- Katılım
- 14 Mar 2013
- Mesajlar
- 387
- Konu Yazar
- #1
Çok severek ve araştırarak aldığım TRİUMPH TİGER SPORT 1050 motosikletimi satma gerekliliği hâsıl olduğunda böylesine hızlı bir sürece gireceğim hiç aklıma gelmemişti. Tiger Sport 1050yi satmak için verdiğim ilana Giresundan bir arkadaş YAMAHA XT 660 ZA TENERE ile takas teklifiyle karşılık verdi. Hiç aklımda olmamasına rağmen biraz zorunluluğun getirdiği sıkışıkla bu teklifi bir miktar zarar etmeme karşılık kabul ettim. Takas işlemini Ankara ve Giresuna aynı uzaklıkta olan Amasyada gerçekleştirmeye karar verdik.
[/url][/IMG]
Ve 16 Aralık sabahı Amasyaya doğru düştüm yola. Amasyayı daha önce hiç görmemiştim. Amasya ilk görüşte ben, kendisine hayran bıraktı. Hayatın yavaş aktığı son derece güzel bir şehir Amasya.
[/url][/IMG]
Ankara-Amasya arası yaklaşık olarak 340 km. Yollar son derece güzel. Mecitözü-Amasya arasında 50 km dışında yolların tamamı ayrılmış yol.
Yeşilırmak Vadisinde, Harşena Dağı eteklerine kurulan Amasyanın tarihi MÖ. 5.000lere kadar uzanmakta ve İlk Tunç Çağında da (MÖ. 3.000-2.500) Amasyada yoğun bir yerleşmenin olduğu bilinmekte.
[/url][/IMG]
Hitit belgelerine göre Amasyanın bilinen ilk adının Hakmiş [Khakm(p)is] olduğu sanılmaktadır. Bu isimin Perslerin Amasyayı fethine kadar devam ettiği değerlendirilmektedir. Amasyanın Mitridates Krallığı Dönemi'ndeki adı Amasseia dır. Özellikle M. Ö. II. yüzyıldan itibaren darp edilen Amasya şehir sikkelerinde AMASSEİA ibaresi açıkça görülmektedir. Zaten coğrafyacı Strabonda Amasya için Amaseia sözcüğünü kullanmaktadır. Amaseia sözcüğü, Ana anlamına gelen ve özellikle Ana Tanrıça yı kasteden Ama ve onun çeşitlemesi olan Mâ ibaresi ile bağlantılıdır. Bundan hareketle denilebilir ki Amaseia Ana Tanrıça Mânın şehri anlamına gelmektedir.Ana Tanrıça Mâ, Perslerin Anadoluyu fethinden sonra tapımı yaygınlaşan doğu kökenli bir tanrıçadır. Aynı zamanda bu tanrıça Mitridates ve Kapadokyanın yerel tanrıçasıdır. Amaseia sözcüğü de Persler zamanındaki asıl söyleniş şeklinin Hellen ağzına uydurulmuş biçimidir. Roma döneminde Amaseia adı fazla bir değişikliğe uğramadan AMACIAC (Amasia) olarak kullanılmıştır. Örneğin, İmparator Septımıus Severus, Caracalla ve Severus Alexander döneminde darp edilmiş Amasya şehir sikkelerinde AMACIAC adını görmekteyiz. Bizans Devri'nde de Amasia adının değişmeden devam ettiği bilinmektedir. Amasyanın adı Danişmendliler zamanında ise bazen Amasiyye, bazen de Şehr-i Haraşna olarak anılmıştır. Selçuklu, İlhanlı, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Amasya adı herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir.
Amasya'ya gidince ilk göze çarpan yapılar kaya mezarları. Pontus Krallarına ait olan Kral Kaya Mezarları, Harşena Dağının güney eteklerine, kalker kayalara oyularak yapılmış. 21 adet olduğu tahmin edilen mezarlardan çok azı gün yüzüne çıkarılmış.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Amasya'da Türk mimarisini yansıtan pek çok eski ev bulunmakta. Amasyanın çeşitli yerlerinde, özellikle Yeşilırmak sahil şeridinde yer alan geleneksel Osmanlı evleri kentin tarihi ve mimari dokusuna örnek teşkil ediyor. Eski Amasya evlerinden günümüze kalmış olanlar daha çok 19uncu yüzyıla ait.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Amasya'nın her köşesinde tarihi bir yapı karşınıza çıkıyor. Bunlardan biri Yeşilırmak'ın kuzeyinde bulunan ve Harşene Dağı adı verilen dik kayalıklar üzerinde bulunan kaledir. Kalenin "Belkıs", "Saray", "Maydonos" ve "Meydan" adlarında dört kapısı, kale içinde "Cilanbolu" adlı bir su kuyusu, sarnıcı ve zindanları bulunmaktadır. Kaleden 70 m. aşağıda Yeşilırmak Nehri'ne ve kral mezarlarına kadar uzanan MÖ. 3. yüzyıla ait merdivenli bir yeraltı yolu ile burç ve cami kalıntıları görülmeye değer niteliktedir.
Görülmesi gereken bir diğer tarihi eser ise Sultan II. Bayezid külliyesidir. Sultan II. Bayezid adına, 1485-86 yılları arasında cami, medrese, imaret, türbe, şadırvan ve çeşmeden ibaret bir külliye olarak yapılmıştır. 15. yüzyılın son çeyreğinde yan mekânlı cami mimarisinin gelişmiş bir geçiş dönemi örneğidir. Cami beş kubbeli bir cemaat yeri ile geniş bir kemerle birbirine bağlanan arka arkaya iki kubbeli mekân ve buraya açılan yan mekânlardan ibarettir. Doğu kısmındaki minaresi renkli taşlarla yivli, batı kısmındaki minare ise palmetlerle süslü olarak yapılmıştır. Batıda "U" planlı şemasına sahip medrese mevcuttur. Doğudaki "L" planlı şemail yapı, imaret ve konuk evidir. Her iki minare hizasında bulunan yaşlı çınar ağaçlarının külliye ile yaşıt olduğu tahmin edilmektedir.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Amasya zamanın yavaş aktığı şehirlerden ve son derece huzurlu bir yer. Günü birlik bir gezi Amasya için kesinlikle yeterli değil. Bir bahar günü tekrar Amasya'ya gelmeyi planlayarak kürkçü dükkanına doğru düştüm yola.
[/url][/IMG]
Amasyaya TRİUMPH ile gelip TENERE ile geri döndüm ve bu ikilinin tarz olarak bir birinden çok farklı olduğunu hemen hissettirdi TENERE bana.
