- Katılım
- 3 Eyl 2008
- Mesajlar
- 932
- Konu Yazar
- #1
Arkadaşlar merhaba,
Acemi bir motorcu olarak baharın başında ikinci motorum olan Yamaha Xmax'ımı aldım ve havalar ısınınca vurdum kendimi yollara...
Henüz fazla deneyimli bir gezgin sayılmam ve genelde sabah çıkıp akşam dönecek şekilde turluyorum. Aşağıdaki yazıları da benim gibi İstanbul'dan kaçmak isteyen ama fazla da vakti olmayan motorculara belki fikir verebilir diye yazdım.
Eksiklerim, kusurlarım varsa affola...
İşte benim kendi çapımda kaçış rotalarım...
1. GEZİ - ŞEKERPINAR VE 41-77 ÜZERİNDEN İZMİT
Bu yolu aslında birkaç yıl önce arabayla keşfetmiştim. Ben arabayla giderken önümden üç motosikletli gidiyordu. Çok imrenmiştim onlara o zaman. Sonunda bu yoldan kendi motorumla gitmek de varmış...
41-77 güzergahı, TEM'in kuzeyinden geçen bir devlet yolu. Genelde orman içinden ve tarlaların arasından geçilen, son derece güzel manzalar olan bir güzergah. Zamanınız ve malzemeniz varsa piknik yapmaya da uygun yerler var. Benim zamanım olmadığı için durmadan gitmem gerekti.
Anadolu yakasında oturduğum için bu İzmit'e bağlanan 41-77 güzergahına TEM'den gitmeyi uygun gördüm.
TEM'deki OPET'ten benzinimi fulleyip, Şekerpınar çıkışından çıktım. 41-77'ye ulaşmak için gişelerden sonra ilk sağa ve sonra yine sağa girdim. Pazar haricinde bir günde gidiyorsanız Boya Vernik Organize Sanayi içinden geçerek yolunuzu kısaltabilirsiniz.
Bir süre fabrikaların arasından giderek Balçık ve sonra Molla Fenari köylerinden yola devam ettim. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Pazar günleri dışında oldukça fazla kamyon trafiği var. Yolların kalitesi genelde güzel ama fabrika çıkışlarında asfalt kamyon trafiği yüzünden yer yer bozuk.
Buralarda ocak başı, piknik yeri gibi mekanlar var ama iyi midir kötü müdür bir fikrim yok.
Molla Fenari'yi geride bıraktıktan sonra muhteşem manzaların eşlik edeceği bir yol başlıyor.
Yol kalitesi son derece iyi ve trafik yok denecek kadar az. Ancak yol boyunca uzunca bir süre benzinci yok. Buna göre tedbirli çıkmakta fayda var. Yolda kalırsanız büyük ihtimalle telefon şebekesi bile çekmiyor olacaktır.
Aslında bu tür yollara grup olarak çıkmak sanırım daha mantıklı, ama galiba biraz kaşınıyorum ben... Neyse, işte diğer fotoğraflar:
Ormanlar ve tarlaların arasından giden bu yol yaklaşık 70 km sürüyor. Daha sonra kendinizi Kocaeli Üniversitesi kampüsünün girişinde buluveriyorsunuz. Biraz ilerledikten sonra İzmit'i yukarıdan görebilirsiniz, ama şehrin merkezine varmanız tahmin ettiğinizden biraz uzun sürüyor.
Bu güzergahda motor kullanmak gerçekten çok eğlenceliydi... Ama o gün tek bir hata yaptım, o da dönüş için TEM'i seçmek oldu. Akşam olmak üzereydi ve eve fazla gecikmek istemiyordum. TEM'den gitmenin iyi olacağını düşünmüştüm ama maalesef TEM'de orman yollarında karşılaşabileceğinizden çok daha fazla ayı var, bunu öğrendim. Neyse, sinirimizi bozmayalım...
