- Katılım
- 9 Ağu 2007
- Mesajlar
- 177
- Konu Yazar
- #1
Bu mesajı hangi foruma koyacağımı, ne başlık vereceğimi bilemedim, sanırım idareciler acemiliğimi affeder. 1 Eylül günü İstanbul'da teslim aldığım yeni makinem ile ertesi sabah erkenden yola çıkarak Adana'ya doğru bir günlük bir macera yaşadım (100km İstanbul şehiriçinde olmak üzere toplam 1,000km). Bu macera bir gezi yolculuğundan ziyade hedef yolculuğu olduğundan, ve katettiğim yolu 30küsür yıldır farklı koşullarda defalarca geçtiğim için artık çok ilginç gelmediğinden çok fazla resim çekmedim, çekemedim, çektiklerimi de beğenemedim. Bunun üzerine de yol boyunca manzara yerine molalarda yeni makinemin görüntülerini yayımlamayı uygun buldum. Umuyorum bu muhteşem makine ile daha çok uzun yollara çıkıp sizinle paylaşmak fırsatını bulurum. O zamana dek bu kısa ve hızlı maceramı sizin keyfinize sunayım istedim, bir yandan da makinenin bende yaşattığı duyguları aktarmaya çalışarak. Bu başlık aynı zamanda ilk fotoğraflı mesajım olacağından sürç-ü lisan edersem affola...


BMW-K1200R ile yolculuğumuzun başında, otoban girişindeki ilk mola yerinde depomuzu doldurduktan sonra üzerimizden sabah mahmurluğunu atmaya çalışıyoruz. Önümüzde uzun bir yol ve uzun bir gün var. İlk gün birbirimize alışmayla geçirirken bir yandan da İstanbul trafiği ile boğuştuğumdan dolayı bir şey anlamadığım için yolun geri kalanı benim için tam bir kapalı kutu. Makine 2005 model 2.el, ama daha rodajı yeni tamamlanmış, 2,000km bile değil. Satıcının tavsiyesine göre motorun tam açılma zamanı gelmiş, rahat rahat yüksek devirleri zorlayabilirim.


İzmit Körfez'ine hangi arada vardığımı bilmiyorum, ama makine gerçekten sağlam bir şey. 163beygir ve 127tork hepsini hissedebiliyorsunuz. Trafiğin aniden sıkıştığı koşullarda ihtiyaç duyduğunuz frenler ise oldukça güven uyandırıyor. Körfeze geldiğimizde bir hevesle manzara resmi çekmek istediğim, beğendiğim sayılı yol resminden ancak birisi burada. Nesini beğendin diye soracak olursanız bir de çektiğim diğer sözde manzara-yol resimlerini göstererim sonra. Hem motorun heyecanı, hem yolun uzunluğu, hem de bu konudaki tecrübesizliğimden dolayı yeterince fotoğraf çekemedim.


Sapanca taraflarında Berceste mola yerindeyim. Normalde ailecek durduğumuz bu yerde biraz dinlenip bir çay içiyorum ve damarlarımdaki adrenalinin yavaşlamasını bekliyorum. Makineyi sürmek ayrı bir keyif, durduğu yerde izlemek apayrı. Kaslı gövdesi ve agresif tasarımıyla bir yol canavarı gibi duruyor. Aynen ilk çıktığında gördüğüm anki gibi vahşi bir cazibesi var. Arkadaki mavi giysili turist amca bile bu cazibeden etkilenmiş olsaki gelip Fransızca iltifatlar etti, çat-pat anlaştık, ve birlikte resim çektirdik.


Bolu'dan sonra Dorukkaya spor ve dinlenme merkezindeyiz. Yerel bir futbol kulubü arka planda antreman yapıyor. Depomu dolduruyorum (bilmem kaçıncı kez - arabayla bir kez yakıt almaya alışık olduğumdan motosikletlerin küçük depolarının bir anda boşalıyor olması can sıkıcı).
Buradan sonra Ankara'ya kadar hiç durmadan ve oldukça heyecanlı bir deneyimim oldu. Paylaşabilmek için sizin de orada olmanız gerekirdi. Ankara'dan sonra ise İç Anadolu'nun bozkırlarına çıktığımda güneş tam tepedeydi ve artık yolun zor kısmı başlamıştı. Buna bir de yolun bozukluğundan dolayı aynanın gevşemesi de eklenince son 200km hiç de zevkli geçmedi. Varmam gereken bir yer ve saat de olduğundan sadece dinlenmek için kısa molalar verip yoluma devam ettim, bu aralıklarda çektiğim 3-5 resim de kanımca burada yayımlanmaya elverişli değiller. Başta dediğim gibi, bu bir gezi yolculuğu değildi, yeni dostumu emanet bırakıldığı yerden alıp bundan sonra yaşayacağı evine götürüleceği bir hedefe varma seyahati idi. 900km yolu bir günde ve yeni bir makineyle almaya kalkmak zaten yeterince riskli idi. Bu yüzden çok yorucu ve az eğlenceli, ama fazlasıyla heyecanlı geçen bu maceradan sonra nihayet eve vardığımda bunu bir daha asla tek başıma yapmayacağımı kendi kendime söyleyip durdum. Ancak hiç belli olmaz, belki de en kısa zamanda bir uzun yola daha çıkabilirim ve bunu sizinle daha güzel bir şekilde paylaşırım.


BMW-K1200R ile yolculuğumuzun başında, otoban girişindeki ilk mola yerinde depomuzu doldurduktan sonra üzerimizden sabah mahmurluğunu atmaya çalışıyoruz. Önümüzde uzun bir yol ve uzun bir gün var. İlk gün birbirimize alışmayla geçirirken bir yandan da İstanbul trafiği ile boğuştuğumdan dolayı bir şey anlamadığım için yolun geri kalanı benim için tam bir kapalı kutu. Makine 2005 model 2.el, ama daha rodajı yeni tamamlanmış, 2,000km bile değil. Satıcının tavsiyesine göre motorun tam açılma zamanı gelmiş, rahat rahat yüksek devirleri zorlayabilirim.


İzmit Körfez'ine hangi arada vardığımı bilmiyorum, ama makine gerçekten sağlam bir şey. 163beygir ve 127tork hepsini hissedebiliyorsunuz. Trafiğin aniden sıkıştığı koşullarda ihtiyaç duyduğunuz frenler ise oldukça güven uyandırıyor. Körfeze geldiğimizde bir hevesle manzara resmi çekmek istediğim, beğendiğim sayılı yol resminden ancak birisi burada. Nesini beğendin diye soracak olursanız bir de çektiğim diğer sözde manzara-yol resimlerini göstererim sonra. Hem motorun heyecanı, hem yolun uzunluğu, hem de bu konudaki tecrübesizliğimden dolayı yeterince fotoğraf çekemedim.


Sapanca taraflarında Berceste mola yerindeyim. Normalde ailecek durduğumuz bu yerde biraz dinlenip bir çay içiyorum ve damarlarımdaki adrenalinin yavaşlamasını bekliyorum. Makineyi sürmek ayrı bir keyif, durduğu yerde izlemek apayrı. Kaslı gövdesi ve agresif tasarımıyla bir yol canavarı gibi duruyor. Aynen ilk çıktığında gördüğüm anki gibi vahşi bir cazibesi var. Arkadaki mavi giysili turist amca bile bu cazibeden etkilenmiş olsaki gelip Fransızca iltifatlar etti, çat-pat anlaştık, ve birlikte resim çektirdik.


Bolu'dan sonra Dorukkaya spor ve dinlenme merkezindeyiz. Yerel bir futbol kulubü arka planda antreman yapıyor. Depomu dolduruyorum (bilmem kaçıncı kez - arabayla bir kez yakıt almaya alışık olduğumdan motosikletlerin küçük depolarının bir anda boşalıyor olması can sıkıcı).
Buradan sonra Ankara'ya kadar hiç durmadan ve oldukça heyecanlı bir deneyimim oldu. Paylaşabilmek için sizin de orada olmanız gerekirdi. Ankara'dan sonra ise İç Anadolu'nun bozkırlarına çıktığımda güneş tam tepedeydi ve artık yolun zor kısmı başlamıştı. Buna bir de yolun bozukluğundan dolayı aynanın gevşemesi de eklenince son 200km hiç de zevkli geçmedi. Varmam gereken bir yer ve saat de olduğundan sadece dinlenmek için kısa molalar verip yoluma devam ettim, bu aralıklarda çektiğim 3-5 resim de kanımca burada yayımlanmaya elverişli değiller. Başta dediğim gibi, bu bir gezi yolculuğu değildi, yeni dostumu emanet bırakıldığı yerden alıp bundan sonra yaşayacağı evine götürüleceği bir hedefe varma seyahati idi. 900km yolu bir günde ve yeni bir makineyle almaya kalkmak zaten yeterince riskli idi. Bu yüzden çok yorucu ve az eğlenceli, ama fazlasıyla heyecanlı geçen bu maceradan sonra nihayet eve vardığımda bunu bir daha asla tek başıma yapmayacağımı kendi kendime söyleyip durdum. Ancak hiç belli olmaz, belki de en kısa zamanda bir uzun yola daha çıkabilirim ve bunu sizinle daha güzel bir şekilde paylaşırım.