Kendisinde ilk dikkatimi çeken husus sağlamlığın ve dayanaklılığın gerektirdiği sadelik. Bir dağ başında ya da çöl ortasında size gerekmeyecek ve size problem yaratabilecek hiç bir ekstraya sahip değil. Tek silindirli 47 PS'lik motor ilk görünüşte yetersiz dursa da sizi rahatlıkla otoban hızlarına çıkarabiliyor ama birazcık nazlanabiliyor hızlanırken. Ve bu hızlarda öndeki ufacık cam beklenmedik bir rüzgar koruması sağlıyor. Ama bu hızlarda 23 litrelik deponun dibini 350 km sonra görebilirsiniz. Motor oldukça dengeli ve kontrolü oldukça rahat. Frenler çok başarılı ve güven verici. Sele oldukça yüksek. Boyum 1.90 ve ayaklarım tam olarak yere basıyordu. Sele birazcık sert geldi TİGER SPORTTAN sonra. Ama bir enduro ile sport touringi bu açıdan kıyaslamak çok ta doğru değil galiba. Farlar gece yolculukları için yetersiz geldi bana. Ayrıca şehir içi kullanımda diğer kullandığım motorlara kıyasla çok fazla vites değiştirme ihtiyacı duydu TENERE.
Ve titreşim konusu... Korktuğum kadar kötü değil. Ama 5.000 devirden sonra aynadaki görüntüler birbirine giriyor. Elcikler ve peglerde ise rahatsız edici bir durum söz konusu değil.
Ama sonuçta motor yolculuklarının çoğunu asfalt üzerinde yapan benim gibi bir kullanıcı için XT 660 ZAnın çok doğru bir tercih olmadığı en başından beri belliydi. Bu motor asfalt üzerinde bana çok keyif vermese de motorsuz kalmaktan iyidir diyerek takas teklifini kabul etmiştim. Ve uzun bir süre bu motoru kullanacakmışım gibi görünürken hiç beklenmedik bir fırsat sonucu tekrar motor değiştirme imkanı karşıma çıktı.
Tekrardan başladım motosiklet araştırmaya. Motosiklet almanın en keyifli aşaması bu galiba. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi (http://www.motosiklet.net/forum/moto-sohbet/130310-yeni-yol-arkadasim-tiger-1050-sport.html) uzun yolculuklarda konforlu, yüksek hızlarda rüzgar koruması sağlayacak bagaj kapasitesi yeterli aynı zamanda sürüşü keyifli bir motosiklet arıyordum. Yani çok yönlü, sport-touring bir model benim için en uygunuydu. Daha önce yaptığım araştırmalar kapsamında ikinci el HONDA VFR 1200 F, KAWASAKİ Z 1000 SX, HONDA VFR 800X CROSSRUNNER, HONDA CBF 1000 F, YAMAHA FAZER 8 araştırmaya başladım.
Araştırmalar sırasında Hatay Yamaha bayii Şahinoğlu Motor ile görüştüm. Naim Beyin yakın ilgisi ve takas seçeneğinde diğer bayilere oranla sunduğu uygun koşullar nedeni ile YAMAHA FAZER 8 almaya karar verdim. Gerekli işlemleri tamamladıktan sonra 5 Şubat günü memleketim Antakyaya doğru düştüm yola. Ankara-Antakya arası 680 km ve yollar son derece güzel. Zaten yolun yaklaşık olarak yarısı otoban.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
322-400 yılları arasında yaşayan, Antakya doğumlu ünlü Romalı tarihçi Ammianus Marcellinusun Dünyada hiç bir kent, ne topraklarının bereketi, ne de ticaretteki zenginliği bakımından bu kenti geçemezdi dediği, Antik Çağ'da Orientis Apicem Pulcrum (Doğunun Kraliçesi) olarak anılan ve Atatürkün ismini verdiği Hatayın merkez ilçesi Antakya, bugün Türkiyedeki en kozmopolit yerleşim bölgelerinden biridir.
13 farklı medeniyetin izlerinin görülebileceği bu bölgede, Çevlik-Kanal Mağarasında, M.Ö. 40.000-11.000 yılları arasına ait olduğu iddia edilen üst Paleolitik Döneme ait kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 17. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hâkimiyetinde kalan bölge, daha sonra sırasıyla Hitit, Asur, Babil, Pers ve Makedonların egemenliğine girmiştir. Büyük İskender ile başlayan Hellenistik Dönem olarak adlandırılan, Doğu-Batı kültürel sentezlenme sürecinin yaşandığı dönemde (MÖ 330-30) Doğunun en önemli kültür ve siyaset merkezlerinden biri olan Antiokheia (Antakya), M.Ö. 300 yılında 22 Artemisios (Mayıs) günü Büyük İskenderin generallerinden, Nikator (Fatih) unvanı taşıyan Seleukos I (M.Ö. 306-281) tarafından kurulmuştur.
[/url][/IMG]
Antakya konumu ile Roma döneminde (M.Ö. 1. Yüzyıl - M.S. 6. yüzyıl) zenginliği, refahı, entellektüel yapısı ve kurumları ile Roma İmparatorluğunun Doğu eyaletlerinin merkezi olmuştur. Roma İmparatorluğunun üçüncü, dünyanın dördüncü büyük kenti olan Antakya, 638 yılında Arapların saldırısının ardından teslim alınmıştır.
1071 Malazgirt zaferiyle Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan döneminde kuşatma altına alınmış ve Bizanstan her yıl 20 bin altın alma şartıyla kuşatma kaldırılmıştır. 1268e gelindiğinde ise bu sefer Memluk saldırısına direnemeyerek Memluklere boyun eğmiş ve bölgedeki son Hıristiyan hâkimiyeti de sona ermiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında da Mercidabık Savaşı sonrası Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Çok uzun süreler Müslüman ve Protestan Arap, Sünni ve Alevi Türk, Süryani, Katolik, Ortodoks Rum, Ermeni ve Yahudi gibi farklı etnik kökenlere ve dinlere ev sahipliği yapmış ve UNESCO Barış Kenti olarak seçilmiş bir merkez olan Hatayın, özellikle Hıristiyanlar için ayrı bir önemi vardır. Hz. İsanın ölümünden sonra havarilerinden St. Pierre Antakyaya gelmiştir ve Hz. İsaya inananlara Hıristiyan adı ilk kez Hatayda verilmiştir. Bugün St. Pierre Kilisesi Hıristiyan âleminin en önemli tarihi kiliselerinden biridir. Papa VI. Paul tarafından aynı zamanda bir ibadet yeri olarak kabul edilen bu kilisede o tarihten beri her yıl 29 Haziran günü Katolik Kilisesince ayin düzenlenmektedir.
