Ölüm Uykusu
2001 yılının buz gibi bir Ocak günüydü. İşten çıkıp yorgun argın eve döndüm. Oğlum henüz 40 günlük, günlerdir uyumuyor, haliyle biz de uykusuzuz. Kapının önüne geldiğimde zile bastım, ama açan olmadı. Anahtarım da yoktu, ama hanımın evde olduğuna emindim. “Uyuyordur, duymamıştır,” diye düşündüm ve zile tekrar tekrar basmaya başladım. Kapıyı tıklattım, ardından vurdum… İçeriden televizyon sesi geliyordu ama kapıyı açan yoktu.
Endişem giderek büyüyordu. “Ya bir şey olduysa?” Ellerim titremeye başladı, ne yapacağımı bilmiyordum. Sonunda yumruklamaktan tekmelemeye geçtim. Gürültü apartmandaki komşuları da toplamıştı. O an aklıma en korkunç ihtimal geldi: Doğalgaz sobası! Zehirlenmiş olabileceklerini düşündüm. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu ama çelik kapıyı kırıp içeri girmek mümkün değildi.
Zaman durmuş gibiydi. Sanırım beş dakika boyunca kapıyı var gücümle yumruklayıp tekmeledim. Komşular çilingir çağırdıklarını söyleyip merdivene oturmamı istediler ama öylece beklemek bana göre değildi. Bir şey yapmalıydım. Tam çaresizliğin zirvesindeyken kapı aniden açıldı.
Hanım karşımdaydı, kucağında oğlum… O an sevinç ve sinir birbirine karıştı. Boğazıma düğümlenen kelimeleri söyleyemedim.
O geceyi hiç unutmadım. Anne baba olmak, bu dünyadaki en büyük sorumluluk. “Burnunun direği sızlamak” diye bir söz vardır ya, eskiden ne anlama geldiğini bilmezdim. O gün anladım.