Mersin İl Temsilcisi
- Katılım
- 2 Ağu 2006
- Mesajlar
- 10,372
- Konu Yazar
- #1
Selam arkadaşlar. eski dostlardan hatırlayan vardır belki; arada bir birşeyler karalar ve paylaşırdım burada. son 1-2 gündür aklıma takıldı, neden yazmadığım veya yazdıklarımı neden paylaşmadığım.
5 ayrı bölümden oluşan "Leydi Liyan" isimli şiirimi paylaşmak istedim.
benim yazdıklarımın kategorisi yoktur aslında... bunu da zaten dert etmem. bakalım yüreğinizde yer edecek miyim
(her türlü eleştiriye açığım :wiinkk: )
LEYDİ LİYAN
üstümün başımın kusuruna bakmayınız
ben aşkı böyle mat siyah giyinirim
aristokrasisi reveransla başlayan cümleler
ve mayhoş şarap tadında bir busecik tadarım
ve küstahça bakarım adamın yüzüne Leydi Liyan
Ayran içer gibi anadoluda bir köyde
yığılıp kaldım kollarınızda, yorgun ve terli
ve koyun otlatmadım hiç ama
sevdim bir kuzu gibi kucağımda uzanmanızı
ben ilahlarca kutsal bir lanetle gömülüp kollarınıza
bekledim yüzyıllar boyu parmaklarınızla çıkmak için
ve parmaklarınızda parlamak için yeryüzünde
ve saçınıza basit taşlı bir saç tokası
tırnaklarınızda hırpalanması için derimin
evet Leydim,
tek parlayan yerdir bedenimde gözlerim
ormanlar sevdim senin gölgende Leydim
yıldızlar sevdim gözlerine baktıkça yüreğimde parıldayan
ırmaklar sevdim terinin damlası aktıkça gerdanınıza
ve şellaleler düştüm göğsünüzden kasıklarıma
inci ısırdı dudaklarımı,
ben çilek emdim sarmaşık ağacınızdan
kutsandım ilahlarca
bana aşk işlemezdi, periler ipeklerinden işlediler Leydim
bu yüzden ben aşkı ben böyle mat siyah giydim...
YÜREKÇE!!!
09/10/2008 – MERSİN
LEYDİ LİYAN - II
yoktunuz mu sanıyorsunuz
yanılıyorsunuz....
ve kollarım sizinle sıcak
yastığımda soluk izleri dudağınızın
ve rujunuz hala aynamda görünüyor leydim
bir anadolu aşkı yaşasaydık
kuşkusuz siz kırçiçekleri severdiniz
bir avrupa aşkı yaşasaydık
yine aynı çiçekleri isterdiniz
bir evren aşkı yaşıyoruz oysa
saçlarınız kır, gözleriniz çiçek
siz kırçiçeklerini
ben sizi severim Leydim
evreni sevmek kolay ve güzel
evreni bir insana indirgeyip,
dudaklarında aytozunu tatmak
evreni büyük tasvirlerle anlatmak
aşkı ilahi cümbüşte çalmak
-bir kuyrukluyıldızın sırtında
bakınız,
elim yüzüm üstüm başım alfabe
bir lisanım var sevdaca
konuşurum aşk aşk
susarım özlem özlem
sabrım kavuşmak sanrısıdır
beklenecekse o sabah öpücüğü beklerim
dudaklarım çöl, yağmur olunuz Leydim
YÜREKÇE!!!
20/10/2008 - PAZARTESİ
10:26 – MERSİN
LEYDİ LİYAN - III
bir güzel yağmur ki sorma,
gözlerin gibi berrak damlalarla
bakışın kadar durulandı evrenim
sitemsiz bulutlar sardığında dağlaşmış başımı
böğürtlen dudaklarınızın dikeni batar etime
tatlı bir acıyla irkilir bedenim
güneş yanığı gibi yanık bir kırmızısınız Leydim
merak ediyorlar sizi, neden-nasıl-kim siniz?
oysa bende gömülü, kadim bir lahitsiniz
eğer tasviri gerekirse fiziğinizin;
saçlarınız zonguldak kömürü
teniniz konya ovası
gözleriniz bir damla akdenizdir
asi misali,
gözyaşınız yanağınızdan akar gözpınarlarınıza
parmaklarınız trakya trakya uzanır uçlara
ayaklarınız erciyestir, ağrıdır
ve terinizin tadı benzer tuz gölümüze
sinirlendiniz mi; karadeniz olursunuz
bazen de keder içinde marmara olup sokulursunuz duldanıza
egede adacıklar gibidir gülümsemeleriniz
nemrutta gün batımıdır uykularınız
ve gümrük kapıları kadar kaçakçılıkla sevişirsiniz de
uyanışınızda ülkem olur toparlanırsız Leydim
sıcak ekmek kokulu bir fırın gibi yüklüsünüzdür artık
oğlanlar ve kızlar doğuracak umuttasınızdır
yanaklarınız bayrak bayraktır, avuçlarımda dalgalanan
ve siz artık yeni bir soyağacısınızdır Leydim
doğum doğum bir altun gök altında gebeliği sonlanan
YÜREKÇE!!!
15/11/2008 – 18:55
CUMARTESİ – MERSİN
LEYDİ LİYAN - IV-
inanmıyorum artık
tanrıların yalan söylemediğine
ve şaşırmıyorum
sunaklardaki kanın neden kurumadığına
kartalların kahramanca çok yüksek uçtuğuna
ve ölülerin çürüdüğüne inanmıyorum baktıkça aynaya
tenim değdiği zaman teninize saten örtünün altında
çiselediğiniz zaman etime damla damla
ilkbahar başlangıcı koktuğunuz zaman Leydim
ve patlayan tomurcuk gibi gözlerinizde renklenince dünya
papatyalar fallaştıkça
bulut maviye sarmalandıkça
yalan söylüyor tanrılar ve tanrıçalar
işte bu yüzden göllerde sazlıklar mutlu değiller artık
bu yüzden buğday eski renginde değil
sanki siyah bir okyanusun ortasında
batırmak gibi teknemi
yahut
yelkenlerini yırtıp kendi kotramın
veya kendimi torpillemek nükleer bir denizaltıdan
ya da mutsuzluğumu anlatabilmek adına
bir yunus olup vurmak kendimi siyahın kumsalına
seni yaşadığımda değil,
-hiçbir zaman da yaşamadım Leydim-
huzurdun seni yazdığımda yalnızca
tıpkı, derin bir kılıç yarası almış yılkı gibi
kılıcını sırtında taşıyan
ve vurulan kılıçlarla
savaşıp kılıçlar için
yaralanıp kılıçlardan
çeliği yine de sevip
ayaklarının altında
korda dövülmüş bir nal
ve onun mavi ışıltısında hayal
ve işte o hayalin ortasında Leydi Liyan
ben sizin hayalinizde bile
sımsıcak nefesinizde dalgalanan şarkıları
sessizce solumanızı sevdim...
ve dudaklarınızdan şunu hiç unutmadım
-sen güneş kadar uzak ve yalnızsın
oysa güneş de sönecek bir yıldızsa
sönmekten olduğu gibi
yanmaktan da korkmamalısın -
18/11/2008 – SALI
12:25 – MERSİN
LEYDİ LİYAN –V-
her adımımız sevdanın çıkmaz sokaklarına götürdü bizi
çok büyük yürek gümbürtüsüydü topuk seslerimiz
ve gök çok yüksekti
yıldızlar çok soluk
ve türkülerimiz baki bir kubbedeydi, daim çınlayan
divanı şiir, meskeni ol gani seddar'dı Leydi Liyan
liyakatındaydık aşkın demini altun taslarda içmenin
aşka tövbe edip, bir bakır çanakça satılmanın bit pazarlarında
sabır susmuşum, öfke sıkmışım dişlerimde Leydim
ben belki bu yüzden böyle sert bir rüzgar gibi sevişirim
fırtına vurup dudaklarınıza, al meyvalar düşürürüm gerdanınıza
teninizde lodoslarım dalgalandırır terinizi
ve siz sönmemiş bir yanardağda gezdirdiniz ellerinizi
aşkı silelim hadi?
yok başka!
ve unutalım?
yok başka!