Tarihi, kültürü, medeniyetleri, doğası, zengin mutfağı ve turistik mekânları ile ülkemizin en büyük zenginliklerinden biri olan Antakya, aynı zamanda dünyanın ikinci en büyük mozaik koleksiyonunu barındırır.
[/url][/IMG]
Antakya zengin geçmişiyle gezginlere pek çok alternatif sunar. Bunlardan biri de Anadolu'nun ilk camisi olan Habibi Neccar Camisidir. Bu caminin en azından Memlüklüler zamanından (MS 13 yüzyıl) bu yana var olduğu bilinmektedir.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Yine Antakya içerisinde bulunan Ulu Camii de görülmesi gereken bir diğer yer.
[/url][/IMG]
Antakya'da yer alan camiilerle birlikte Protestan, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri hem Antakya'nın kozmopolit yapısı yansıtıyor ayrıca bir kaç yüz metre karelik alanda mimari olarak da farklı tarzları göz önüne seriyor.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Antakya'ya gelip Antakya mutfağının lezzetlerini tatmamak olmaz. Antakya'ya özgü kabak tatlısı, tepsi kebabı, humusu, zeytin salatası, kağıt kebabı ve tabi ki künefesi yöre tabiri ile peynirlisi. Antakya'ya giderseniz künefeyi Uzunçarşı içerisindeki Çınaraltı Künefecisi'nde yemenizi tavsiye ederim. Közde pişirilen peynirli ile dondurmanın lezzetini hiç bir yerde bulamazsınız.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Antakya'ya gelirseniz Antakya sokakları, St. Pierre Kilisesi, Mozaik Müzesi, Harbiye Şelaleleri, Titus Tüneli, Vakıflı Köyü ve Beşikli Mağara gezilip görülesi diğer yerler. Özellikle St. Pierre Kilisesi tarihi önemi dolayısıyla çok ilgi gören bir yer. İlk Katolik Kilisesi olan Saint Pierre Kilisesi Stauris Dağı'nın (Habibi Neccar) batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. St. Pierre Kilisesi, kendilerini ilk kez Hıristiyan olarak adlandıran insanların dinsel yaşamına tanıklık etmiş, Hıristiyanlık dininin, özellikle Aziz Petrusun ilk Papa olarak kabul edilmesinden dolayı Katolik inancının Dünyaya yayılmasında bir merkez konumunu kazanmıştır. Hıristiyanlar arasında önemli bir yer olan St. Pierre Kilisesi, 1983 yılında Papa VI Paul tarafından Hıristiyanlar için haç yerlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Her yıl 29 Haziranda St.Pierre günü kutlamaları yapılmaktadır.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Kilisenin hemen yukarısında ise cehennem kayıkçısı Haron heykeli bulunmaktadır. Bölgedeki küçük çocuklardan cüzzi bir ücret karşılığın sizi bu heykele götürmesini isteyebilirsiniz. Kharon kabarması, başı bir örtü ile kapatılmış, bir insan portresidir. Bu kabartma İmparator Antiochos zamanında ( M.Ö. 175-164) Antakyada birçok insanın ölümüne neden olan veba salgını sırasında yapılmıştır. Bu dönemde toplumlara etkili olan kâhinlere danışılmış, onların tavsiyesi üzerine de kente yukarıdan bakan dağ üzerinde böyle bir kabarmanın yapılması kararlaştırılmıştır.
[/url][/IMG]
Ve eski Antakya sokakları. Her gezişimde beni şaşırtan, inanılmaz samimi, sanatla ve birçokta zenginlikle dolu ancak 1987 yılından sonra pek çok kez belediye tarafından tecavüze uğrayan ama hala saflığını, güzelliğini, şaşırtıcılığını koruyan daracık sokaklar muhakkak görülmeli.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Eğer yaz günü gitmişseniz Antakya'ya zaten yolunuz Harbiye'ye düşecektir. Harbiye (Defne) Antalya il merkezine 7 km. mesafede olup her tarafı yeşillik olan güzel bir piknik yeridir. Antik çağın ünlü Daphne kentidir. Efsaneye göre Zeus'un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında gördüğü genç ve güzel bir kız olan Daphne'ye aşık olur ve onunla konuşmak ister. Daphne'yi kovalar. Daphne kurtulamayacağını anlar. "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru" diye yalvarır. Daphne ağaca dönüşür. Apollon şaşırır. Bu olaydan sonra şiir ve silah zaferi defne ağacının dalıyla mükafatlandırılır ve Defne'nin gözyaşlarının Harbiye'deki şelaleleri meydana getirdiğine inanılır. Seleukos Döneminde çağlayanlarıyla tanınan ve dünyaca ünlü bir sayfiye yeri olan Defne, çok sayıda köşkler, tapınaklar, eğlence yerleri ile ünlüydü. Stadyumunda düzenlenen olimpiyatların ihtişamı dillere destandı. Ancak şiddetli depremler bu şehri yerle bir etmiş, günümüze gözle görülür herhangi bir eser kalmamıştır. Harbiye, şimdilerde çok ilgi gören mesire yeri, yayla olup aynı zamanda heykeller, turistik eşya yönünden önemli bir beldedir. Yöredeki tezgahlarda dokunan doğal ipekler ise gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çok aranan kumaşlardandır. Yaz günleri ayağınızı buz gibi suya sokup aynı zamanda yemeğinizi yiyebilir, nargilenizi fokurdatabilir ya da biranızı yudumlayabilirsiniz.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Ve yaklaşık bir gününüzü ayırmanız gereken bir rota. Hz Musa Ağacı, Titus Tüneli, Vakıflı Köyü ve Beşikli Mağara ziyareti. Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın Samandağ'daki buluşmasından sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola çıkarlar. Hıdırbey Köyü'ndeki Musa ağacının bulunduğu yere geldiğinde çok susar. Bastonunu bu ağacın bulunduğu yere bıraktıktan sonra, hemen yanındaki dereye su içmeye gider. Su içtikten sonra yollarına devam ederler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde ise asasının yeşerdiğini ve bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o ağaç Musa ağacı olarak bilinir.