2. GEZİ- ŞEKERPINAR, 41-77 VE YAĞCILAR-TEKE ÜZERİNDEN AĞVA
Köy yollarının tuhaf bir çekiciliği var. Galiba bu insanın içine bir kez işledi mi bir daha çıkmıyor... Yine bir hafta sonu ve malzemelerimi ayarlayıp Xmax'ıma atlıyorum. Ver elini köy yolları... Olabildiğince ıssız olsun lütfen! (Evet kaşınıyorum)
Yukarıdaki bölümde 41-77 güzergahına nasıl girileceğini anlatmıştım. Bu seferde aynı yolu takip edip Molla Fenari üzerinden sevgili 41-77'ye atıyorum kendimi.
Molla Fenari ve Denizli köylerini geçtikten bir süre sonra kavşaktan sola dönüyorum. (Bu kavşağı kaçırırsanız İzmit'e kadar gidersiniz!)
Yol konusunda hiçbir fikrim yok, "olmadı dönerim gerisin geriye" diyorum kendi kendime. Ama birkaç kilometre gidince fikrim değişiyor. Yol kalitesi hiç beklemediğim kadar iyi. Bazı yerler yamalı ama genelde gayet temiz asfalt!
Yol boyunca böyle güzel manzaralar eşlik ediyor:
Yol genelde sizi hiç üzmüyor ama dikkatli olmak gereken bazı konular var: Anladığım kadarıyla bu çevrede daha çok ormancılık yapılan köyler var ve ağaç kesiminden dönen traktörler risk yaratabilir. Bu traktörlerin tekerleklerinden asfalta büyük çamur öbekleri dökülüyor ve emin olun bunların üzerinden geçmek istemezsiniz (bazıları kavun büyüklüğünde)!
Yol boyunca çok şirin köylerden geçiyorum. Herhalde pek fazla ziyaretçisi olan yerler değil buralar. Köydekilere bayağı ilginç gelmiş olmalıyım. "Deli falan herhalde" demişlerdir içlerinden... "Tek başına buralarda..."
Bu arada şunu söylemeden geçmeyeyim: Köylerin hemen hepsinin içinde hız tümsekleri var. Bazı köylerde beyaza boyamışlar, bazılarında ise boyalı değil. Dikkat etmek lazım...
Bu güzel köy yolu Teke köyünde sona eriyor. Yol ikiye ayrılıyor. Sağ taraf Ağva'ya, sol ise Şile'ye gidiyor. Burada çay kahve içilebilecek bir yer de var. Hatta dönüş yolunda birkaç motorcu arkadaşla selamlaştık, okuyorlarsa buradan da selam ederim!
Neyse, ben Ağva yoluna devam ediyorum ve yemek (ve kazık) yedikten sonra aşağıdaki faaliyette bulunuyorum.
3. GEZİ - YALOVA/TERMAL - SUDÜŞEN ŞELALESİ - İZNİK - YALAKDERE ÜZERİNDEN KARAMÜRSEL VE YALOVA
Bu sefer daha uzaklara gitmeye kararlıyım. Sabah 9:30 feribotunu yakalayıp Pendik'ten Yalova'ya geçiyorum.
Bu arada küçük bir motosiklet meraklısı yerime göz dikiyor:
Kafamda belli bir planım yok. Önceki günden Yalova Valiliğinin sitesinde edindiğim bilgiler var ama aslında kafam çok karışık: Yalova'da gidilecek o kadar yer var ki... Önceliği hangisine versem bilemiyorum.
En güzeli hep görmek istediğim Termal'le işe başlamak diyorum...
Termal Yalova'ya oldukça yakın bir merkez. Burası doğasıyla olduğu kadar kaplıcalarıyla da tanınıyor. Ama yerleşim merkezinde ilgi çekici bir şey yok.
Yalova Valiliği web sitesinde de tanıttığı "Yeşil Mavi Yol" diye bir gezi güzergahı belirlemiş. Bu güzergah üzerinde Yalova'nın pek çok doğal güzelliğini görebiliyorsunuz. Sitedeki haritayı tıklatınca o yer hakkında bilgiler veriliyor. Gerçekten çok hoş. Üstelik yol üzerinde sık sık "Yeşil Mavi Yol" tabelaları görüyorsunuz. Bu tabelalar da size yol gösteriyor. Ama bir yolun "Yeşil Mavi Yol" olması o yolun asfaltlı ve bakımlı olduğu anlamına gelmiyor. Onu da belirteyim.
