Efkar bastı.

Katılım
29 Mar 2006
Mesajlar
3,903
Ah tuti-i mucize guyem ne desem laf degil
Beli yarim beli dost
Beli mirim beli dost
Beli ömrüm beli dost
Ah cerh ile söylesemem ayinesi saf degil
Ah ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
------------------------------------
Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
-------------------------------------

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
-----------------------------------------
Endülüs'te Raks


Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def' kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

-------------------------



Yahya Kemal Beyatlı
 
Katılım
3 Şub 2006
Mesajlar
1,961
Motosikleti
Mondial Virago 50i
Hocam aç bir küçük bu dizelerin yanına, efkarı birlikte dağıtın.
 
Katılım
29 Mar 2006
Mesajlar
3,903
Açtım açtım.
----------------
Bu akşam içinse,aslan sütü,beyaz peynir,kavun(u dolaba atmadım içi soğuyunca tadı kaçıyor,doğradıktan sonra üzerine buz tanecikleri koyunca aroması ve tadı azalmıyor tecrübe ile sabittir)salatalık turşusu ve kese yoğurdu ile hazırlanmış bol sarımsaklı cacık.Hepinize afiyet olsun
 
Katılım
3 Şub 2006
Mesajlar
1,961
Motosikleti
Mondial Virago 50i
Offf offfff bizde işin uzmanına hatırlatma yapıyoruz. Pardon üstad, yarasın. :)
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
marefb beni yaz :)
 
Katılım
1 Ağu 2005
Mesajlar
21,819
Bin cefalar etsen almam üstüme oy
Gayet şirin geldi dillerin dostum oy
Varıp yadellere meyil verirsen oy
Gış ola bağlana yolların dostum dostum

İlahi onmaya yardan ayıran oy
Bahçede bülbüller ötüyor uyar oy
Kula gölge ise allaha ayan oy
Senden ayrılalı gülmedim dostum dostum

Pir Sultan Abdalım gülüm dermişler oy
Bu şirin canıma nasıl kıymışlar oy
İster isem dünya malın vermişler oy
Sensiz dünya malı neylerim dostum dostum
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
mete_han' Alıntı:
Bin cefalar etsen almam üstüme oy
Gayet şirin geldi dillerin dostum oy
Varıp yadellere meyil verirsen oy
Gış ola bağlana yolların dostum dostum

İlahi onmaya yardan ayıran oy
Bahçede bülbüller ötüyor uyar oy
Kula gölge ise allaha ayan oy
Senden ayrılalı gülmedim dostum dostum

Pir Sultan Abdalım gülüm dermişler oy
Bu şirin canıma nasıl kıymışlar oy
İster isem dünya malın vermişler oy
Sensiz dünya malı neylerim dostum dostum

www.benbunudahaöncegörmüştüm.com :queen:
 
Katılım
1 Ağu 2005
Mesajlar
21,819
acaba nedir nedir...


şiir deyince akla...tamam şimdi buldum...

hemen onun adı gelir...:p
 
Katılım
29 Mar 2006
Mesajlar
3,903
Ahan da şiir sizlere:

Şeyh Bedrettin Destanı / Nazım Hikmet

1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.


2

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


3

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...

*

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.


4

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Bedreddinin elini öpüp
atlarına binerek biri Aydın biri Manisa taraflarına gittikten
sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım
ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburun'da.
Bedreddinin kelamını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; "cümle derdinden kurtulup
piri pak olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi toprağın eti,
ağalar top yekun kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti."

Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
"Varalım,
dedik.
Görelim
dedik.
"Yapışıp
sabanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik."
Düştük dağlara dağlara
aştık dağları dağları...

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynayan balıkları gör :
ıslak derileri pul pul, ışıl şışldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..



5

Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin timar ve zeametli
topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi
ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi
yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah
bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu
vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.

İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir
gemiciymiş. O da börklüce müritlerinden.

Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu, şimdi düşünüyorum da, onu,
yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyleyen
Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu, bu Aydınlıymuş.

İlk sözü söyleyen Aydınlı oldu:

- Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman
iseniz boynunuz kıldan incedir.

- Dostuz, dedik.

Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani
toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler
Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.

Yine o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyine benzeyeni dedi ki:

- Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş
soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır
ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları sırma cepken giyen
haramilerin kanıyla suladık da ondandır.

Müjde büyüktü. Rehberim:

- Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.

Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine
bastığımız kar deş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullarının
karanlığına daldık.

Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava
ıslak ve kederliydi.

Bedreddin:

- Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.

Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık onlarla
aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini
duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor. Bedreddinin atı benim al atımla
Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz. Ona bir
kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin
babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça
Bedreddine sokuluyorduk.

6

Bir gece bir denizde yalniz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnizdi yildizlarla.
Yildizlar sayisizdi.
Yildizlar sonuktu.
Su karanlikti
ve goz alabildigine dumduzdu.

Sari Anastasla Adali Bekir
hamladaydilar.
Koc Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmaklari sakalina gomulu
dinliyordu kureklerin sipirtisini.

Ben:
- Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklayan yelkenlerin tepesinde
yildizlardan baska bir sey goremiyoruz.
Fisiltilar dolasmiyor havalarda.
Ve denizin icinden
gurultuler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlik su,
sade onun uykusu.
Ak sakali boyundan buyuk kucuk ihtiyar
guldu,
dedi:
- Sen bakma havanin durgunluguna
Derya dedigin uyur uyur uyanir.