800-1000 yaşlarında olduğu tahmin edilen ağacın halk arasında 2000-3000 yaşlarında olduğuna inanılır. Köyün Merkezinde bulunan ağacın gövde çapı 7.50 mdir. Dıştan çevresi yaklaşık 20 mdir. İki oyukla ağacın gövdesine girilmektedir. Devasa bir çınar ağacı olan Musa ağacının gölgesinde sabah kahvaltısı yapabilir veya bir yorgunluk kahvesi içebilirsiniz.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Hıdırbey Köyü'nden sonraki durak Vakıflı Köyü. Küçük şirin bir köy. Köy kahvesinde kahvaltınızı yapabilir, köylülerin kurduğu kooperatiften sabun, zeytin yağı ya da meyve likörleri alabilirsiniz. Vakıflı Köyü Türkiye'nin tek Ermeni Köyü olma özelliğini taşımaktadır. Bugünkü Vakıflı Köyü, Osmanlı Sultanı II. Mahmut (1808-1839) dönemine kadar yörenin büyük köylerinden Yoğunolukun bir mezrası; bu topraklar II. Mahmut tarafından Mihail adlı varlıklı bir Hıristiyan Arapa vakfedilince bir yerleşim yeri oluyor ve Vakıf adını da bundan dolayı alıyor. 20. yüzyılın başlarında gerçek bir köy haline dönüşen Vakıflı bugün Samandağa (Süveydiye) bağlı. 1918 yılına kadar Osmanlı, 1918den 1938e kadar yirmi yıllık süre boyunca Fransız, 7 Eylül 1938 ile 29 Haziran 1939 tarihleri arasında da, yaklaşık on aylık bir süre de Hatay Cumhuriyetinin yönetiminde kalmıştır.
29 Haziran 1939da, Türkiye Cumhuriyetine katılma kararı alan Hatayın değişik bölgelerinde ve Musa Dağı eteklerindeki altı ayrı köyde yaşayan Ermeni Toplumuna--Vakıflı (Vakıf); Kapısuyu (Kebusiye); Hıdırbey;Yoğunoluk; Eriklikuyu (Hacı Habipli): Teknepınar (önce Bityas sonra Batıayaz)--Türkiyede kalma ya da göç edebilme serbestîsi tanınmıştır. Diğer köyler yoğun göç alırken Vakıflı Köylüleri Türkiyede kalmışlar.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Bir sonraki durak ise Titus Tüneli ve Beşikli Mağara. Akdeniz ve Keldağ manzaralı dağ yolunda yapılan 10-15 dakikalık bir yolculuk sonucu Titus Tüneli'nin ve Beşikli mağaranın bulunduğu Çevlik ilçesine varıyoruz.
[/url][/IMG]
Samandağ'ın 5 Km. kuzeyinde denize hakim yamaçlarda M.Ö. 300 yıllarında Seleuykos Nikator tarafından kurulan ve kurucusunun adı ile anılan antik kentin, dağın hemen bitiminde, dağdan gelen derelerin ağzında bir iç limanı vardı. Sellerin bu limanı doldurması tehlikesi ortaya çıkınca imparator Vespasianus zamanında dağ delinerek bir tünel açılması kararlaştırıldı. Tünel Titus zamanında tamamlandı ve derenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları , yüksekliği 7 m genişliği 6 m olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtıldı , böylece limanın dolması engellenmiş oldu. 130 m'si tünel, kalanı açık kanal halinde olan tünelin uzunluğu girişten Çevliğe kadar 1380 m'dir. Söz konusu proje dönemin mühendislik harikası idi.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Tünelin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta , 100 m kadar uzaklıkta kaya mezarları vardır burada kayalara oyulmuş mağaraların içinde bulunan çok sayıda mezarın en çok ilgi çekeni , çukurun tabanındaki geniş mağaradır. içinde çok sayıda mezar bulunan bu mağara diğerlerinden farklı yapılmış yüksek ve gösterişli bir mezar yüzünden halk arasından ''Beşikli Mağara'' olarak anılmaktadır.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Veee sonunda yeni yol arkadaşımla tanışma vakti geldi çattı. YAMAHA FAZER 8 ABS. İlk gözlemim motor TRİUMPH kadar konforlu değil. Özellikle selesi biraz sert. Uzun yolculuklar için sıkıntı yaratabilir. İşçilik açısından da TRİUMPH'a yaklaşamıyor FAZER 8. FAZER 8'in daha alçak yapısı FAZER'ı sport-touring sınıfının sport kısmına daha yakın kılıyor. Bu özelliğin güzel bir yanı daha var kontrolü TRİUMPH'dan daha rahat. Aynaların konumu son derece iyi. Görüş açısı oldukça geniş. Farlar gece sürüşü için yeterli ama daha iyi olabilirdi. Rüzgar koruması da fena sayılmaz 120-130 km/saat hızlarda yeterli korumayı sağlıyor. Ankara'ya dönerken FAZER 8 yaklaşık olarak 5,8 lt yakıt tüketti. FAZER'ın motoru keyifli sürüşler vaat ediyor. Son derece torklu ve güçlü.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Yeni yol arkadaşımla dönüş yoluna geçiyorum. Dönüş güzergahımda olan Payas'a ugruyarak, Payas Kalesi, Sarı Selim Cami ve Sokullu Külliyesini ziyaret edeceğim. Haçlılar ve daha sonra Osmanlılar tarafından restore edildiği biliniyor, ama kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Payas bölgesinin en ünlü sanat eseri yapılarındandır. Sokullu Mehmet Paşa külliyesinin, güneyindedir. Kalenin, 8 kulesi bulunuyor ve çevresi su hendeğiyle çevrilidir.
[/url][/IMG]
Yapımından sonra, başta Evliya Çelebi olmak üzere, seyyahların da büyük ilgisini çeken kale: Türk hakimiyetine geçtiğinde tamamen harap haldeymiş. Ancak, bölgede oluşturulacak iskelenin önemine binaen, kalenin onarılması düşünülmüştür. Böylece, yıllardır, yabancı gemilerin su ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yer olan bölge, muhtemel düşman saldırılarına karşı korunmuş olucaktı. Bu düşünce sonucu, 1567 yılında, Payas kalesinin onarımı gerçekleştirilmiştir.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Payas (Yakacık)'da bulunan Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, İstanbul Halep-Şam-Hicaz yolu üzerinde konumlandırılmış bir 'Menzil Külliyesi'dir. Bu yol, buharlı gemilerin kullanılmaya başlandığı döneme kadar, Sürre alaylarının ve dolayısıyla Hicaz'a giden hacıların kullandığı bir güzergâhtı. Buharlı gemilerin devreye girmesinden sonra ise Sürre Alayları, Beyrut üzerinden Şam'a ve oradan da Hicaz'a gitmeye başladılar. Külliye, bu güzergâhı kullanan hacı kervanları ile ticaret kervanlarının, limanın ve askeri birliklerin güvenliğini sağlamak amacıyla, II. Sultan Selim döneminde (15661574) inşa edilmiş ve yörenin en büyük yapı kompleksidir. Külliyenin inşası 1574'de tamamlanmıştır.