(Ön cama sıkıştırılmış "çakma GPS'e" dikkatinizi çekerim!)
Termal'de manzara çok güzel ama Yalova'ya fazla yakın olduğundan beni hiç kesmedi. Nereye gitsem derken bir tabela görüyorum: "Sudüşen Şelalesi". "Çok uzak olamaz herhalde" deyip dalıyorum yola. Yokuş, viraj, yokuş, viraj ama manzara buna değiyor...
Bir süre sonra fark ediyorum ki yolda bir tek ben varım ve medeniyetten "bayağı bir" uzaklaşmış durumdayım (aslında o kadar da uzaklaşmamışım, ama oradayken öyle hisstemiyorsunuz). Tek Allah'ın kulu yok, tek bir bina yok. Dar bir asfalt, uçurum, orman, muhteşem bir manzara. Hepsi iyi güzel de bir süre sonra "yusuf faktörü" kendisini hissettirmeye başlıyor... Kilometre sayacına bakıyorum, "bir kilometre daha giderim kardeşim" diyorum, "şelale karşıma çıktı, çıktı; çıkmadı aynen geriye".
Şelale tabelası bunu dedikten tam bir kilometre sonrasında karşımda beliriveriyor. Ama toprak ve dengesiz bir yoldan bir 100 m aşağıya inmeniz gerekiyor, ki benim Xmax buna hiç uygun değil. Aynen bırakıyorum yukarıda... Şelalenin yanına yürüyerek iniyorum. Sonunda hayat belirtisi... Burayı işleten kadın hemen 1 TL giriş ücretini kesiyor.
Burada isteyen kendi mangalını getiriyormuş, getirmeyenlere mangal hizmeti de veriliyormuş. Yiyecek, et falan var. Ama içki yasak. Adamlar kapı gibi tabela asmışlar!
Fazla vakit harcamak istemiyorum, şelalenin ve çevrenin birkaç fotoğrafını çekip aynen geriye Termal'e dönüyorum.
Termalden aşağı inerken gölün kıyısında kısa bir mola verdim. İstanbul'dan sonra cennet buralar...
Saat daha erken ve buradan hep görmek istediğim İznik'e gitmeye karar veriyorum. Orhangazi ve oradan İznik yolu. İşte bu yolu herkese tavsiye ediyorum. Göl kenarından ve zeytinliklerin arasından giden dümdüz, harika bir yol. Burada mümkün olduğunca 80-90 ile gidip keyfini çıkarıyorum.
Ama vizörüme bakılırsa bu geziden haşarat kısmı benim kadar memnun değil. Siz siz olun yanınıza mutlaka ıslak mendil alın. Aşağıdaki gibi durumlarda çok işe yarıyor:
Bu arada unutmadan: Orhangazi - İznik yolu boyunca hayatımda gördüğüm traktör toplamından daha fazla traktör görmüş olabilirim! Anormal bir traktör trafiği var. Ama yol oldukça geniş ve bir sorun yaratmıyorlar. Yine de tarlalardan çıkan traktörlere karşı çok dikkatli olmak lazım.
13:30 gibi İznik'e varıyorum. Yollar motosiklet kaynıyor. Anladığım kadarıyla motosiklet İznik'te bir yaşam tarzı olmuş. Hem tuhafıma gidiyor, hem de seviniyorum. 10 yaşında olduğunu düşündüğüm çocuklar bile motor kullanıyor. Ama kimsede (evet hiç kimsede) koruma olmaması üzücü. Kask+ceket+dizlik+bellik+eldiven+reflektif yeleğimle burada uzaylı gibi göründüğüme eminim.
Sahil yolundan ilerliyorum. Bir süre sonra sahilde büfelerden birinin yanına çekilmiş sarı bir Xmax görüyorum. Gayri ihtiyari o tarafa bakıyorum. Beni gören büfedeki arkadaş bana el ederek "gel gel" diyor.
Sanırım motorcu dayanışması böyle bir şey... Daha önce hiç tanışmamış olduğumuz halde kırk yıllık ahbap gibi muhabbete dalıyoruz. Sevgili Koray'a gösterdiği misafirperverlik için çok teşekkür ederim.
Koray'ın büfede işi başından aşkın olduğundan montumu ve kaskı Koray'ın oraya bırakıp biraz şehri gezmeye dalıyorum.
Ayasofya Müzesi
Kale
İznik çok özel bir yer. Tarihi mekanları, çinileri, mimarisi, havasıyla bunu size hissettiriyor. Bazı yerlerin böyle bir karakteri vardır. Tarihten, kültürden gelen bir derinliğe sahiptir. Bu gibi yerler turistik olmanın ötesinde bir özgünlük barındır kendi içinde. Örnek olarak Ayvalık, Safranbolu böyledir bence. İznik de böyle. Bu tür yerlerin bir özelliği de, ki benim için en önemli şeylerden biridir, mutfaklarının zengin ve yemeklerinin muhteşem olmasıdır. İznik de beni hayal kırıklığına uğratmıyor: İmren Köftecisi'nde harika bir köfte ziyafeti çekiyorum.
Koray'ın büfeye geri dönüyorum. İki motorcu arkadaş daha gelmiş, onlarla da tanışıp muhabbeti koyulaştırıyoruz. Muhabbet güzel ama yavaştan yola çıkmam gerekiyor artık. Vedalaşıp yola çıkıyorum. Burayı okuyorlarsa, Koray'a, İsmail'e ve Hüsnü Hocam'a selamlar...
Dönüşte farklı bir rota izlemeye karar veriyorum. Yalova'ya Orhangazi üzerinden gitmektense Yalakdere güzergahını (D595) kullanacağım.
Bu yol hakkında bilgin var mı derseniz, tabii ki yok (yine kaşınıyorum)! Orhangazi yönüne 20 km kadar gittikten sonra Boyalıca'dan sağa sapıyorsunuz. Karamürsel tabelalarını takip etmeniz gerekiyor.
Bu yol o kadar güzel manzaralarla dolu ki kafamda kaskım olduğuna bir kez daha şükrediyorum: İçeride nasıl sırıttığımı kimse görmüyor.
Bolca tatlı viraj, bolca tatlı yokuş, harika manzaralar, güzel köyler. Başka ne isterim!
Karamürsel yolundan Boyalıca'ya bakış.
Fakat bir süre sonra işler değişiyor ve Karamürsel'e yaklaştıkça yokuşlar dikleşiyor ve virajlar iyice keskinleşiyor. Tam da en dikkatli olmam gereken zamanlarda oldukça yorulmuş durumdayım. Üstelik de feribotu yakalamak için zaman kaybetmemem gerekiyor.
Bir süre sonra yokuşlar sona eriyor ve zirveye varıyorum. Manzara çok güzel: İzmit Körfezi, Karamürsel, Yalova...
İnişe başlıyorum ama yol bitmek bilmiyor. En sonunda bir virajda ön freni kilitler gibi oluyorum. Motor biraz kafa sallıyor ama sonunda hakim oluyorum. İniş ve viraj tehlikeli bir kombinasyon.
Bu arada hiç hesaba katmadığım bir tehlike yüzünden ciddi riske giriyorum: Önümdeki yol yedi sekiz inek-boğa tarafından kapatılmış durumda. Aralarından ancak bir motorun geçebileceği kadar yer var. Hayvanlar bana bakıp böğürmeye başlıyorlar. Ben bir şehir çocuğu olarak bu konuda ne yapılacağı konusunda, özellikle de motor üzerindeyken ne yapılacağı konusunda hiçbir fikre sahip değilim. Biraz yaklaştıktan sonra aradan bir an önce sıyrılayım diye gazı veriyorum, motorun homurtusuyla hayvanlar paniğe kapılıp sağa sola koşuşmaya başlıyor! Bir an gazete başlıkları gözümün önüne geliyor: "Motosikletçi boynuz kurbanı oldu!". Bir şekilde aralarından kurtulup yola devam ediyorum ama ben mi daha çok korktum, hayvanlar mı orası tartışılır!
Kalkışa beş dakika kala feribota yetişiyorum. Bu arada BMW R1200 GS'iyle endurocu bir arkadaşla tanışıyoruz. Muhabbet ede ede Pendik'e varıyoruz...
Şimdilik benden bu kadar. Başka rotalara kaçtıkça gezip, gördüklerimi yine paylaşmaya çalışacağım...
Acemi bir motorcu olarak baharın başında ikinci motorum olan Yamaha Xmax'ımı aldım ve havalar ısınınca vurdum kendimi yollara...
Henüz fazla deneyimli bir gezgin sayılmam ve genelde sabah çıkıp akşam dönecek şekilde turluyorum. Aşağıdaki yazıları da benim gibi İstanbul'dan kaçmak isteyen ama fazla da vakti olmayan motorculara belki fikir verebilir diye yazdım.
Eksiklerim, kusurlarım varsa affola...
İşte benim kendi çapımda kaçış rotalarım...
1. GEZİ - ŞEKERPINAR VE 41-77 ÜZERİNDEN İZMİT
Bu yolu aslında birkaç yıl önce arabayla keşfetmiştim. Ben arabayla giderken önümden üç motosikletli gidiyordu. Çok imrenmiştim onlara o zaman. Sonunda bu yoldan kendi motorumla gitmek de varmış...
41-77 güzergahı, TEM'in kuzeyinden geçen bir devlet yolu. Genelde orman içinden ve tarlaların arasından geçilen, son derece güzel manzalar olan bir güzergah. Zamanınız ve malzemeniz varsa piknik yapmaya da uygun yerler var. Benim zamanım olmadığı için durmadan gitmem gerekti.
Anadolu yakasında oturduğum için bu İzmit'e bağlanan 41-77 güzergahına TEM'den gitmeyi uygun gördüm.
TEM'deki OPET'ten benzinimi fulleyip, Şekerpınar çıkışından çıktım. 41-77'ye ulaşmak için gişelerden sonra ilk sağa ve sonra yine sağa girdim. Pazar haricinde bir günde gidiyorsanız Boya Vernik Organize Sanayi içinden geçerek yolunuzu kısaltabilirsiniz.
Bir süre fabrikaların arasından giderek Balçık ve sonra Molla Fenari köylerinden yola devam ettim. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Pazar günleri dışında oldukça fazla kamyon trafiği var. Yolların kalitesi genelde güzel ama fabrika çıkışlarında asfalt kamyon trafiği yüzünden yer yer bozuk.
Buralarda ocak başı, piknik yeri gibi mekanlar var ama iyi midir kötü müdür bir fikrim yok.
Molla Fenari'yi geride bıraktıktan sonra muhteşem manzaların eşlik edeceği bir yol başlıyor.
Yol kalitesi son derece iyi ve trafik yok denecek kadar az. Ancak yol boyunca uzunca bir süre benzinci yok. Buna göre tedbirli çıkmakta fayda var. Yolda kalırsanız büyük ihtimalle telefon şebekesi bile çekmiyor olacaktır.
Aslında bu tür yollara grup olarak çıkmak sanırım daha mantıklı, ama galiba biraz kaşınıyorum ben... Neyse, işte diğer fotoğraflar:
Ormanlar ve tarlaların arasından giden bu yol yaklaşık 70 km sürüyor. Daha sonra kendinizi Kocaeli Üniversitesi kampüsünün girişinde buluveriyorsunuz. Biraz ilerledikten sonra İzmit'i yukarıdan görebilirsiniz, ama şehrin merkezine varmanız tahmin ettiğinizden biraz uzun sürüyor.
Bu güzergahda motor kullanmak gerçekten çok eğlenceliydi... Ama o gün tek bir hata yaptım, o da dönüş için TEM'i seçmek oldu. Akşam olmak üzereydi ve eve fazla gecikmek istemiyordum. TEM'den gitmenin iyi olacağını düşünmüştüm ama maalesef TEM'de orman yollarında karşılaşabileceğinizden çok daha fazla ayı var, bunu öğrendim. Neyse, sinirimizi bozmayalım...
2. GEZİ- ŞEKERPINAR, 41-77 VE YAĞCILAR-TEKE ÜZERİNDEN AĞVA
Köy yollarının tuhaf bir çekiciliği var. Galiba bu insanın içine bir kez işledi mi bir daha çıkmıyor... Yine bir hafta sonu ve malzemelerimi ayarlayıp Xmax'ıma atlıyorum. Ver elini köy yolları... Olabildiğince ıssız olsun lütfen! (Evet kaşınıyorum)
Yukarıdaki bölümde 41-77 güzergahına nasıl girileceğini anlatmıştım. Bu seferde aynı yolu takip edip Molla Fenari üzerinden sevgili 41-77'ye atıyorum kendimi.