Bir gece bir denizde yanliz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir yelkenli gecip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Agac denizine...



7

Bu orman ki deliormandir gelip durmusuz
demen Agacdenizinde cadir kurmusuz.
"Malum nicin geldik,
malum derdi derunumuz" diye
her daldan her koye bir sahin ucurmusuz.

Her sahin pesine yuz aslan takip gelmis.
Koylu, bey ekinini, cirak carsiyi yakip
reaya zinciri birakip gelmis.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Agac denizine akip gelmis...

Bir kizilca kiyamet!
Karismis birbirine
at, insan, mizrak, demir, yaprak, deri,
gurgenlerin dallari, meselerin kokleri.
Ne boyle bir alem gormuslugu vardir,
ne boyle bir ugultu duymuslugu var
Deliormak deli olali beri...


8

Anastasi Deliormanda Bedreddinin ordugahina birakip ben ve rehberim
geliboluya indik. Bizden once buradan denizi yuzerek gecen olmus. Galiba
bir dildade yuzunden. Biz de denizi yuzerek karsi kiyiya vardik. Lakin
bizi bir balik gibi cevik yapan sey bir kadin yuzunu ay isiginda seyretmek
ihtirasi degil, Izmir yoluyla Karaburuna, bu sefer seyhinden Mustafaya
haber ulastirmak isiydi.

Izmire yakin bir kervansaraya vardigimizda, padisahin on iki yasindaki
oglunun elinden tutan Bayezit Pasanin Anadolu askerlerini topladigini
duyduk.

Izmirde cok oyalanmadik. Sehirden cikip Aydin yolunu tutmustuk ki bir bag
icinde bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya serinlesin diye karpuz
salmis dinlenen ve sohbet eden dort celebiye rastladik. Her birinin ustunde
baska cesit libas vardi. Ucu kavukluydu, birisi fesli. Selam verdiler.
Selam aldik. Kavuklulardan birisi Nesri imis. Dedi ki:

- Halki ibahet mezhebine davet eden Borklucenin uzerine Sultan Mehemmed
Bayezit Pasayi gonderir.

Kavuklulardan ikincisi Sekerullah bin Sehabeddin imis. Dedi ki:

- Bu sofinin basina pek cok kimseler toplandi. Ve bunlarin dahi ser'i
Muhammediye muhalif nice isleri asikar oldu.

Kavuklulardan ucuncusu Asikpasazade imis. Dedi ki:

- Sual: Ahir Borkluce paralanirsa imanla mi gidecek imansiz mi?
- Cevap : Allah bilir anincunkim biz anin mevti halini bilmezuz..

Fesli olan celebi Ilahiyat Fakultesi Tarih-i Kelam muderrisiydi. Yuzume
bakti. Gozlerini kirpistirarak kurnaz kurnaz gulumsedi. Bir sey demedi.

Biz hemen atlarimizi mahmuzladik. Ve bir bag icinde bir ceviz agaci altinda,
bir kuyuya saldiklari karpuzlari serinletip sohbet edenleri nallarimizin
tozlari arkasinda birakarak Aydina, Karaburuna Borklucenin yanina vardik.


9

Sicakti.
Sicak.
Sapi kanli, demiri kor bir bicakti
sicak.

Sicakti.
Bulutlar doluydular,
Bulutlar bosanacak
bosanacakti.
O, kimildamadan bakti,
kayalardan
iki gozu iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumusak, en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.

Sicakti.
Bakti Karaburun daglarindan O
bakti bu topragin sonundaki ufka
catarak kaslarini:
Kirlarda cocuk baslarini
Kanli gelincikler gibi koparip
cirilciplak cigliklari surukleyip pesinde
bes tuglu bir yangin geliyordu karsidan ufku sarip.
Bu gelen
Sehzade Muratti.
Hukmu humayun sadir olmustu ki Sehzade Muradin ismine
Aydin eline varip
Bedreddin halifesi mulhid Mustafanin basina ine.

Sicakti.
Bedreddin halifesi mulhid mustafa bakti,
bakti koylu Mustafa.
Bakti korkmadan
kizmadan
gulmeden.
Bakti dimdik
dosdogru.
Bakti O.
En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.

Bakti.
Bedreddin yigitleri kayalardan ufka baktilar.
Git gide yaklasiyordu bu topragin sonu
fermanli bir olum kusunun kanatlariyla.
Oysaki onlar bu topragi,
bu kayalardan bakanlar, onu,
uzumu, inciri, nari,
tuyleri baldan sari,
sutleri baldan koyu davarlari,
ince belli aslan yeleli atlariyla
duvarsiz ve sinirsiz
bir kardes sofrasi gibi acmistilar.

Sicakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri baktilar ufka..

*

En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti,
Bulutlar doluydular.
Neredeyse tatli bir soz gibi ilk damla dusecekti yere-
Birden-
-bire
kayalardan dokulur
gokten yagar
yerden biter gibi,
bu topragin verdigi en son eser gibi
Bedreddin yigitleri sehzade ordusunun karsisina
ciktilar.
Dikissiz ak libasli
bas acik
yalnayak ve yalin kilictilar.

Mubalaga cenk olundu.

Aydinin turk koyluleri,
Sakizli Rum gemiciler,
Yahudi esnaflari,
on bin mulhid yoldasi Borkluce Mustafanin
dusman ormanina on bin balta gibi daldi.
Bayraklari al, yesil,
kalkanlari kakma, tulgasi tunc
saflar
pare pare edildi ama,
bosanan yagmur icinde gun inerken aksama
on binler iki bin kaldi.

Hep bir agizdan turku soyleyip
hep beraber sulardan cekmek agi,
demiri oya gibi isleyip hep beraber,
hep beraber surebilmek topragi,
balli incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanagindan gayri her seyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
icin
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikissiz ak gomlegine sildiler
kiliclarinin kanini.
Ve hep beraber soylenen bir turku gibi
hep beraber kardes elleriyle islenen toprak
Edirne sarayinda damizlanmis atlarin
esildi nallariyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik sartlarin
zaruri neticesi bu!
deme, bilirim!
O dedigin nesnenin onunde kafamla egilirim.
Ama bu yurek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahpe devran hey",
der.

Ve teker teker,
bir an icinde,
omuzlarinda dilim dilim kirbac izleri,
yuzleri kan icinde
gecer ciplak ayaklariyla yuregime basarak
gecer Aydin ellerinden Karaburun magluplari..


10

Karanlikta durdular.
Sozu O aldi, dedi :
"- Ayaslug sehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?"

Yagmur
yagiyordu boyuna.
Sozu onlar alip
dediler ona :
"- Daha pazar
kurulmadi
kurulacak.
Esen ruzgar
durulmadi
durulacak.
Boynu daha
vurulmadi
vurulacak!"
Karanlik islanirken perde perde
belirdim onlarin oldugu yerde
sozu ben aldim, dedim:
"- Ayaslug sehrinin kapisi nerde?
Goster geceyim!
Kalesi var mi?
Soyle yikayim.
Bac alirlar mi?
De ki vermeyim!"

Sozu O aldi, dedi:
"- Ayaslug sehrinin kapisi dardir.
Girip cikilmaz.
Kalesi vardir,
kolay yikilmaz.
Var git al atli yigit
var git isine!.."

Dedim : "- Girip cikarim!"
Dedim : "- Yakip yikarim!"
Dedi : "- Yagis kesildi
gun agariyor.
Cellat Ali,
Mustafayi
cagiriyor!
Var git al atli yigit
var git isine!.."

Dedim : "- Dostlar
birakin beni
birakin beni.
Dostlar
goreyim onu
goreyim onu!
Sanmayiniz
dayanamam.
Sanmayiniz
yandigimi
el aleme belli etmeden yanamam!

Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyişn bosuna.
Sapindan kopacak armut degil bu
armut degil bu,
yarali olsa da dusmez dalindan;
bu yurek
bu yurek benzemez serce kusuna
serce kusuna!

Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve horgucunde
kanayan bir carmiha
cirilciplak bedeni
mihlidir kollarindan.
Dostlar
birakin beni.
birakin beni.
Dostlar
bir varayim goreyim
goreyim
Bedreddin kullarindan
Borkluce Mustafayi
Mustafayi.

*

Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve carmihi
cellat, kutuk ve satir
har sey hazir
her sey tamam.

Kizil sirma islemeli bir hasa
altin uzengiler
kir bir at.
Atin ustunde kalin kasli bir cocuk
Amasya padisahi sehzade sultan Murat,
Ve yaninda onun
bilmem kacinci tuguna ettigim Bayezid pasa!

Satiri caldi cellat.
Caiplak boyunlar yarildi nar gibi,
yesil bir daldan dusen almalar gibi
birbiri ardinca dustu baslar.
Ve her bas duserken yere
carmihindan Mustafa
bakti son defa.
Ve her yere dusen basin
kili depremedi :
- Iris
dede sultanim iris!
dedi bir,

baska bir soz demedi..

11

Bayezid pasa Manisaya gelmis, Torlak Kemali anda bulup ani dahi anda asmis,
on vilayet reftis edilerek giderilecekler giderilmis ve on vilayet betekrar
bey kullarina timar verilmisti.

Rehberimle ben bu on vilayetten gectik. Tepemizde akbabalar dolasiyor ve
zaman zaman acaip cigliklar atarak karanlik derelerin icine suzuluyorlar,
henuz kanlari kurumamis korpe kadin ve cocuk olulerinin ustune iniyorlardi.
Yollarda gunesin altinda, genc, ihtiyar erkek cesetleri serili oldugu
halde, kuslarin yalniz kadin ve cocuk etini tercih etmeleri karinlarinin
ne kadar tok oldugunu gosteriyordu.

Yollarda hunkar beylerinin alaylarina rastliyorduk.

Hunkar bey kullari; curumus bir bag havasi gibi agir ve buyuk bir guclukle
kimildanabilen ruzgarlarin icinden ve parcalanmis topragin ustunden
gecerek, rengarenk tuglari, davullariyla ve cengu cigane ile timarlarina
donup yerlesirlerken biz on vilayeti biraktik. Gelibolu karsidan gorundu.
Rehberime:

- Takatim kalmadi gayri, dedim, denizi yuzerek gecmem mumkun degil.

Bir kayik bulduk.

Deniz dalgaliydi. Kayikciya baktim. Bir almanca kitabin ic kapagindan
koparip kogusta bas ucuma astigim resme benziyor. Kaln biyigi abanoz
gibi siyah, sakali genis ve bembeyaz. Omrumde boyle acik, boyle
konusan bir alin gormemisimdir.

Bogazin orta yerine gelmistik, deniz durmamacasina akiyor, kursun boyali
havanin icinde sular kopuklenerek kayigimizin altindan kayiyordu ki
kogustaki resme benzeyen kayikcimiz:

- Serbest insan ve esir, patrici ve plep, derebeyi ve toprak kolesi,
usta ve cirak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz
bir ziddiyetle birbirine karsi gogus gererek bazen al altindan bazen
aciktan aciga fasilasiz bir mucadeleyi devam ettirdiler; dedi.



12

Rumeline ayak bastigimizda Celebi Sultan Mehemmedin Selanik kalesindeki
muhasarayi kaldirarak Sereze geldigini duyduk. Bir an once Deliormana
ulasmak icin gece gunduz yol almaya basladik.

Bir gece yol kenarinda oturmus dinleniyorduk ki, karsidan Deliorman
taraflarindan gelip Serez sehrine dogru giden uc atli, dolu dizgin
onumuzden gecti. Atlilardan birinin terkisinde insana benzer bir
karalti gormustum. Tuylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:

Ben tanirim bu nal seslerini.
Bu kopukleri kanli simsiyah atlar
karanlik yolun ustunden dortnala gecip
hep boyle terkilerinde bagli esirler goturduler.

Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
cadirlarimiza bir dost turkusu gibi gelmislerdir.
Bolusmusuzdur ekmegimizi onlarla.
Hava oyle guzeldir,
yurek oyle umutlu,
goz cocuklasmis
ve hakim dostumuz SUPHE uykuda...
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
cadirlarimizdan dolu dizgin uzaklasirlar.
Nobetciyi sirtindan bicaklamislardir
ve terkilerinde
en degerlimizin
arkadan baglanmis kollari vardir.

Ben tanirim bu nal seslerini
onlari Deliorman da tanir..

Filhakika bu nal seslerini Deliormanin da tanidigini cok gecmeddn ogrendik.
Cunku ormanimizin eteklerine ilk adimimizi atmistik ki, Beyezid pasanin
diger tedbirati saibe ile ormana adamlar biraktigini, bunlarin karargaha
kadar sokulup Bedreddinin murudligine dahil olduklarini ve bir gece
seyhimizi cadirinda uykuda bastirip kacirdiklarini duyduk. Yani yol
kenarinda rastladigimiz uc atli Osmanli tarihindeki provokatorlerin
agababasi idiler ve terkilerinde goturdukleri esir de Bedreddindi.



13

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZURU HUMAYUN.

Ortada
yere sapli bir kilic gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karsida hunkar.
Bakistilar.

Hunkar istedi ki:
bu musahhas kufru yere sermeden once,
son sozu ipe vermeden once,
biraz da seriat eylesin abrazi huner
adabu erkaniyle halledilsin is.

Hazir bilmeclis
Mevlana Hayder derler
mulku acemden henuz gelmis
bir ulu danismend kisi
kinali sakalini ilhami ilahiye egip,
"Mali haramdir amma bunun
kani helaldir" deyip
halletti isi...

Donuldu Bedreddine
Denildi : "Sen de konus."
Denildi : "Ver hesabini ilhadinin."

Bedreddin
bakti kemerlerden disari.
Disarda gunes var.
Yesermis avluda bir agacin dallari,
ve bir akar suyla oyulmaktadir taslar.
Bedreddin gulumsedi.
Aydinlandi ici gozlerinin,
dedi:
- Madem ki bu kerre maglubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayri uzatman sozu.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bagrina muhrumuzu..


14

Yagmur ciseliyor,
korkarak
yavas sesle
bir ihanet konusmasi gibi.

Yagmur ciseliyor,
beyaz ve ciplak murted ayaklarinin
islak ve karanlik topragin ustunde kosmasi gibi.

Yagmur ciseliyor.
Serezin esnaf carsisinda,
bir bakirci dukkaninin karsisinda
Bedreddinim bir agaca asili.

Yagmur ciseliyor.
Gecenin gec ve yildizsiz bir saatidir.
Ve yagmurda islanan
yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin
cirilciplak etidir.

Yagmur ciseliyor.
Serez carsisi dilsiz,
Serez carsisi kor.
Havada konusmamanin, gormemenin kahrolasi huznu
Ve Serez carsisi kapatmis elleriyle yuzunu.

Yagmur ciseliyor.
 
Katılım
13 May 2006
Mesajlar
287
Ahanda bir şiir de benden; Sizlere

Yüreğimiz bir,
Yolumuz bir,
Özümüz bir,
Sözümüz bir,

Bakışlarından okuyorum yüreğini
Yüzünüdeki çizgilerden
Görüyorum çektiklerini
Ve bilirim ne yaman sevdayla
Severler sevdiklerini
Seyyar satıcılar hasret satarlar
Yılların yorgunu tezgahlarında
Bazen filozof oluruz...
ölür ölür diriliriz terk edilişlerde
Bazen arkamızı döner gideriz
umursamadan geçenleri
Beyoğlu sokaklarında
Hasretlerimiz üşür
Can bir yana Aşk bir yana
İstanbul Sokaklarında
İzlerim kalır
Sevdamız bir yana hasret bir yana
İstanbul bizden büyük yüreğimizden küçüktür
Bazen ganj nehri kenarında
Yakılmayı bekleyen Yoksul bir hintli cesedi
Bazen Aşkın dağlarında gezinen derviş
Bazen Sevdamızın gerillası oluruz.
Biziz işte biz insanız.
Adam olamayız belki
İnsan oluruz hep...
Saint etien meydanında
Ressamın fırçasıyla çarpar yüreğimiz.
Ve ya Pigal'de bir sokak klarnetçisinin notasıyla
Bazen Venedik'te bir gondolcunun aryasında
takılır yüreğimize sevdalarımız ağlarız.
İnsanız...
Sevdalıyız...
Bir motosikletin özgürlüğüdür yüreğimiz.
Alır başımızı gideriz yollara
Yaşamımızı cebimize koyup
Doğayla en mahrem sevdalımızı paylaşıp
Süreriz motorlarımızı
Sevdalarımıza insanlığımıza...
Engin Alap / Entellektüel...

Bu şiirimi sitedeki üyelere, yüreklerinde güzelliklerle örülü bir yaşam şiiri barındıran İnsanlara, sevginin hakkını verenlere, armağan ediyorum. Umarım beğenirsiniz arkadaşlar... Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Yüreğinizdeki şiirin coşkusunu yitirmemenizi diliyorum.
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
Sen

Sen tutunabilir misin karşılıksız, cepleri boş aşkıma
Gidenlerin adı korkak olur
Gideceksin sende tanırım seni
Sen duyabilir misin attığım sessiz çığlıkları
Kimi zaman semaya ulaşırlar sonra sessizce döner gelirler

Sen giderken buralardan bakarım çaresiz ardından
Vurma yüzüme yüzüme sevgisiz sözleri
Aşığım, ahım gelir bulur seni

Sen uçurum kenarında buldun bu soğuk yüreği
Korkma; büyüdün mü de sığmadın kalbime
Bak ateş oldun yaktın geceleri


21fi8.gif
 
Katılım
29 Mar 2006
Mesajlar
3,903
KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

(1956) Nazım Hikmet
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
Araz..
Duyuyor musun beni?
Kapılar açık hadi gönlümde uyu biraz

Araz..
Görüyor musun beni?
Dünyamı senin gibi hiçbir göz dolduramaz

Araz..
Kaç çığlık biriktirdim içimde
Kaç defa kaçtım insanlardan
Sessiz uzayan sokaklara bak

Araz..
Yağmuru bekliyorum biraz
Belki söndürür volkanımı
Belki dindirir içimdeki lavları

Yürüyorum yavaş yavaş sana doğru
Sessiz ve sakin olmaya gayret ediyorum
Boğuk doluyum bir kuş sesine ağlarım sokaklarda
Ceplerimde sen varsın tükenmem ben zenginim

Araz..
Kaç çığlık biriktirdim içimde
Kaç defa kaçtım insanlardan
Sessiz yolcusuz duraklara bak

Araz..
Yağmuru bekliyorum biraz
Belki söndürür volkanımı
Belki dindirir içimdeki lavları

Araz..
Adını taşlara mı yazdılar?
Dört harf dünyamı doldurdu
Söyle mermerde ne arar?

Araz..
Kapılar aralanır adından
Çıkmaz kapalı sokaklarda
Bir sen yeniden yol olursun bana




filistin06468x60kd5.gif
 
Katılım
18 May 2006
Mesajlar
1,153
Ahan da şiir sizlere:

Şeyh Bedrettin Destanı / Nazım Hikmet

1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.


2

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


3

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...

*

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.


4

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Bedreddinin elini öpüp
atlarına binerek biri Aydın biri Manisa taraflarına gittikten
sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım
ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburun'da.
Bedreddinin kelamını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; "cümle derdinden kurtulup
piri pak olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi toprağın eti,
ağalar top yekun kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti."

Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
"Varalım,
dedik.
Görelim
dedik.
"Yapışıp
sabanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik."
Düştük dağlara dağlara
aştık dağları dağları...

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynayan balıkları gör :
ıslak derileri pul pul, ışıl şışldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..



5

Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin timar ve zeametli
topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi
ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi
yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah
bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu
vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.

İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir
gemiciymiş. O da börklüce müritlerinden.

Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu, şimdi düşünüyorum da, onu,
yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyleyen
Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu, bu Aydınlıymuş.

İlk sözü söyleyen Aydınlı oldu:

- Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman
iseniz boynunuz kıldan incedir.

- Dostuz, dedik.

Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani
toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler
Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.

Yine o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyine benzeyeni dedi ki:

- Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş
soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır
ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları sırma cepken giyen
haramilerin kanıyla suladık da ondandır.

Müjde büyüktü. Rehberim:

- Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.

Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine
bastığımız kar deş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullarının
karanlığına daldık.

Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava
ıslak ve kederliydi.

Bedreddin:

- Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.

Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık onlarla
aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini
duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor. Bedreddinin atı benim al atımla
Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz. Ona bir
kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin
babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça
Bedreddine sokuluyorduk.

6

Bir gece bir denizde yalniz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnizdi yildizlarla.
Yildizlar sayisizdi.
Yildizlar sonuktu.
Su karanlikti
ve goz alabildigine dumduzdu.

Sari Anastasla Adali Bekir
hamladaydilar.
Koc Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmaklari sakalina gomulu
dinliyordu kureklerin sipirtisini.

Ben:
- Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklayan yelkenlerin tepesinde
yildizlardan baska bir sey goremiyoruz.
Fisiltilar dolasmiyor havalarda.
Ve denizin icinden
gurultuler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlik su,
sade onun uykusu.
Ak sakali boyundan buyuk kucuk ihtiyar
guldu,
dedi:
- Sen bakma havanin durgunluguna
Derya dedigin uyur uyur uyanir.

Bir gece bir denizde yanliz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir yelkenli gecip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Agac denizine...



7

Bu orman ki deliormandir gelip durmusuz
demen Agacdenizinde cadir kurmusuz.
"Malum nicin geldik,
malum derdi derunumuz" diye
her daldan her koye bir sahin ucurmusuz.

Her sahin pesine yuz aslan takip gelmis.
Koylu, bey ekinini, cirak carsiyi yakip
reaya zinciri birakip gelmis.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Agac denizine akip gelmis...

Bir kizilca kiyamet!
Karismis birbirine
at, insan, mizrak, demir, yaprak, deri,
gurgenlerin dallari, meselerin kokleri.
Ne boyle bir alem gormuslugu vardir,
ne boyle bir ugultu duymuslugu var
Deliormak deli olali beri...


8

Anastasi Deliormanda Bedreddinin ordugahina birakip ben ve rehberim
geliboluya indik. Bizden once buradan denizi yuzerek gecen olmus. Galiba
bir dildade yuzunden. Biz de denizi yuzerek karsi kiyiya vardik. Lakin
bizi bir balik gibi cevik yapan sey bir kadin yuzunu ay isiginda seyretmek
ihtirasi degil, Izmir yoluyla Karaburuna, bu sefer seyhinden Mustafaya
haber ulastirmak isiydi.

Izmire yakin bir kervansaraya vardigimizda, padisahin on iki yasindaki
oglunun elinden tutan Bayezit Pasanin Anadolu askerlerini topladigini
duyduk.

Izmirde cok oyalanmadik. Sehirden cikip Aydin yolunu tutmustuk ki bir bag
icinde bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya serinlesin diye karpuz
salmis dinlenen ve sohbet eden dort celebiye rastladik. Her birinin ustunde
baska cesit libas vardi. Ucu kavukluydu, birisi fesli. Selam verdiler.
Selam aldik. Kavuklulardan birisi Nesri imis. Dedi ki:

- Halki ibahet mezhebine davet eden Borklucenin uzerine Sultan Mehemmed
Bayezit Pasayi gonderir.

Kavuklulardan ikincisi Sekerullah bin Sehabeddin imis. Dedi ki:

- Bu sofinin basina pek cok kimseler toplandi. Ve bunlarin dahi ser'i
Muhammediye muhalif nice isleri asikar oldu.

Kavuklulardan ucuncusu Asikpasazade imis. Dedi ki:

- Sual: Ahir Borkluce paralanirsa imanla mi gidecek imansiz mi?
- Cevap : Allah bilir anincunkim biz anin mevti halini bilmezuz..

Fesli olan celebi Ilahiyat Fakultesi Tarih-i Kelam muderrisiydi. Yuzume
bakti. Gozlerini kirpistirarak kurnaz kurnaz gulumsedi. Bir sey demedi.

Biz hemen atlarimizi mahmuzladik. Ve bir bag icinde bir ceviz agaci altinda,
bir kuyuya saldiklari karpuzlari serinletip sohbet edenleri nallarimizin
tozlari arkasinda birakarak Aydina, Karaburuna Borklucenin yanina vardik.


9

Sicakti.
Sicak.
Sapi kanli, demiri kor bir bicakti
sicak.

Sicakti.
Bulutlar doluydular,
Bulutlar bosanacak
bosanacakti.
O, kimildamadan bakti,
kayalardan
iki gozu iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumusak, en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.

Sicakti.
Bakti Karaburun daglarindan O
bakti bu topragin sonundaki ufka
catarak kaslarini:
Kirlarda cocuk baslarini
Kanli gelincikler gibi koparip
cirilciplak cigliklari surukleyip pesinde
bes tuglu bir yangin geliyordu karsidan ufku sarip.
Bu gelen
Sehzade Muratti.
Hukmu humayun sadir olmustu ki Sehzade Muradin ismine
Aydin eline varip
Bedreddin halifesi mulhid Mustafanin basina ine.

Sicakti.
Bedreddin halifesi mulhid mustafa bakti,
bakti koylu Mustafa.
Bakti korkmadan
kizmadan
gulmeden.
Bakti dimdik
dosdogru.
Bakti O.
En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.

Bakti.
Bedreddin yigitleri kayalardan ufka baktilar.
Git gide yaklasiyordu bu topragin sonu
fermanli bir olum kusunun kanatlariyla.
Oysaki onlar bu topragi,
bu kayalardan bakanlar, onu,
uzumu, inciri, nari,
tuyleri baldan sari,
sutleri baldan koyu davarlari,
ince belli aslan yeleli atlariyla
duvarsiz ve sinirsiz
bir kardes sofrasi gibi acmistilar.

Sicakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri baktilar ufka..

*

En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti,
Bulutlar doluydular.
Neredeyse tatli bir soz gibi ilk damla dusecekti yere-
Birden-
-bire
kayalardan dokulur
gokten yagar
yerden biter gibi,
bu topragin verdigi en son eser gibi
Bedreddin yigitleri sehzade ordusunun karsisina
ciktilar.
Dikissiz ak libasli
bas acik
yalnayak ve yalin kilictilar.

Mubalaga cenk olundu.

Aydinin turk koyluleri,
Sakizli Rum gemiciler,
Yahudi esnaflari,
on bin mulhid yoldasi Borkluce Mustafanin
dusman ormanina on bin balta gibi daldi.
Bayraklari al, yesil,
kalkanlari kakma, tulgasi tunc
saflar
pare pare edildi ama,
bosanan yagmur icinde gun inerken aksama
on binler iki bin kaldi.

Hep bir agizdan turku soyleyip
hep beraber sulardan cekmek agi,
demiri oya gibi isleyip hep beraber,
hep beraber surebilmek topragi,
balli incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanagindan gayri her seyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
icin
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikissiz ak gomlegine sildiler
kiliclarinin kanini.
Ve hep beraber soylenen bir turku gibi
hep beraber kardes elleriyle islenen toprak
Edirne sarayinda damizlanmis atlarin
esildi nallariyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik sartlarin
zaruri neticesi bu!
deme, bilirim!
O dedigin nesnenin onunde kafamla egilirim.
Ama bu yurek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahpe devran hey",
der.

Ve teker teker,
bir an icinde,
omuzlarinda dilim dilim kirbac izleri,
yuzleri kan icinde
gecer ciplak ayaklariyla yuregime basarak
gecer Aydin ellerinden Karaburun magluplari..


10

Karanlikta durdular.
Sozu O aldi, dedi :
"- Ayaslug sehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?"

Yagmur
yagiyordu boyuna.
Sozu onlar alip
dediler ona :
"- Daha pazar
kurulmadi
kurulacak.
Esen ruzgar
durulmadi
durulacak.
Boynu daha
vurulmadi
vurulacak!"
Karanlik islanirken perde perde
belirdim onlarin oldugu yerde
sozu ben aldim, dedim:
"- Ayaslug sehrinin kapisi nerde?
Goster geceyim!
Kalesi var mi?
Soyle yikayim.
Bac alirlar mi?
De ki vermeyim!"

Sozu O aldi, dedi:
"- Ayaslug sehrinin kapisi dardir.
Girip cikilmaz.
Kalesi vardir,
kolay yikilmaz.
Var git al atli yigit
var git isine!.."

Dedim : "- Girip cikarim!"
Dedim : "- Yakip yikarim!"
Dedi : "- Yagis kesildi
gun agariyor.
Cellat Ali,
Mustafayi
cagiriyor!
Var git al atli yigit
var git isine!.."

Dedim : "- Dostlar
birakin beni
birakin beni.
Dostlar
goreyim onu
goreyim onu!
Sanmayiniz
dayanamam.
Sanmayiniz
yandigimi
el aleme belli etmeden yanamam!

Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyişn bosuna.
Sapindan kopacak armut degil bu
armut degil bu,
yarali olsa da dusmez dalindan;
bu yurek
bu yurek benzemez serce kusuna
serce kusuna!

Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve horgucunde
kanayan bir carmiha
cirilciplak bedeni
mihlidir kollarindan.
Dostlar
birakin beni.
birakin beni.
Dostlar
bir varayim goreyim
goreyim
Bedreddin kullarindan
Borkluce Mustafayi
Mustafayi.

*

Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve carmihi
cellat, kutuk ve satir
har sey hazir
her sey tamam.

Kizil sirma islemeli bir hasa
altin uzengiler
kir bir at.
Atin ustunde kalin kasli bir cocuk
Amasya padisahi sehzade sultan Murat,
Ve yaninda onun
bilmem kacinci tuguna ettigim Bayezid pasa!

Satiri caldi cellat.
Caiplak boyunlar yarildi nar gibi,
yesil bir daldan dusen almalar gibi
birbiri ardinca dustu baslar.
Ve her bas duserken yere
carmihindan Mustafa
bakti son defa.
Ve her yere dusen basin
kili depremedi :
- Iris
dede sultanim iris!
dedi bir,

baska bir soz demedi..

11

Bayezid pasa Manisaya gelmis, Torlak Kemali anda bulup ani dahi anda asmis,
on vilayet reftis edilerek giderilecekler giderilmis ve on vilayet betekrar
bey kullarina timar verilmisti.

Rehberimle ben bu on vilayetten gectik. Tepemizde akbabalar dolasiyor ve
zaman zaman acaip cigliklar atarak karanlik derelerin icine suzuluyorlar,
henuz kanlari kurumamis korpe kadin ve cocuk olulerinin ustune iniyorlardi.
Yollarda gunesin altinda, genc, ihtiyar erkek cesetleri serili oldugu
halde, kuslarin yalniz kadin ve cocuk etini tercih etmeleri karinlarinin
ne kadar tok oldugunu gosteriyordu.

Yollarda hunkar beylerinin alaylarina rastliyorduk.

Hunkar bey kullari; curumus bir bag havasi gibi agir ve buyuk bir guclukle
kimildanabilen ruzgarlarin icinden ve parcalanmis topragin ustunden
gecerek, rengarenk tuglari, davullariyla ve cengu cigane ile timarlarina
donup yerlesirlerken biz on vilayeti biraktik. Gelibolu karsidan gorundu.
Rehberime:

- Takatim kalmadi gayri, dedim, denizi yuzerek gecmem mumkun degil.

Bir kayik bulduk.

Deniz dalgaliydi. Kayikciya baktim. Bir almanca kitabin ic kapagindan
koparip kogusta bas ucuma astigim resme benziyor. Kaln biyigi abanoz
gibi siyah, sakali genis ve bembeyaz. Omrumde boyle acik, boyle
konusan bir alin gormemisimdir.

Bogazin orta yerine gelmistik, deniz durmamacasina akiyor, kursun boyali
havanin icinde sular kopuklenerek kayigimizin altindan kayiyordu ki
kogustaki resme benzeyen kayikcimiz:

- Serbest insan ve esir, patrici ve plep, derebeyi ve toprak kolesi,
usta ve cirak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz
bir ziddiyetle birbirine karsi gogus gererek bazen al altindan bazen
aciktan aciga fasilasiz bir mucadeleyi devam ettirdiler; dedi.



12

Rumeline ayak bastigimizda Celebi Sultan Mehemmedin Selanik kalesindeki
muhasarayi kaldirarak Sereze geldigini duyduk. Bir an once Deliormana
ulasmak icin gece gunduz yol almaya basladik.

Bir gece yol kenarinda oturmus dinleniyorduk ki, karsidan Deliorman
taraflarindan gelip Serez sehrine dogru giden uc atli, dolu dizgin
onumuzden gecti. Atlilardan birinin terkisinde insana benzer bir
karalti gormustum. Tuylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:

Ben tanirim bu nal seslerini.
Bu kopukleri kanli simsiyah atlar
karanlik yolun ustunden dortnala gecip
hep boyle terkilerinde bagli esirler goturduler.

Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
cadirlarimiza bir dost turkusu gibi gelmislerdir.
Bolusmusuzdur ekmegimizi onlarla.
Hava oyle guzeldir,
yurek oyle umutlu,
goz cocuklasmis
ve hakim dostumuz SUPHE uykuda...
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
cadirlarimizdan dolu dizgin uzaklasirlar.
Nobetciyi sirtindan bicaklamislardir
ve terkilerinde
en degerlimizin
arkadan baglanmis kollari vardir.

Ben tanirim bu nal seslerini
onlari Deliorman da tanir..

Filhakika bu nal seslerini Deliormanin da tanidigini cok gecmeddn ogrendik.
Cunku ormanimizin eteklerine ilk adimimizi atmistik ki, Beyezid pasanin
diger tedbirati saibe ile ormana adamlar biraktigini, bunlarin karargaha
kadar sokulup Bedreddinin murudligine dahil olduklarini ve bir gece
seyhimizi cadirinda uykuda bastirip kacirdiklarini duyduk. Yani yol
kenarinda rastladigimiz uc atli Osmanli tarihindeki provokatorlerin
agababasi idiler ve terkilerinde goturdukleri esir de Bedreddindi.



13

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZURU HUMAYUN.

Ortada
yere sapli bir kilic gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karsida hunkar.
Bakistilar.

Hunkar istedi ki:
bu musahhas kufru yere sermeden once,
son sozu ipe vermeden once,
biraz da seriat eylesin abrazi huner
adabu erkaniyle halledilsin is.

Hazir bilmeclis
Mevlana Hayder derler
mulku acemden henuz gelmis
bir ulu danismend kisi
kinali sakalini ilhami ilahiye egip,
"Mali haramdir amma bunun
kani helaldir" deyip
halletti isi...

Donuldu Bedreddine
Denildi : "Sen de konus."
Denildi : "Ver hesabini ilhadinin."

Bedreddin
bakti kemerlerden disari.
Disarda gunes var.
Yesermis avluda bir agacin dallari,
ve bir akar suyla oyulmaktadir taslar.
Bedreddin gulumsedi.
Aydinlandi ici gozlerinin,
dedi:
- Madem ki bu kerre maglubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayri uzatman sozu.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bagrina muhrumuzu..


14

Yagmur ciseliyor,
korkarak
yavas sesle
bir ihanet konusmasi gibi.

Yagmur ciseliyor,
beyaz ve ciplak murted ayaklarinin
islak ve karanlik topragin ustunde kosmasi gibi.

Yagmur ciseliyor.
Serezin esnaf carsisinda,
bir bakirci dukkaninin karsisinda
Bedreddinim bir agaca asili.

Yagmur ciseliyor.
Gecenin gec ve yildizsiz bir saatidir.
Ve yagmurda islanan
yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin
cirilciplak etidir.

Yagmur ciseliyor.
Serez carsisi dilsiz,
Serez carsisi kor.
Havada konusmamanin, gormemenin kahrolasi huznu
Ve Serez carsisi kapatmis elleriyle yuzunu.

Yagmur ciseliyor.


ıhtıyar amca sen kıtap yazmısın ne bu bole???:silent: :queen:
 
Katılım
30 Mar 2006
Mesajlar
933
KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

(1956) Nazım Hikmet

bu şiiri her okudugumda solugum kesiliyor.. ne guzel yazmış..
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
bi gün insan katili olcam
bana temiz iç çamaşırı getirirsiniz dimi la
faja_na.gif
 
Katılım
25 Mar 2006
Mesajlar
551
SAKARYA TÜRKÜSÜ (80937 Hit)

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

 NECİP FAZIL KISAKÜREK
 
Katılım
29 Mar 2006
Mesajlar
3,903
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E BAKAN NEFER



Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp, gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce
ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: "Üç", dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.


Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.


Saat: 4

Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.

On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.


Saat: 4.45.

Sandıklı civarı.

Köyler.

Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük...

İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.


Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak sökecek.
"Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak"
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:

— Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın "Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
"Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
"Kim bilir belki yarın..."



Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan'ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:

— Saat kaç?

— Beş.

— Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:

— Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.

Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak'ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
"Teselyalı Çoban Mihail,"

Nureddin dedi ki:
"Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni..."

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
"Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim..."

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...

Kuvayi Milliye/Destan
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst