Yerden göğe kadar haklısınız ancak nereden orada olduklarını biliyorlar. Şöyle ki
zaten gelişmekte olan veya bizimki gibi gelişim çizgisi olan hiçbir ülkede Platon'un öngördüğü, tasavvur ettiği "ideal devlet adamı" iktidara gel(e)mez. Platon'un "bilge ve erdemli yönetici" dediği kişiler şayet katılımcı demokrasiyi işleteceklerse, öncelikle liyakat usulüyle bulundukları makama gelirler, bu tip görev alışlar ancak batı tipi demokrasilerde kısmen mevcuttur (Bizde ise çok partili hayatımızın başından beri Ecevit'ten başkası bu tipe uymamıştır). Bizimki gibi patronaj münasebetlerinin (hısım, eş, dost vb) yaygın olduğu parlamentolu seçimli demokrasilerde sadece sadece el kaldırıp indirme icra edilir. Öte yandan seçmen ise yine sadece sadece seçim zamanı hatırlanan ve depo olarak düşünülen bir “güruha”, hadi biraz daha kibarlaştıralım, seçmen kitlesine dönüştürülür.
Batı tipini istiyorsak, ilkin semavî faillerin tahakkümcü kuvvetlerini (dinin, tarikatların vb) sorgulamamız gerekir. Bu da şu anda mümkün değil. Katılımcı demokrasi, iktisat, çoğulculuk, hürriyet, dil vb yapılar ve kurumlar seküler dünyanın etkin olduğu alanlardır. Bu böyledir, tartışmaya açık değildir. Devam ettirsek, başka bir husus da “hesap verebilirliktir”. Bizde hesap verme mekanizması yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerden ötürü işlemez, ayrıca böyle bir müessese de yoktur. Bizde kimse hesap vermez, vermediğ gibi iftifa da etmez. Çünkü genelde alt sınıf mensubu ve oranın davranış kodlarını kullanan bir yönetici şahıs yeni bir mevkiye/makama geçtiğinde aslında sakil davranmaya başlar ve bunu göremez. Hesap vermeyi öğrendiklerinde kontrollü davranmayı da öğrenecekler kuşkunuz olmasın. Ancak bu şimdiler de imkânsız, zira böyle bir gelenek de yok böyle bir mekanizma da. "Ben yaptım oldu, sen maruz kal ve biat et!" var. Bu tıpkı padişah ile kulu; bu tıpkı derebey ile köylü ilişkisi gibi..