Molla Fenari ve Denizli köylerini geçtikten bir süre sonra kavşaktan sola dönüyorum. (Bu kavşağı kaçırırsanız İzmit'e kadar gidersiniz!)
Yol konusunda hiçbir fikrim yok, "olmadı dönerim gerisin geriye" diyorum kendi kendime. Ama birkaç kilometre gidince fikrim değişiyor. Yol kalitesi hiç beklemediğim kadar iyi. Bazı yerler yamalı ama genelde gayet temiz asfalt!
Yol boyunca böyle güzel manzaralar eşlik ediyor:
Yol genelde sizi hiç üzmüyor ama dikkatli olmak gereken bazı konular var: Anladığım kadarıyla bu çevrede daha çok ormancılık yapılan köyler var ve ağaç kesiminden dönen traktörler risk yaratabilir. Bu traktörlerin tekerleklerinden asfalta büyük çamur öbekleri dökülüyor ve emin olun bunların üzerinden geçmek istemezsiniz (bazıları kavun büyüklüğünde)!
Yol boyunca çok şirin köylerden geçiyorum. Herhalde pek fazla ziyaretçisi olan yerler değil buralar. Köydekilere bayağı ilginç gelmiş olmalıyım. "Deli falan herhalde" demişlerdir içlerinden... "Tek başına buralarda..."
Bu arada şunu söylemeden geçmeyeyim: Köylerin hemen hepsinin içinde hız tümsekleri var. Bazı köylerde beyaza boyamışlar, bazılarında ise boyalı değil. Dikkat etmek lazım...
Bu güzel köy yolu Teke köyünde sona eriyor. Yol ikiye ayrılıyor. Sağ taraf Ağva'ya, sol ise Şile'ye gidiyor. Burada çay kahve içilebilecek bir yer de var. Hatta dönüş yolunda birkaç motorcu arkadaşla selamlaştık, okuyorlarsa buradan da selam ederim!
Neyse, ben Ağva yoluna devam ediyorum ve yemek (ve kazık) yedikten sonra aşağıdaki faaliyette bulunuyorum.
3. GEZİ - YALOVA/TERMAL - SUDÜŞEN ŞELALESİ - İZNİK - YALAKDERE ÜZERİNDEN KARAMÜRSEL VE YALOVA
Bu sefer daha uzaklara gitmeye kararlıyım. Sabah 9:30 feribotunu yakalayıp Pendik'ten Yalova'ya geçiyorum.
Bu arada küçük bir motosiklet meraklısı yerime göz dikiyor:
Kafamda belli bir planım yok. Önceki günden Yalova Valiliğinin sitesinde edindiğim bilgiler var ama aslında kafam çok karışık: Yalova'da gidilecek o kadar yer var ki... Önceliği hangisine versem bilemiyorum.
En güzeli hep görmek istediğim Termal'le işe başlamak diyorum...
Termal Yalova'ya oldukça yakın bir merkez. Burası doğasıyla olduğu kadar kaplıcalarıyla da tanınıyor. Ama yerleşim merkezinde ilgi çekici bir şey yok.
Yalova Valiliği web sitesinde de tanıttığı "Yeşil Mavi Yol" diye bir gezi güzergahı belirlemiş. Bu güzergah üzerinde Yalova'nın pek çok doğal güzelliğini görebiliyorsunuz. Sitedeki haritayı tıklatınca o yer hakkında bilgiler veriliyor. Gerçekten çok hoş. Üstelik yol üzerinde sık sık "Yeşil Mavi Yol" tabelaları görüyorsunuz. Bu tabelalar da size yol gösteriyor. Ama bir yolun "Yeşil Mavi Yol" olması o yolun asfaltlı ve bakımlı olduğu anlamına gelmiyor. Onu da belirteyim.
(Ön cama sıkıştırılmış "çakma GPS'e" dikkatinizi çekerim!)
Termal'de manzara çok güzel ama Yalova'ya fazla yakın olduğundan beni hiç kesmedi. Nereye gitsem derken bir tabela görüyorum: "Sudüşen Şelalesi". "Çok uzak olamaz herhalde" deyip dalıyorum yola. Yokuş, viraj, yokuş, viraj ama manzara buna değiyor...
Bir süre sonra fark ediyorum ki yolda bir tek ben varım ve medeniyetten "bayağı bir" uzaklaşmış durumdayım (aslında o kadar da uzaklaşmamışım, ama oradayken öyle hisstemiyorsunuz). Tek Allah'ın kulu yok, tek bir bina yok. Dar bir asfalt, uçurum, orman, muhteşem bir manzara. Hepsi iyi güzel de bir süre sonra "yusuf faktörü" kendisini hissettirmeye başlıyor... Kilometre sayacına bakıyorum, "bir kilometre daha giderim kardeşim" diyorum, "şelale karşıma çıktı, çıktı; çıkmadı aynen geriye".
Şelale tabelası bunu dedikten tam bir kilometre sonrasında karşımda beliriveriyor. Ama toprak ve dengesiz bir yoldan bir 100 m aşağıya inmeniz gerekiyor, ki benim Xmax buna hiç uygun değil. Aynen bırakıyorum yukarıda... Şelalenin yanına yürüyerek iniyorum. Sonunda hayat belirtisi... Burayı işleten kadın hemen 1 TL giriş ücretini kesiyor.
Burada isteyen kendi mangalını getiriyormuş, getirmeyenlere mangal hizmeti de veriliyormuş. Yiyecek, et falan var. Ama içki yasak. Adamlar kapı gibi tabela asmışlar!
Fazla vakit harcamak istemiyorum, şelalenin ve çevrenin birkaç fotoğrafını çekip aynen geriye Termal'e dönüyorum.
Termalden aşağı inerken gölün kıyısında kısa bir mola verdim. İstanbul'dan sonra cennet buralar...
Saat daha erken ve buradan hep görmek istediğim İznik'e gitmeye karar veriyorum. Orhangazi ve oradan İznik yolu. İşte bu yolu herkese tavsiye ediyorum. Göl kenarından ve zeytinliklerin arasından giden dümdüz, harika bir yol. Burada mümkün olduğunca 80-90 ile gidip keyfini çıkarıyorum.
Ama vizörüme bakılırsa bu geziden haşarat kısmı benim kadar memnun değil. Siz siz olun yanınıza mutlaka ıslak mendil alın. Aşağıdaki gibi durumlarda çok işe yarıyor:
Bu arada unutmadan: Orhangazi - İznik yolu boyunca hayatımda gördüğüm traktör toplamından daha fazla traktör görmüş olabilirim! Anormal bir traktör trafiği var. Ama yol oldukça geniş ve bir sorun yaratmıyorlar. Yine de tarlalardan çıkan traktörlere karşı çok dikkatli olmak lazım.
13:30 gibi İznik'e varıyorum. Yollar motosiklet kaynıyor. Anladığım kadarıyla motosiklet İznik'te bir yaşam tarzı olmuş. Hem tuhafıma gidiyor, hem de seviniyorum. 10 yaşında olduğunu düşündüğüm çocuklar bile motor kullanıyor. Ama kimsede (evet hiç kimsede) koruma olmaması üzücü. Kask+ceket+dizlik+bellik+eldiven+reflektif yeleğimle burada uzaylı gibi göründüğüme eminim.
Sahil yolundan ilerliyorum. Bir süre sonra sahilde büfelerden birinin yanına çekilmiş sarı bir Xmax görüyorum. Gayri ihtiyari o tarafa bakıyorum. Beni gören büfedeki arkadaş bana el ederek "gel gel" diyor.
Sanırım motorcu dayanışması böyle bir şey... Daha önce hiç tanışmamış olduğumuz halde kırk yıllık ahbap gibi muhabbete dalıyoruz. Sevgili Koray'a gösterdiği misafirperverlik için çok teşekkür ederim.
Koray'ın büfede işi başından aşkın olduğundan montumu ve kaskı Koray'ın oraya bırakıp biraz şehri gezmeye dalıyorum.
Ayasofya Müzesi
Kale
İznik çok özel bir yer. Tarihi mekanları, çinileri, mimarisi, havasıyla bunu size hissettiriyor. Bazı yerlerin böyle bir karakteri vardır. Tarihten, kültürden gelen bir derinliğe sahiptir. Bu gibi yerler turistik olmanın ötesinde bir özgünlük barındır kendi içinde. Örnek olarak Ayvalık, Safranbolu böyledir bence. İznik de böyle. Bu tür yerlerin bir özelliği de, ki benim için en önemli şeylerden biridir, mutfaklarının zengin ve yemeklerinin muhteşem olmasıdır. İznik de beni hayal kırıklığına uğratmıyor: İmren Köftecisi'nde harika bir köfte ziyafeti çekiyorum.
Koray'ın büfeye geri dönüyorum. İki motorcu arkadaş daha gelmiş, onlarla da tanışıp muhabbeti koyulaştırıyoruz. Muhabbet güzel ama yavaştan yola çıkmam gerekiyor artık. Vedalaşıp yola çıkıyorum. Burayı okuyorlarsa, Koray'a, İsmail'e ve Hüsnü Hocam'a selamlar...
Dönüşte farklı bir rota izlemeye karar veriyorum. Yalova'ya Orhangazi üzerinden gitmektense Yalakdere güzergahını (D595) kullanacağım.
Bu yol hakkında bilgin var mı derseniz, tabii ki yok (yine kaşınıyorum)! Orhangazi yönüne 20 km kadar gittikten sonra Boyalıca'dan sağa sapıyorsunuz. Karamürsel tabelalarını takip etmeniz gerekiyor.
Bu yol o kadar güzel manzaralarla dolu ki kafamda kaskım olduğuna bir kez daha şükrediyorum: İçeride nasıl sırıttığımı kimse görmüyor.
Bolca tatlı viraj, bolca tatlı yokuş, harika manzaralar, güzel köyler. Başka ne isterim!
Karamürsel yolundan Boyalıca'ya bakış.
Fakat bir süre sonra işler değişiyor ve Karamürsel'e yaklaştıkça yokuşlar dikleşiyor ve virajlar iyice keskinleşiyor. Tam da en dikkatli olmam gereken zamanlarda oldukça yorulmuş durumdayım. Üstelik de feribotu yakalamak için zaman kaybetmemem gerekiyor.
Bir süre sonra yokuşlar sona eriyor ve zirveye varıyorum. Manzara çok güzel: İzmit Körfezi, Karamürsel, Yalova...
İnişe başlıyorum ama yol bitmek bilmiyor. En sonunda bir virajda ön freni kilitler gibi oluyorum. Motor biraz kafa sallıyor ama sonunda hakim oluyorum. İniş ve viraj tehlikeli bir kombinasyon.
Bu arada hiç hesaba katmadığım bir tehlike yüzünden ciddi riske giriyorum: Önümdeki yol yedi sekiz inek-boğa tarafından kapatılmış durumda. Aralarından ancak bir motorun geçebileceği kadar yer var. Hayvanlar bana bakıp böğürmeye başlıyorlar. Ben bir şehir çocuğu olarak bu konuda ne yapılacağı konusunda, özellikle de motor üzerindeyken ne yapılacağı konusunda hiçbir fikre sahip değilim. Biraz yaklaştıktan sonra aradan bir an önce sıyrılayım diye gazı veriyorum, motorun homurtusuyla hayvanlar paniğe kapılıp sağa sola koşuşmaya başlıyor! Bir an gazete başlıkları gözümün önüne geliyor: "Motosikletçi boynuz kurbanı oldu!". Bir şekilde aralarından kurtulup yola devam ediyorum ama ben mi daha çok korktum, hayvanlar mı orası tartışılır!
Kalkışa beş dakika kala feribota yetişiyorum. Bu arada BMW R1200 GS'iyle endurocu bir arkadaşla tanışıyoruz. Muhabbet ede ede Pendik'e varıyoruz...
Şimdilik benden bu kadar. Başka rotalara kaçtıkça gezip, gördüklerimi yine paylaşmaya çalışacağım...