Nasrettin Hoca, kışın yakacağı odunu yaz mevsiminde yaşadığı yerin dağından keser, karakaçana yükler getirirmiş.
Malum eşeğin taşıyacağı, odun iki denktir. Bir kere gitmekle bir kış yanacak odun temin edilemez. Hocada günlerce dağa gider, odun taşırmış.
Ne var ki Nasrettin Hocanın sahip olduğu karakaçan tembel mi tembel, miskin miskin, uyuşuk uyuşukmuş.
Her gün eşeğe “
dih- deh” demekten yorgun düşermiş. bir gün, eşle dostla konuşurken onlara dert yanmış. Bir çözüm bulmak, eşeğini hızlandırmak, odunları bir an önce taşımak derdindeyim demiş.
İşgüzarın birisi hocaya bir akıl vermiş.
Demiş ki:
-Hocam, eşeğin kıçına nışadır sürersen senin Karakaçan uçuşa geçer. Sen bile peşinden yetişemezsin.
Hocanın aklına pek yatmamış ama “denemek de bir zarar yok” diye düşünmüş.
Bir gün yine odun taşımak amacıyla ormana gitmiş.
Odunları hazırlamış, hayvanın üstüne yüklemiş.
İpini bağlamış, köyün yolunu tutmuşlar. Ancak eşek yine her zamanki gibi uyuşuk, miskin, isteksiz, gitsem mi gitmesem mi yol alıyormuş.
Yanında bir tutam nışadır götüren Nasrettin Hoca arkadaşının söylediği gibi eşeğin kıçına nişadırı dokundurmuş. O da ne?
Eşek öyle hızlanmış ki mübarek dere tepe demeden koşturuyormuş.
Olan Nasrettin Hoca’ya olmuş. Eşeğin arkasından yetişemiyormuş. Yolda bir köylüsüne rastlamış, benim eşeği gördün mü arkasından yetişemedim demiş.
Köylü gördüm dörtnala koşuyordu.Hayvana ne yaptın da öyle koşuyor diye sormuş.
Hoca Nasrettin kıçına biraz nişadır sürdüm demiş. Köylü de eşeğe yetişmek istiyorsan birazda kendine sür o zaman onu geçersin demiş.
Nasrettin hoca köylüsünün dediğini denemiş, denemeye de nişadırı sürdükten sonra, eve odun yüklü eşekten önce varmış.