biliyorum;
yok saymayı bildiğimden başka yok hiçbir şeyim
ve ben bildiğimden şaştığım için maalesef böyleyim
yağmur yağıyor ince ve ipil
türkülerdeki sohbet buharıdır şimdi soluğum
sımsıcak bir çay kementlendiğinde boğazıma
hicret ederim bir bulut üstünden bir başka yıldırıma
saklımda bir siluet kemiriyor görüş mesafelerimi
dağların ardında değil artık batması
ve yine dağların ardından doğması
sıcağı ve soğuğu yanılsatması umurumda değil güneşin;
el-pençem, mağdurluğum ve yarasamsın benim
karınca yuvamsın, harabelerinde fidelerin kök seyyahlığı
çekirge sıçrayışımsın üç defadan fazla
ve üç defadan fazla vurulup düştüğüm,
düştüğümde sarıldığımsın...
derin suların yüzünde ay pırıltısı gibi
romantik bir yanılgısın, uğrunda dize katledilen
şeytanlığımsın karanlıkta, kod adı : zina
oysa ki bulduğumuz siyah bir ziyan
ve sen terleyip titrerdin, ben damlardım senden Liyan
türkçeyi deşivermek karnından ve beyninden
söylenmemiş gibi yapmak
duymamış gibi dinlemek sevda sözcüklerini
uyur gibi yastık altında saklayıp
sanki bir mücevher saklarmış gibi başımızı
ve örtmek mücevher kutusuyla şaşırmamızı
ve sonra sabah olduğunda,
bir kuş ölür gibi
sessizce ve çırpınarak durduğunda yağmur
yani bulutların eli-ayağı çekildiğinde
biz bize kaldığımızda yani
bizim bizden başka sevişkenliği olmayan
yani duygularımızın geometrisinde
üçgen, beşgen, sevişgen parametrelerinde
yüreğimden beynime çakılan dik açının açtığı yarasamsın
ama nedense hiçbir yaramdan kan akıtamazsın
ve o kuş öldü çoktan Leydi Liyan
o kuş sanki hiç yaşamamış
ve sen kanat olmamışsın ona, ben gökyüzü olmamışım
tenimizde süzülmemiş o tüysel yumuşaklık
ve o ters
o sert rüzgar hiç vurmamış teknemize
alabora olan dalgakıranmış oysa
haberimiz yokmuş gibi yapıp
gömmüşüz yüreğimizi o kusursuz fırtınaya
evet Liyan,
kuş öldü
gökyüzü çöktü kendi ayakları dibine
serseri bir çağırış şaşırıp yolunu ulaşmadı menziline
su öldü
okyanus öldü
yağmur dindi de
ölümüm hala bitmedi...
ben uzun uzun ölürmüşüm, bilmezdim
oysa, birden bire oluverir sanırdım, öyle değilmiş!
dirilmem de imkansızmış artık, öğrendim
ölü tanrılar şehri bana imar edilmiş
can erimiş, gam donmuş, vuslata esmiş ömrüm soğuk yel gibi
desem ki geç kalmışak ne anlamı var artık, kekremiş ol dem gibi
candan geçmişem çünkü, dirim benle değildir, terkeden o yar gibi
cananın gamını paha biçip almışam, vermişem bila bedel nefsimi
her yan soğuk, ıslanmış çukurda, her yan zemheri gözlü zebani
derin bir karanlıkta korkular, kadim-i hamaset mefta bir serseri
ne dem vururum artık yanmaktan, ne de umurumda değil külüm
dalın kırdıran gülün soykasına minnet etmez bir bülbülüm
ben bülbül iken bir fani mekanda kalıram baharsız lalezarda
çarıkların ve gözyaşının bile eşi olur, beni niye tekçe sanarsın
bülbülden kalan bir avuç tüydür bir de sitemkâr zar-ı ahuzarda
kül olmuştur bilinmez gül kurusundan Yürekçe!!! anlayamazsın
tek sanırlar beni oysa ki çok kişiyem, Pirlerin dergahında
çokumuzu asarlar da tek boyun kırılırız, gül dikeni dârında
gül güzel değildir bize aslen, biz severiz gülün kanatışını
biz yari yaratıp varedeni buluruz kanayan yaralarda
Ganimeti bulduk buhur kokan toprakta yağmuru koklar gibi
sabrı dilemekte Yakup misali tanrı andı bir mikenk taşı gibi
ne doğmuşum, ne ölümüşüm saymışmışım ebediyyet gibi
mâhlâm parmak izimdir rabden, kında zülfikâr gibi
bulmuşam ve kaybetmişem hiç bilmemekten yeğdir bana
bilmek ve ve öğrenmekde dimağım tanrıdan lütuftur bana
Yürekçe!!! dedim, Yürekçe!!! yaptım, Yürekçe!!! yakışır bana
yiğit namıyla anılır, nam nişana meyil kusur olmuştur bana
YÜREKÇE!!!
01/12/2008 – PAZARTESİ
16:56 – MERSİN
5 ayrı bölümden oluşan "Leydi Liyan" isimli şiirimi paylaşmak istedim.
benim yazdıklarımın kategorisi yoktur aslında... bunu da zaten dert etmem. bakalım yüreğinizde yer edecek miyim
(her türlü eleştiriye açığım :wiinkk: )
LEYDİ LİYAN
üstümün başımın kusuruna bakmayınız
ben aşkı böyle mat siyah giyinirim
aristokrasisi reveransla başlayan cümleler
ve mayhoş şarap tadında bir busecik tadarım
ve küstahça bakarım adamın yüzüne Leydi Liyan
Ayran içer gibi anadoluda bir köyde
yığılıp kaldım kollarınızda, yorgun ve terli
ve koyun otlatmadım hiç ama
sevdim bir kuzu gibi kucağımda uzanmanızı
ben ilahlarca kutsal bir lanetle gömülüp kollarınıza
bekledim yüzyıllar boyu parmaklarınızla çıkmak için
ve parmaklarınızda parlamak için yeryüzünde
ve saçınıza basit taşlı bir saç tokası
tırnaklarınızda hırpalanması için derimin
evet Leydim,
tek parlayan yerdir bedenimde gözlerim
ormanlar sevdim senin gölgende Leydim
yıldızlar sevdim gözlerine baktıkça yüreğimde parıldayan
ırmaklar sevdim terinin damlası aktıkça gerdanınıza
ve şellaleler düştüm göğsünüzden kasıklarıma
inci ısırdı dudaklarımı,
ben çilek emdim sarmaşık ağacınızdan
kutsandım ilahlarca
bana aşk işlemezdi, periler ipeklerinden işlediler Leydim
bu yüzden ben aşkı ben böyle mat siyah giydim...
YÜREKÇE!!!
09/10/2008 – MERSİN
LEYDİ LİYAN - II
yoktunuz mu sanıyorsunuz
yanılıyorsunuz....
ve kollarım sizinle sıcak
yastığımda soluk izleri dudağınızın
ve rujunuz hala aynamda görünüyor leydim
bir anadolu aşkı yaşasaydık
kuşkusuz siz kırçiçekleri severdiniz
bir avrupa aşkı yaşasaydık
yine aynı çiçekleri isterdiniz
bir evren aşkı yaşıyoruz oysa
saçlarınız kır, gözleriniz çiçek
siz kırçiçeklerini
ben sizi severim Leydim
evreni sevmek kolay ve güzel
evreni bir insana indirgeyip,
dudaklarında aytozunu tatmak
evreni büyük tasvirlerle anlatmak
aşkı ilahi cümbüşte çalmak
-bir kuyrukluyıldızın sırtında
bakınız,
elim yüzüm üstüm başım alfabe
bir lisanım var sevdaca
konuşurum aşk aşk
susarım özlem özlem
sabrım kavuşmak sanrısıdır
beklenecekse o sabah öpücüğü beklerim
dudaklarım çöl, yağmur olunuz Leydim
YÜREKÇE!!!
20/10/2008 - PAZARTESİ
10:26 – MERSİN
LEYDİ LİYAN - III
bir güzel yağmur ki sorma,
gözlerin gibi berrak damlalarla
bakışın kadar durulandı evrenim
sitemsiz bulutlar sardığında dağlaşmış başımı
böğürtlen dudaklarınızın dikeni batar etime
tatlı bir acıyla irkilir bedenim
güneş yanığı gibi yanık bir kırmızısınız Leydim
merak ediyorlar sizi, neden-nasıl-kim siniz?
oysa bende gömülü, kadim bir lahitsiniz
eğer tasviri gerekirse fiziğinizin;
saçlarınız zonguldak kömürü
teniniz konya ovası
gözleriniz bir damla akdenizdir
asi misali,
gözyaşınız yanağınızdan akar gözpınarlarınıza
parmaklarınız trakya trakya uzanır uçlara
ayaklarınız erciyestir, ağrıdır
ve terinizin tadı benzer tuz gölümüze
sinirlendiniz mi; karadeniz olursunuz
bazen de keder içinde marmara olup sokulursunuz duldanıza
egede adacıklar gibidir gülümsemeleriniz
nemrutta gün batımıdır uykularınız
ve gümrük kapıları kadar kaçakçılıkla sevişirsiniz de
uyanışınızda ülkem olur toparlanırsız Leydim
sıcak ekmek kokulu bir fırın gibi yüklüsünüzdür artık
oğlanlar ve kızlar doğuracak umuttasınızdır
yanaklarınız bayrak bayraktır, avuçlarımda dalgalanan
ve siz artık yeni bir soyağacısınızdır Leydim
doğum doğum bir altun gök altında gebeliği sonlanan
YÜREKÇE!!!
15/11/2008 – 18:55
CUMARTESİ – MERSİN
LEYDİ LİYAN - IV-
inanmıyorum artık
tanrıların yalan söylemediğine
ve şaşırmıyorum
sunaklardaki kanın neden kurumadığına
kartalların kahramanca çok yüksek uçtuğuna
ve ölülerin çürüdüğüne inanmıyorum baktıkça aynaya
tenim değdiği zaman teninize saten örtünün altında
çiselediğiniz zaman etime damla damla
ilkbahar başlangıcı koktuğunuz zaman Leydim
ve patlayan tomurcuk gibi gözlerinizde renklenince dünya
papatyalar fallaştıkça
bulut maviye sarmalandıkça
yalan söylüyor tanrılar ve tanrıçalar
işte bu yüzden göllerde sazlıklar mutlu değiller artık
bu yüzden buğday eski renginde değil
sanki siyah bir okyanusun ortasında
batırmak gibi teknemi
yahut
yelkenlerini yırtıp kendi kotramın
veya kendimi torpillemek nükleer bir denizaltıdan
ya da mutsuzluğumu anlatabilmek adına
bir yunus olup vurmak kendimi siyahın kumsalına
seni yaşadığımda değil,
-hiçbir zaman da yaşamadım Leydim-
huzurdun seni yazdığımda yalnızca
tıpkı, derin bir kılıç yarası almış yılkı gibi
kılıcını sırtında taşıyan
ve vurulan kılıçlarla
savaşıp kılıçlar için
yaralanıp kılıçlardan
çeliği yine de sevip
ayaklarının altında
korda dövülmüş bir nal
ve onun mavi ışıltısında hayal
ve işte o hayalin ortasında Leydi Liyan
ben sizin hayalinizde bile
sımsıcak nefesinizde dalgalanan şarkıları
sessizce solumanızı sevdim...
ve dudaklarınızdan şunu hiç unutmadım
-sen güneş kadar uzak ve yalnızsın
oysa güneş de sönecek bir yıldızsa
sönmekten olduğu gibi
yanmaktan da korkmamalısın -
18/11/2008 – SALI
12:25 – MERSİN
LEYDİ LİYAN –V-
her adımımız sevdanın çıkmaz sokaklarına götürdü bizi
çok büyük yürek gümbürtüsüydü topuk seslerimiz
ve gök çok yüksekti
yıldızlar çok soluk
ve türkülerimiz baki bir kubbedeydi, daim çınlayan
divanı şiir, meskeni ol gani seddar'dı Leydi Liyan
liyakatındaydık aşkın demini altun taslarda içmenin
aşka tövbe edip, bir bakır çanakça satılmanın bit pazarlarında
sabır susmuşum, öfke sıkmışım dişlerimde Leydim
ben belki bu yüzden böyle sert bir rüzgar gibi sevişirim
fırtına vurup dudaklarınıza, al meyvalar düşürürüm gerdanınıza
teninizde lodoslarım dalgalandırır terinizi
ve siz sönmemiş bir yanardağda gezdirdiniz ellerinizi
aşkı silelim hadi?
yok başka!
ve unutalım?
yok başka!
biliyorum;
yok saymayı bildiğimden başka yok hiçbir şeyim
ve ben bildiğimden şaştığım için maalesef böyleyim
yağmur yağıyor ince ve ipil
türkülerdeki sohbet buharıdır şimdi soluğum
sımsıcak bir çay kementlendiğinde boğazıma
hicret ederim bir bulut üstünden bir başka yıldırıma
saklımda bir siluet kemiriyor görüş mesafelerimi
dağların ardında değil artık batması
ve yine dağların ardından doğması
sıcağı ve soğuğu yanılsatması umurumda değil güneşin;
el-pençem, mağdurluğum ve yarasamsın benim
karınca yuvamsın, harabelerinde fidelerin kök seyyahlığı
çekirge sıçrayışımsın üç defadan fazla
ve üç defadan fazla vurulup düştüğüm,
düştüğümde sarıldığımsın...
