlardan birine oturup (Orta Kahve) kahve keyfi yapmayı da ihmal etmedim. Kahvenin sahibinin dediğine göre bu mekan Rumların zamanından beri kahvehaneymiş, o zamandan beri işlevi değişmemiş.
Kahvemi bitirip Xmax’la Gölyazı’ya doğru gaz açıyorum. Güneye dönük bu rota Hürriyet Köyü üzerinden Ulubat Gölü kıyılarına ulaşacak. Son derece sakin ve düzgün bir köy yolu. Yer yer orman içinden, çoğunlukla da tarlaların arasından gidiyorsunuz.
Bir süre sonra Ulubat Gölü kendisini gösteriyor. Fakat tuhaf bir şeyler var. Kulaklarımda fısıltı benzeri sesler duyuyorum. Çok tuhaf… Motoru bir noktada durduruyorum. Böyle bir şey ilk defa başıma geliyor. Motoru kapatıp etrafı dinliyorum. Rüzgârın bir oyunu olmalı…
Yola devam ediyorum. Bir süre sonra rüzgârın ne demek istediğini anlayacağım!
Yolun göle yakın bir mevkide bitip Balıkesir-Bursa yoluna bağlanıyor. Artık dönüş istikametindeyim. Çok yoğun bir trafik var. Tatil bitmiş galiba. Anayola çıkıyorum, “biraz rüzgârlı sanki” derken 60 km/s’ye ulaşır ulaşmaz öyle bir savruluyorum ki, emniyet şeridinde motoru güç bela kontrolde tutuyorum. Sol tarafımdan korkunç hızda rüzgâr yiyorum, üstelik “darbeli” bir rüzgâr! Zamanında yamaç paraşütüne merak sarmıştım; darbeli rüzgâr tehlikeli kabul edilirdi. Motosiklette de farklı değilmiş! Tam rüzgâra göre kendimi ayarladım derken aniden kesiliyor ve sonra daha kuvvetli bir darbe daha! Çareyi birkaç kilometre boyunca mobilet formatında emniyet şeridinde 40-50’yle gitmekte buluyorum… Çevredeki ağaçlar yıkılacak gibi eğiliyor.
Neyse ki yolum kısa. Bir süre sonra Gölyazı sapağından sağa sapıyorum. Biraz ilerleyince uzaktan Gölyazı görünüyor.
Burası bu gezide en çok merak ettiğim yerlerden biriydi. Gölyazı ya da eski adıyla Apollonia çok eski bir yerleşim. Aslında karaya köprüyle bağlanan bir ada. Tarımın yanı sıra balıkçılık da geçim kaynakları arasında.
Motoru girişte bir yerlere park edip Gölyazı’yı gezmeye başlıyorum. Bu arada aşağıdaki kareyi yakalıyorum (hayır o espriyi yapmayacağım):
Dar sokaklar, iç içe evler. Ortaçağın kale şehirlerini anımsatıyor bana, ki zamanında öyleymiş, ama surlardan geriye pek bir şey kalmamış. Sokakta bir teyze salça yapıyor, selamlaşıyoruz.
Bir sokakta aşağıdaki ilginç heykeli görüyorum. Hangi ekole ait olduğunu bilmiyorum ama böyle bir heykel görmedim hiç. Kim, niye yaptı belli değil ama çok sarsıcı bence… Çok hoşuma gitti; dalga geçmiyorum. Çok güzel.
Gölyazı, leylek dostu olarak bilinen bir yerleşim. Leylekler için yuva kuruyorlar ve koruyorlar.
Bir süre daha dolaştıktan sonra adaya girdiğim yere geliyorum. Artık acıktım ve yoruldum. Buranın göl balıkları çok taze, yemeden gitmeyin derim. Pehlivan Restoran’a giriyorum. Ustanın tavsiyesi üzerine turna balığı yiyorum. Çok lezzetli!
Merak edenler için fiyatlar aşağıda:
Sonra bir çay içip dönüş yoluna koyuluyorum. Rüzgâr yine çok sert. Hele otobana çıktıktan sonra tam kafadan geliyor, trafik de çok yoğun. Feribota ulaşana kadar gerçekten çok yorucu bir sürüş oluyor.
Bu tür gezilerde hava durumunu dikkatle takip etmekte fayda var. Rüzgar hızı 4 kuvvetin üzerindeyse (ya da 30-35 km/s), zorlu bir sürüş sizi bekliyor demektir. Ayrıntılı rüzgar bilgileri için www.windguru.com adresi pek çok kıyı bölgesi hakkında detaylı bilgi veriyor. Yararlı olabilir.
Akşam yorgun ama mutlu şekilde İstanbul’a varıyorum. Tam 300 km yol yapmışım. Xmax 250 ise tam 10 lt benzin yakmış. Gayet iyi bir oran bence.
Bu rota bence İstanbul’dan motosikletle gidilebilecek en iyi günübirlik gezi rotalarından biri. Feribottan sonra trafik rahat sayılır, yollar hiç fena değil, rüzgâr haricinde ciddi bir olumsuzluk da yaşamadım. Benim için çok eğlenceli bir gün oldu. Umarım siz de okurken keyif almışsınızdır.
Bir sonraki gezide görüşmek üzere…
Son düzenleme: