Sene 1982… Henüz 504’ümüz 7 yaşındayken girmişti hayatımıza. İlk göz ağrımızdı. Tam 30 yıl boyunca kahrımızı çekti; bizi hiç yarı yolda bırakmadı. Araba kullanmayı onunla öğrendim. Direksiyondan vitesliydi, 4 ileri şanzımanı vardı. Yaz gecelerinde babama tavandaki manuel sunroof’u açtırır, arka koltukta uzanıp gökyüzündeki yıldızları izlerdim.
Çocukluğum, ergenliğim, gençliğim… Hepsi bir şekilde 504’ün içinde geçti. Teybinden jantlarına kadar her şeyi orijinaldi. Çocukken aldığımız İzel-Çelik-Ercan kaseti, sonra Cartel, gençliğimin ilk yıllarında İbrahim Erkal… Hayatımın soundtrack’i o arabanın teybindeydi. Bugün YouTube’da bu şarkılardan biri çalsa, zihnim bir anda 80’lere, 90’lara gider; gözlerim dolmadan duramam.
2010’da evlenene kadar 504 hep yanımdaydı. Ama yıllar onu da yormuştu; artık yol almakta zorlanıyordu, sanayiden çıkmaz olmuştu. Babam onu emekliye ayırdı. Evimizin önünde, sarmaşıkların altında yavaş yavaş gözden kayboldu; sanki zaman onu örtüyordu. Yeni evlilik, kızımın dünyaya gelişi derken 504’ü daha az görür oldum ama aklımda hep aynı hayal vardı: Bir gün onu yeniden canlandırmak, baştan aşağı restore etmek ve çocukluğumdaki gibi sunroof’u açıp bu kez kendi ailemle hafta sonu gezilerine çıkmak…
Ama olmadı. Rahmetli babam, bana hiç danışmadan 2012’de 504’ü hurdaya ayırmış, cüzi bir rakama satmış. Haberi aldığımda, sanki çok yakın bir dostumu kaybetmişim gibi içime ağır bir acı çöktü. Çünkü o benim için sadece bir araba değildi. Çocukluğumu hatırlayabildiğim, koklayabildiğim, teybine eski kasetleri taktığımda hayal dünyama sığınabildiğim tek somut parçaydı.
Ne zaman yolda aynı renk, aynı model bir 504 görsem, bir anda çocukluğuma ışınlanırım. Babam, yaz geceleri, kasetlerin cızırtısı, yıldızlar… Hepsi aynı anda gelir. İşte benim 504’le bağım tam olarak buydu.