[/url][/IMG]
Kale hariç, Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi toplam 14.902 metrekarelik bir alana yayılan ve farklı işlevlere sahip unsurlardan meydana gelmektedir. Külliyenin arastası, kuzey-güney doğrultusunda, 8.5 metreye, 115 metrelik bir aksın iki tarafında yer alan kırk sekiz dükkandan oluşmaktadır. Arasta'nın tam ortasındaki Dua Kubbesi'nin batısında, külliyenin ana girişi, doğusunda ise kervansaray girişi yer alır. Kervansaray, 43 metreye, 50 metre boyutlarındaki bir avlunun üç tarafını saran revakların arkasında yolcular için kapalı mekânlar ve ahırlar ve develiklerden oluşan külliyenin en büyük bölümüdür.
[/url][/IMG]
Kervansaray'ın batısında, geçidin iki yanında, üç bölüm halinde, kendi avlularına açılan odaların oluşturduğu tabhaneler (misafirhaneler) vardır. Güneyde ise tabhanelere bitişik olarak inşa edilmiş olan imaret, önünde revakları olan mutfak ve yemek bölümü ve kilerden meydana gelir. Arastanın batı kanadında yer alan Çifte Hamam, klasik bir Osmanlı hamamı mimarisinin özelliklerine sahiptir. Sıbyan Mektebi, Çifte Hamam'a bitişik olarak külliyenin batısında bulunan, iki gözlü ve önü revaklı bir yapıdır.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Buraları da gezip gördükten sonra kürkçü dükkanına Ankara'ya doğru tekrar yola düşüyorum.
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
[/url][/IMG]
Yeni yol arkadaşımla mutlu mesut bir yolculuktan sonra kazasız belasız eve vardım. Dostlarım hepinizin yolculukları kazasız belasız ve keyifli olsun :cat:
Ve 16 Aralık sabahı Amasyaya doğru düştüm yola. Amasyayı daha önce hiç görmemiştim. Amasya ilk görüşte ben, kendisine hayran bıraktı. Hayatın yavaş aktığı son derece güzel bir şehir Amasya.
Ankara-Amasya arası yaklaşık olarak 340 km. Yollar son derece güzel. Mecitözü-Amasya arasında 50 km dışında yolların tamamı ayrılmış yol.
Yeşilırmak Vadisinde, Harşena Dağı eteklerine kurulan Amasyanın tarihi MÖ. 5.000lere kadar uzanmakta ve İlk Tunç Çağında da (MÖ. 3.000-2.500) Amasyada yoğun bir yerleşmenin olduğu bilinmekte.
Hitit belgelerine göre Amasyanın bilinen ilk adının Hakmiş [Khakm(p)is] olduğu sanılmaktadır. Bu isimin Perslerin Amasyayı fethine kadar devam ettiği değerlendirilmektedir. Amasyanın Mitridates Krallığı Dönemi'ndeki adı Amasseia dır. Özellikle M. Ö. II. yüzyıldan itibaren darp edilen Amasya şehir sikkelerinde AMASSEİA ibaresi açıkça görülmektedir. Zaten coğrafyacı Strabonda Amasya için Amaseia sözcüğünü kullanmaktadır. Amaseia sözcüğü, Ana anlamına gelen ve özellikle Ana Tanrıça yı kasteden Ama ve onun çeşitlemesi olan Mâ ibaresi ile bağlantılıdır. Bundan hareketle denilebilir ki Amaseia Ana Tanrıça Mânın şehri anlamına gelmektedir.Ana Tanrıça Mâ, Perslerin Anadoluyu fethinden sonra tapımı yaygınlaşan doğu kökenli bir tanrıçadır. Aynı zamanda bu tanrıça Mitridates ve Kapadokyanın yerel tanrıçasıdır. Amaseia sözcüğü de Persler zamanındaki asıl söyleniş şeklinin Hellen ağzına uydurulmuş biçimidir. Roma döneminde Amaseia adı fazla bir değişikliğe uğramadan AMACIAC (Amasia) olarak kullanılmıştır. Örneğin, İmparator Septımıus Severus, Caracalla ve Severus Alexander döneminde darp edilmiş Amasya şehir sikkelerinde AMACIAC adını görmekteyiz. Bizans Devri'nde de Amasia adının değişmeden devam ettiği bilinmektedir. Amasyanın adı Danişmendliler zamanında ise bazen Amasiyye, bazen de Şehr-i Haraşna olarak anılmıştır. Selçuklu, İlhanlı, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Amasya adı herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir.
Amasya'ya gidince ilk göze çarpan yapılar kaya mezarları. Pontus Krallarına ait olan Kral Kaya Mezarları, Harşena Dağının güney eteklerine, kalker kayalara oyularak yapılmış. 21 adet olduğu tahmin edilen mezarlardan çok azı gün yüzüne çıkarılmış.
Amasya'da Türk mimarisini yansıtan pek çok eski ev bulunmakta. Amasyanın çeşitli yerlerinde, özellikle Yeşilırmak sahil şeridinde yer alan geleneksel Osmanlı evleri kentin tarihi ve mimari dokusuna örnek teşkil ediyor. Eski Amasya evlerinden günümüze kalmış olanlar daha çok 19uncu yüzyıla ait.
Amasya'nın her köşesinde tarihi bir yapı karşınıza çıkıyor. Bunlardan biri Yeşilırmak'ın kuzeyinde bulunan ve Harşene Dağı adı verilen dik kayalıklar üzerinde bulunan kaledir. Kalenin "Belkıs", "Saray", "Maydonos" ve "Meydan" adlarında dört kapısı, kale içinde "Cilanbolu" adlı bir su kuyusu, sarnıcı ve zindanları bulunmaktadır. Kaleden 70 m. aşağıda Yeşilırmak Nehri'ne ve kral mezarlarına kadar uzanan MÖ. 3. yüzyıla ait merdivenli bir yeraltı yolu ile burç ve cami kalıntıları görülmeye değer niteliktedir.