derin suların yüzünde ay pırıltısı gibi
romantik bir yanılgısın, uğrunda dize katledilen
şeytanlığımsın karanlıkta, kod adı : zina
oysa ki bulduğumuz siyah bir ziyan
ve sen terleyip titrerdin, ben damlardım senden Liyan
türkçeyi deşivermek karnından ve beyninden
söylenmemiş gibi yapmak
duymamış gibi dinlemek sevda sözcüklerini
uyur gibi yastık altında saklayıp
sanki bir mücevher saklarmış gibi başımızı
ve örtmek mücevher kutusuyla şaşırmamızı
ve sonra sabah olduğunda,
bir kuş ölür gibi
sessizce ve çırpınarak durduğunda yağmur
yani bulutların eli-ayağı çekildiğinde
biz bize kaldığımızda yani
bizim bizden başka sevişkenliği olmayan
yani duygularımızın geometrisinde
üçgen, beşgen, sevişgen parametrelerinde
yüreğimden beynime çakılan dik açının açtığı yarasamsın
ama nedense hiçbir yaramdan kan akıtamazsın
ve o kuş öldü çoktan Leydi Liyan
o kuş sanki hiç yaşamamış
ve sen kanat olmamışsın ona, ben gökyüzü olmamışım
tenimizde süzülmemiş o tüysel yumuşaklık
ve o ters
o sert rüzgar hiç vurmamış teknemize
alabora olan dalgakıranmış oysa
haberimiz yokmuş gibi yapıp
gömmüşüz yüreğimizi o kusursuz fırtınaya
evet Liyan,
kuş öldü
gökyüzü çöktü kendi ayakları dibine
serseri bir çağırış şaşırıp yolunu ulaşmadı menziline
su öldü
okyanus öldü
yağmur dindi de
ölümüm hala bitmedi...
ben uzun uzun ölürmüşüm, bilmezdim
oysa, birden bire oluverir sanırdım, öyle değilmiş!
dirilmem de imkansızmış artık, öğrendim
ölü tanrılar şehri bana imar edilmiş
can erimiş, gam donmuş, vuslata esmiş ömrüm soğuk yel gibi
desem ki geç kalmışak ne anlamı var artık, kekremiş ol dem gibi
candan geçmişem çünkü, dirim benle değildir, terkeden o yar gibi
cananın gamını paha biçip almışam, vermişem bila bedel nefsimi
her yan soğuk, ıslanmış çukurda, her yan zemheri gözlü zebani
derin bir karanlıkta korkular, kadim-i hamaset mefta bir serseri
ne dem vururum artık yanmaktan, ne de umurumda değil külüm
dalın kırdıran gülün soykasına minnet etmez bir bülbülüm
ben bülbül iken bir fani mekanda kalıram baharsız lalezarda
çarıkların ve gözyaşının bile eşi olur, beni niye tekçe sanarsın
bülbülden kalan bir avuç tüydür bir de sitemkâr zar-ı ahuzarda
kül olmuştur bilinmez gül kurusundan Yürekçe!!! anlayamazsın
tek sanırlar beni oysa ki çok kişiyem, Pirlerin dergahında
çokumuzu asarlar da tek boyun kırılırız, gül dikeni dârında
gül güzel değildir bize aslen, biz severiz gülün kanatışını
biz yari yaratıp varedeni buluruz kanayan yaralarda
Ganimeti bulduk buhur kokan toprakta yağmuru koklar gibi
sabrı dilemekte Yakup misali tanrı andı bir mikenk taşı gibi
ne doğmuşum, ne ölümüşüm saymışmışım ebediyyet gibi
mâhlâm parmak izimdir rabden, kında zülfikâr gibi
bulmuşam ve kaybetmişem hiç bilmemekten yeğdir bana
bilmek ve ve öğrenmekde dimağım tanrıdan lütuftur bana
Yürekçe!!! dedim, Yürekçe!!! yaptım, Yürekçe!!! yakışır bana
yiğit namıyla anılır, nam nişana meyil kusur olmuştur bana
YÜREKÇE!!!
01/12/2008 – PAZARTESİ
16:56 – MERSİN