Dün tv de tekrar izleme fırsatımız oldu..Cennetin Kırallığı
Film üzerine bir yazı
HAYALİ CENNETİN KRALLIĞI BU KADAR OLUR
Vizyona girmeden önce genelde olumlu eleştiriler alan film, sonradan ağırlıklı olarak olumsuz eleştirilerin hedefi oldu. Ancak filmin en önemli handikapı kanımca anokranizme saplanma noktasında. Günümüz Ortadoğu politikalarına yönelik mesaj verme kaygısı, iki taraf arasında adaleti yansıtacağım endişesiyle yapılan hatalar ilk göze çarpanlar.
Aslında Ridley Scott’un yönetmenliğini yaptığı film, sıkı bir tarihsel okuma sonunda ortaya çıkmış gibi görünüyor. Filmin içindeki pek çok tarihi şahsiyet gerçek. Orlando Bloom’un canlandırdığı Demirci Balian karakteri de tamamen hayal mahsulü değil. Filmde Balian’ın hakimiyet bölgesi olan Kudüs yakınlarındaki İbelin, gerçekte Ortadoğu’nun en namlı Frenk ailelerinden biri olan Fransız kökenli Balian’ların elindeydi. Ailenin atası olan İhtiyar Balian, II. Haçlı Seferi hengamesinde Fransa’dan bölgeye gelmiş ve gösterdiği başarılar sonrasında da İbelin Baronluğu ile ödüllendirilmişti. İşte bu Balian’ın üç oğlu olduğunu bilmekteyiz. Bunlar, büyükten küçüğe doğru, Hugues, Bodwin ve kendisi ile aynı adı taşıyan Balian’dı. Filmdeki kahraman Balian da bu küçük çocuktan esinlenilerek yaratılmış bir karakterdi. Yalnız tarihi gerçeklerle epey oynanmıştı. Şöyle ki herşeyden önce Balian doğuştan bir soylu olarak yetiştirilmiş olup İbelin kontunun gayrimeşru oğlu değildi ve Kutsal Topraklar’da doğmuştu. Bunun dışında Balian gerçek hayatta filmdeki güzel prenses Sybille ile aşk yaşamamış, onun annesi Agnes ile evlenmişti. Agnes’in eşi olan Kudüs kralı Amuary bu kadıncağızı Bizanslı güzel prenses Maria Komnena için terkedince Amuary’nin ölümünden sonra Kraliçe Agnes, genç Balian ile hayatını birleştirmişti. Şu halde Sybille Balian’ın sevgilisi değil üvey kızı konumundadır. Lakin gönül ferman dinlemez derler. Güzel prensesimiz de üvey amcası Bodwin’e aşık olmuş ve hatta Kudüs ileri gelenlerinin onayını alarak onunla evlenme hazırlıklarına girişmişti. Fakat Bodwin’in Selahaddin’le yapılan bir savaşta esir düşmesi üzerine Fransa’dan getiritilen Guy de Lusignan adlı ebleh fakat yakışıklı bir soyluyla alelacele evlendirilmişti.
Yeri gelmişken senaryoda sırıtan bazı noktaları da bir tarihçi gözüyle biraz irdelemekte sanırım fayda var. Ortaçağ konusunda biraz bilgisi olan herkesin bilebileceği gibi bu dönemde gerek teknolojik gerekse de bilimsel anlamda açık ara önce olan taraf doğulu Müslümanlardır. Fakat film içinde başta İbelin kontu Balian’ın kendisine ikta olarak verilen bölgeyi imar sahnesi olmak üzere tam tersi bir tablo çiziliyor. Hizmet etmeye hevesli Arap uşaklar, “ya Seydi!” diye etraflarda koşturan yalın ayak başı kabak Arap çocuklar ve bunların yanında gerçek işleri savaşmak mı yoksa belediyecilik mi olduğu belli olmayan şövalyeler. Sanırım film, yaşasaydı Edward Said’e epey malzeme sağlardı.
Filmde ilgi çekici bir diğer yön de savaş sahneleri üzerine. En önemli iki savaş sahnesinden birinin Kerek Kalesi önlerinde filmin kahramanı Şövalye Balian’ın, Selahaddin’in denizler misali dalga dalga gelen öncü birliklerine kahramanca saldırış sahnesi olması düşündürücü. Balian’ın bu saldırıyı yapmaktaki niyeti de son derece ulvi. Bu saldırı gerçekleşirken, hristiyan köylüler de kaleninin güvenli surları ardına çekilmek için yeterli süreyi kazanacaklardır. Lakin filmin en önemli savaş sahnesi olması gereken ve Haçlılar’ın hezimetini konu edinen Hıttin Savaşı’nın sadece savaş sonu görüntüleri ile geçiştirilmesi de ilginç. Hollywood’un hezimetle biten savaşlardan bile aslan payını çıkarma yeteneği burada da devreye girmiş görünüyor.
MESAJ KAYGISI
Filmdeki mesaj kaygısını ise görmemek mümkün değil. İlk sahnelerden birinde Balian’ın çalışmakta olduğu atölyede yer alan “Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için çabalamayan adam nasıl bir adamdır?” sözü filmin sonraki sahnelerindeki mesaj kaygısı hakkında bize bir fikir verebiliyor. Biraz ileriki bir sahnede de Balian’ın babası olan İbelinli Goodfrey “Bazıları bir takım şeyleri değiştirmek için Kudüs’ün dünyanın merkezi olduğunu söylerler. Bense şimdi inanıyorum” diyerek savaşın insanı olgunlaştırdığına temas eder. Zaten Goodfrey de olgun, müsamahakar ve bir o kadar da asil hedefler peşinde koşan şövalye tipinin canlı misalidir. Balian da görmüş geçirmiş ve bir o kadar da seçilmiş bir insan olduğundan babası ile yaptığı bir kaç dakikalık kılıç talimi sonrasında usta bir şövalye olup çıkar. Hatta o kadar ki ilerleyen sahnelerde, Selahaddin’in küçük yaşlardan beri askeri eğitim alan memluk yani köle kökenli adamlarını da kağıt bebekler gibi savaş alanlarında biçer. Bu arada bir parantez açarak Selahaddin’in ordusundan “Bedeviler” diye bahsedildiğini de ekleyelim. Selahaddin’in ordusunda bedeviler sadece yardımcı kuvvet olarak yer alıyorlar, ordunun vurucu gücünü ise ikta arazisinin geliri ile geçinen sipahiler ve sultanın küçük yaşta satın alarak eğitimleri ile bizzat ilgilendiği köle kökenli memluklar oluştururdu. Ne yazık ki Hıttin’de Haçlılar’ın karşısına çıkan Müslüman ordusunun sayısı da film de bahsedildiği gibi 200.000 değil. Ordunun en değerli kısmını oluşturan atlı ikta askerlerinin sayısı sadece 12.000’di. Anlaşılan sayılarla oynayarak hezimetin acısını azaltmaya çalışmak sadece biz Türkler’e özgü değil.
Parantezi kapattıktan sonra da şu soruyu soralım. Yoksa üç kutsal dinin beklediği mesih aslında Balian’ın şahsında ete kemiğe bürünmüş mü oluyor? Aslında filmin içinde bu sorunun cevabına evet dememiz için yeterli malzeme fazlasıyla var. Balian Kutsal Topraklara gelmeden önce onun seçilmiş kişi olduğunu farkeden babasından bir takım nasihatler almıştır. Ne demişti ihtiyar şövlaye Googfrey; “Sen üzerine düşen görevi omuzlamak zorundasın. Görevin de Hristiyan ve Müslümanların birarada yaşadığı Cennet Krallığı’nı kurabilmek”. Bu planı hayata geçirme noktasında zorlu rakiplerinin yanısıra (Renoud de Chattillon, Guy de Lusignan), filmin esas oğlanları ve güzel kızından oluşan bir grup ta Balian’a destek çıkar (Sybille, kralın danışmanı Tiberius ve tabii ki Selahaddin). Diğer yandan Balian, İbelin’e vardığında babasının zaten küçük bir Cennet Krallığı modeli yaratmış olduğunu görür. 1000 kişilik bu krallığın yurttaşlarının kimliğine de Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlar denilerek özellikle vurgu yapılır. İlginçtir ki krallığın merkezinde bir batılı bulunmaktadır.
Balian’ın çevresindeki insanlarda abartılı bir hoşgörü hakim. Bu durum da o çağın duygu ve atmosferinin beyaz perdeye layığı ile yansımamasına yol açıyor. Müslümanların selamını alan Hristiyanlar ve Hristiyanların selamını alan Müslümanlar biraz sırıtıyor. Alman şövalyelerden biri ise bizi hümanizmin doruklarında gezdiriyor; “Her dinde fanatikler vardır. Kutsallık doğru harekettir. Tanrı için önemli olan beyin ve kalptir. Onun katında değerli olan her gün iyi insan olma yolundaki çabalarındır. Başka bir şey değil” kelamı ile askerliğin erkeği olgunlaştırdığını en güzel şekliyle ifade ediyor, dönemin belki de en büyük talihsizliği ise bu fikriyattaki şövalye sayısının kıtlığıdır.
Sonuçta hatasıyla sevabıyla Hollywood bize o çağları görmeyi de lutfetti. Bu tür tarihi vakalara Hollywood’un gözünden bakmaya nasıl olsa alıştık. Lakin yine de ihtiyatı elden bırakmamak, filmde verilenleri mutlak doğru olarak görmemek temel prensip olmalı.
Önder Kaya
Kaynak
Selehaddin Eyyubi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Selahaddin_Eyyubi