Görülmesi gereken bir diğer tarihi eser ise Sultan II. Bayezid külliyesidir. Sultan II. Bayezid adına, 1485-86 yılları arasında cami, medrese, imaret, türbe, şadırvan ve çeşmeden ibaret bir külliye olarak yapılmıştır. 15. yüzyılın son çeyreğinde yan mekânlı cami mimarisinin gelişmiş bir geçiş dönemi örneğidir. Cami beş kubbeli bir cemaat yeri ile geniş bir kemerle birbirine bağlanan arka arkaya iki kubbeli mekân ve buraya açılan yan mekânlardan ibarettir. Doğu kısmındaki minaresi renkli taşlarla yivli, batı kısmındaki minare ise palmetlerle süslü olarak yapılmıştır. Batıda "U" planlı şemasına sahip medrese mevcuttur. Doğudaki "L" planlı şemail yapı, imaret ve konuk evidir. Her iki minare hizasında bulunan yaşlı çınar ağaçlarının külliye ile yaşıt olduğu tahmin edilmektedir.
Amasya zamanın yavaş aktığı şehirlerden ve son derece huzurlu bir yer. Günü birlik bir gezi Amasya için kesinlikle yeterli değil. Bir bahar günü tekrar Amasya'ya gelmeyi planlayarak kürkçü dükkanına doğru düştüm yola.
Amasyaya TRİUMPH ile gelip TENERE ile geri döndüm ve bu ikilinin tarz olarak bir birinden çok farklı olduğunu hemen hissettirdi TENERE bana.
Kendisinde ilk dikkatimi çeken husus sağlamlığın ve dayanaklılığın gerektirdiği sadelik. Bir dağ başında ya da çöl ortasında size gerekmeyecek ve size problem yaratabilecek hiç bir ekstraya sahip değil. Tek silindirli 47 PS'lik motor ilk görünüşte yetersiz dursa da sizi rahatlıkla otoban hızlarına çıkarabiliyor ama birazcık nazlanabiliyor hızlanırken. Ve bu hızlarda öndeki ufacık cam beklenmedik bir rüzgar koruması sağlıyor. Ama bu hızlarda 23 litrelik deponun dibini 350 km sonra görebilirsiniz. Motor oldukça dengeli ve kontrolü oldukça rahat. Frenler çok başarılı ve güven verici. Sele oldukça yüksek. Boyum 1.90 ve ayaklarım tam olarak yere basıyordu. Sele birazcık sert geldi TİGER SPORTTAN sonra. Ama bir enduro ile sport touringi bu açıdan kıyaslamak çok ta doğru değil galiba. Farlar gece yolculukları için yetersiz geldi bana. Ayrıca şehir içi kullanımda diğer kullandığım motorlara kıyasla çok fazla vites değiştirme ihtiyacı duydu TENERE.
Ve titreşim konusu... Korktuğum kadar kötü değil. Ama 5.000 devirden sonra aynadaki görüntüler birbirine giriyor. Elcikler ve peglerde ise rahatsız edici bir durum söz konusu değil.
Ama sonuçta motor yolculuklarının çoğunu asfalt üzerinde yapan benim gibi bir kullanıcı için XT 660 ZAnın çok doğru bir tercih olmadığı en başından beri belliydi. Bu motor asfalt üzerinde bana çok keyif vermese de motorsuz kalmaktan iyidir diyerek takas teklifini kabul etmiştim. Ve uzun bir süre bu motoru kullanacakmışım gibi görünürken hiç beklenmedik bir fırsat sonucu tekrar motor değiştirme imkanı karşıma çıktı.
Tekrardan başladım motosiklet araştırmaya. Motosiklet almanın en keyifli aşaması bu galiba. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi (http://www.motosiklet.net/forum/moto-sohbet/130310-yeni-yol-arkadasim-tiger-1050-sport.html) uzun yolculuklarda konforlu, yüksek hızlarda rüzgar koruması sağlayacak bagaj kapasitesi yeterli aynı zamanda sürüşü keyifli bir motosiklet arıyordum. Yani çok yönlü, sport-touring bir model benim için en uygunuydu. Daha önce yaptığım araştırmalar kapsamında ikinci el HONDA VFR 1200 F, KAWASAKİ Z 1000 SX, HONDA VFR 800X CROSSRUNNER, HONDA CBF 1000 F, YAMAHA FAZER 8 araştırmaya başladım.
Araştırmalar sırasında Hatay Yamaha bayii Şahinoğlu Motor ile görüştüm. Naim Beyin yakın ilgisi ve takas seçeneğinde diğer bayilere oranla sunduğu uygun koşullar nedeni ile YAMAHA FAZER 8 almaya karar verdim. Gerekli işlemleri tamamladıktan sonra 5 Şubat günü memleketim Antakyaya doğru düştüm yola. Ankara-Antakya arası 680 km ve yollar son derece güzel. Zaten yolun yaklaşık olarak yarısı otoban.
322-400 yılları arasında yaşayan, Antakya doğumlu ünlü Romalı tarihçi Ammianus Marcellinusun Dünyada hiç bir kent, ne topraklarının bereketi, ne de ticaretteki zenginliği bakımından bu kenti geçemezdi dediği, Antik Çağ'da Orientis Apicem Pulcrum (Doğunun Kraliçesi) olarak anılan ve Atatürkün ismini verdiği Hatayın merkez ilçesi Antakya, bugün Türkiyedeki en kozmopolit yerleşim bölgelerinden biridir.
13 farklı medeniyetin izlerinin görülebileceği bu bölgede, Çevlik-Kanal Mağarasında, M.Ö. 40.000-11.000 yılları arasına ait olduğu iddia edilen üst Paleolitik Döneme ait kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 17. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hâkimiyetinde kalan bölge, daha sonra sırasıyla Hitit, Asur, Babil, Pers ve Makedonların egemenliğine girmiştir. Büyük İskender ile başlayan Hellenistik Dönem olarak adlandırılan, Doğu-Batı kültürel sentezlenme sürecinin yaşandığı dönemde (MÖ 330-30) Doğunun en önemli kültür ve siyaset merkezlerinden biri olan Antiokheia (Antakya), M.Ö. 300 yılında 22 Artemisios (Mayıs) günü Büyük İskenderin generallerinden, Nikator (Fatih) unvanı taşıyan Seleukos I (M.Ö. 306-281) tarafından kurulmuştur.
Antakya konumu ile Roma döneminde (M.Ö. 1. Yüzyıl - M.S. 6. yüzyıl) zenginliği, refahı, entellektüel yapısı ve kurumları ile Roma İmparatorluğunun Doğu eyaletlerinin merkezi olmuştur. Roma İmparatorluğunun üçüncü, dünyanın dördüncü büyük kenti olan Antakya, 638 yılında Arapların saldırısının ardından teslim alınmıştır.
1071 Malazgirt zaferiyle Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan döneminde kuşatma altına alınmış ve Bizanstan her yıl 20 bin altın alma şartıyla kuşatma kaldırılmıştır. 1268e gelindiğinde ise bu sefer Memluk saldırısına direnemeyerek Memluklere boyun eğmiş ve bölgedeki son Hıristiyan hâkimiyeti de sona ermiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında da Mercidabık Savaşı sonrası Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Çok uzun süreler Müslüman ve Protestan Arap, Sünni ve Alevi Türk, Süryani, Katolik, Ortodoks Rum, Ermeni ve Yahudi gibi farklı etnik kökenlere ve dinlere ev sahipliği yapmış ve UNESCO Barış Kenti olarak seçilmiş bir merkez olan Hatayın, özellikle Hıristiyanlar için ayrı bir önemi vardır. Hz. İsanın ölümünden sonra havarilerinden St. Pierre Antakyaya gelmiştir ve Hz. İsaya inananlara Hıristiyan adı ilk kez Hatayda verilmiştir. Bugün St. Pierre Kilisesi Hıristiyan âleminin en önemli tarihi kiliselerinden biridir. Papa VI. Paul tarafından aynı zamanda bir ibadet yeri olarak kabul edilen bu kilisede o tarihten beri her yıl 29 Haziran günü Katolik Kilisesince ayin düzenlenmektedir.
Tarihi, kültürü, medeniyetleri, doğası, zengin mutfağı ve turistik mekânları ile ülkemizin en büyük zenginliklerinden biri olan Antakya, aynı zamanda dünyanın ikinci en büyük mozaik koleksiyonunu barındırır.
Antakya zengin geçmişiyle gezginlere pek çok alternatif sunar. Bunlardan biri de Anadolu'nun ilk camisi olan Habibi Neccar Camisidir. Bu caminin en azından Memlüklüler zamanından (MS 13 yüzyıl) bu yana var olduğu bilinmektedir.
Yine Antakya içerisinde bulunan Ulu Camii de görülmesi gereken bir diğer yer.
Antakya'da yer alan camiilerle birlikte Protestan, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri hem Antakya'nın kozmopolit yapısı yansıtıyor ayrıca bir kaç yüz metre karelik alanda mimari olarak da farklı tarzları göz önüne seriyor.
Antakya'ya gelip Antakya mutfağının lezzetlerini tatmamak olmaz. Antakya'ya özgü kabak tatlısı, tepsi kebabı, humusu, zeytin salatası, kağıt kebabı ve tabi ki künefesi yöre tabiri ile peynirlisi. Antakya'ya giderseniz künefeyi Uzunçarşı içerisindeki Çınaraltı Künefecisi'nde yemenizi tavsiye ederim. Közde pişirilen peynirli ile dondurmanın lezzetini hiç bir yerde bulamazsınız.
Antakya'ya gelirseniz Antakya sokakları, St. Pierre Kilisesi, Mozaik Müzesi, Harbiye Şelaleleri, Titus Tüneli, Vakıflı Köyü ve Beşikli Mağara gezilip görülesi diğer yerler. Özellikle St. Pierre Kilisesi tarihi önemi dolayısıyla çok ilgi gören bir yer. İlk Katolik Kilisesi olan Saint Pierre Kilisesi Stauris Dağı'nın (Habibi Neccar) batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. St. Pierre Kilisesi, kendilerini ilk kez Hıristiyan olarak adlandıran insanların dinsel yaşamına tanıklık etmiş, Hıristiyanlık dininin, özellikle Aziz Petrusun ilk Papa olarak kabul edilmesinden dolayı Katolik inancının Dünyaya yayılmasında bir merkez konumunu kazanmıştır. Hıristiyanlar arasında önemli bir yer olan St. Pierre Kilisesi, 1983 yılında Papa VI Paul tarafından Hıristiyanlar için haç yerlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Her yıl 29 Haziranda St.Pierre günü kutlamaları yapılmaktadır.
Kilisenin hemen yukarısında ise cehennem kayıkçısı Haron heykeli bulunmaktadır. Bölgedeki küçük çocuklardan cüzzi bir ücret karşılığın sizi bu heykele götürmesini isteyebilirsiniz. Kharon kabarması, başı bir örtü ile kapatılmış, bir insan portresidir. Bu kabartma İmparator Antiochos zamanında ( M.Ö. 175-164) Antakyada birçok insanın ölümüne neden olan veba salgını sırasında yapılmıştır. Bu dönemde toplumlara etkili olan kâhinlere danışılmış, onların tavsiyesi üzerine de kente yukarıdan bakan dağ üzerinde böyle bir kabarmanın yapılması kararlaştırılmıştır.
Ve eski Antakya sokakları. Her gezişimde beni şaşırtan, inanılmaz samimi, sanatla ve birçokta zenginlikle dolu ancak 1987 yılından sonra pek çok kez belediye tarafından tecavüze uğrayan ama hala saflığını, güzelliğini, şaşırtıcılığını koruyan daracık sokaklar muhakkak görülmeli.
Eğer yaz günü gitmişseniz Antakya'ya zaten yolunuz Harbiye'ye düşecektir. Harbiye (Defne) Antalya il merkezine 7 km. mesafede olup her tarafı yeşillik olan güzel bir piknik yeridir. Antik çağın ünlü Daphne kentidir. Efsaneye göre Zeus'un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında gördüğü genç ve güzel bir kız olan Daphne'ye aşık olur ve onunla konuşmak ister. Daphne'yi kovalar. Daphne kurtulamayacağını anlar. "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru" diye yalvarır. Daphne ağaca dönüşür. Apollon şaşırır. Bu olaydan sonra şiir ve silah zaferi defne ağacının dalıyla mükafatlandırılır ve Defne'nin gözyaşlarının Harbiye'deki şelaleleri meydana getirdiğine inanılır. Seleukos Döneminde çağlayanlarıyla tanınan ve dünyaca ünlü bir sayfiye yeri olan Defne, çok sayıda köşkler, tapınaklar, eğlence yerleri ile ünlüydü. Stadyumunda düzenlenen olimpiyatların ihtişamı dillere destandı. Ancak şiddetli depremler bu şehri yerle bir etmiş, günümüze gözle görülür herhangi bir eser kalmamıştır. Harbiye, şimdilerde çok ilgi gören mesire yeri, yayla olup aynı zamanda heykeller, turistik eşya yönünden önemli bir beldedir. Yöredeki tezgahlarda dokunan doğal ipekler ise gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çok aranan kumaşlardandır. Yaz günleri ayağınızı buz gibi suya sokup aynı zamanda yemeğinizi yiyebilir, nargilenizi fokurdatabilir ya da biranızı yudumlayabilirsiniz.
Ve yaklaşık bir gününüzü ayırmanız gereken bir rota. Hz Musa Ağacı, Titus Tüneli, Vakıflı Köyü ve Beşikli Mağara ziyareti. Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın Samandağ'daki buluşmasından sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola çıkarlar. Hıdırbey Köyü'ndeki Musa ağacının bulunduğu yere geldiğinde çok susar. Bastonunu bu ağacın bulunduğu yere bıraktıktan sonra, hemen yanındaki dereye su içmeye gider. Su içtikten sonra yollarına devam ederler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde ise asasının yeşerdiğini ve bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o ağaç Musa ağacı olarak bilinir.
800-1000 yaşlarında olduğu tahmin edilen ağacın halk arasında 2000-3000 yaşlarında olduğuna inanılır. Köyün Merkezinde bulunan ağacın gövde çapı 7.50 mdir. Dıştan çevresi yaklaşık 20 mdir. İki oyukla ağacın gövdesine girilmektedir. Devasa bir çınar ağacı olan Musa ağacının gölgesinde sabah kahvaltısı yapabilir veya bir yorgunluk kahvesi içebilirsiniz.
Hıdırbey Köyü'nden sonraki durak Vakıflı Köyü. Küçük şirin bir köy. Köy kahvesinde kahvaltınızı yapabilir, köylülerin kurduğu kooperatiften sabun, zeytin yağı ya da meyve likörleri alabilirsiniz. Vakıflı Köyü Türkiye'nin tek Ermeni Köyü olma özelliğini taşımaktadır. Bugünkü Vakıflı Köyü, Osmanlı Sultanı II. Mahmut (1808-1839) dönemine kadar yörenin büyük köylerinden Yoğunolukun bir mezrası; bu topraklar II. Mahmut tarafından Mihail adlı varlıklı bir Hıristiyan Arapa vakfedilince bir yerleşim yeri oluyor ve Vakıf adını da bundan dolayı alıyor. 20. yüzyılın başlarında gerçek bir köy haline dönüşen Vakıflı bugün Samandağa (Süveydiye) bağlı. 1918 yılına kadar Osmanlı, 1918den 1938e kadar yirmi yıllık süre boyunca Fransız, 7 Eylül 1938 ile 29 Haziran 1939 tarihleri arasında da, yaklaşık on aylık bir süre de Hatay Cumhuriyetinin yönetiminde kalmıştır.
29 Haziran 1939da, Türkiye Cumhuriyetine katılma kararı alan Hatayın değişik bölgelerinde ve Musa Dağı eteklerindeki altı ayrı köyde yaşayan Ermeni Toplumuna--Vakıflı (Vakıf); Kapısuyu (Kebusiye); Hıdırbey;Yoğunoluk; Eriklikuyu (Hacı Habipli): Teknepınar (önce Bityas sonra Batıayaz)--Türkiyede kalma ya da göç edebilme serbestîsi tanınmıştır. Diğer köyler yoğun göç alırken Vakıflı Köylüleri Türkiyede kalmışlar.
Bir sonraki durak ise Titus Tüneli ve Beşikli Mağara. Akdeniz ve Keldağ manzaralı dağ yolunda yapılan 10-15 dakikalık bir yolculuk sonucu Titus Tüneli'nin ve Beşikli mağaranın bulunduğu Çevlik ilçesine varıyoruz.
Samandağ'ın 5 Km. kuzeyinde denize hakim yamaçlarda M.Ö. 300 yıllarında Seleuykos Nikator tarafından kurulan ve kurucusunun adı ile anılan antik kentin, dağın hemen bitiminde, dağdan gelen derelerin ağzında bir iç limanı vardı. Sellerin bu limanı doldurması tehlikesi ortaya çıkınca imparator Vespasianus zamanında dağ delinerek bir tünel açılması kararlaştırıldı. Tünel Titus zamanında tamamlandı ve derenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları , yüksekliği 7 m genişliği 6 m olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtıldı , böylece limanın dolması engellenmiş oldu. 130 m'si tünel, kalanı açık kanal halinde olan tünelin uzunluğu girişten Çevliğe kadar 1380 m'dir. Söz konusu proje dönemin mühendislik harikası idi.
Tünelin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta , 100 m kadar uzaklıkta kaya mezarları vardır burada kayalara oyulmuş mağaraların içinde bulunan çok sayıda mezarın en çok ilgi çekeni , çukurun tabanındaki geniş mağaradır. içinde çok sayıda mezar bulunan bu mağara diğerlerinden farklı yapılmış yüksek ve gösterişli bir mezar yüzünden halk arasından ''Beşikli Mağara'' olarak anılmaktadır.
Veee sonunda yeni yol arkadaşımla tanışma vakti geldi çattı. YAMAHA FAZER 8 ABS. İlk gözlemim motor TRİUMPH kadar konforlu değil. Özellikle selesi biraz sert. Uzun yolculuklar için sıkıntı yaratabilir. İşçilik açısından da TRİUMPH'a yaklaşamıyor FAZER 8. FAZER 8'in daha alçak yapısı FAZER'ı sport-touring sınıfının sport kısmına daha yakın kılıyor. Bu özelliğin güzel bir yanı daha var kontrolü TRİUMPH'dan daha rahat. Aynaların konumu son derece iyi. Görüş açısı oldukça geniş. Farlar gece sürüşü için yeterli ama daha iyi olabilirdi. Rüzgar koruması da fena sayılmaz 120-130 km/saat hızlarda yeterli korumayı sağlıyor. Ankara'ya dönerken FAZER 8 yaklaşık olarak 5,8 lt yakıt tüketti. FAZER'ın motoru keyifli sürüşler vaat ediyor. Son derece torklu ve güçlü.
Yeni yol arkadaşımla dönüş yoluna geçiyorum. Dönüş güzergahımda olan Payas'a ugruyarak, Payas Kalesi, Sarı Selim Cami ve Sokullu Külliyesini ziyaret edeceğim. Haçlılar ve daha sonra Osmanlılar tarafından restore edildiği biliniyor, ama kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Payas bölgesinin en ünlü sanat eseri yapılarındandır. Sokullu Mehmet Paşa külliyesinin, güneyindedir. Kalenin, 8 kulesi bulunuyor ve çevresi su hendeğiyle çevrilidir.
Yapımından sonra, başta Evliya Çelebi olmak üzere, seyyahların da büyük ilgisini çeken kale: Türk hakimiyetine geçtiğinde tamamen harap haldeymiş. Ancak, bölgede oluşturulacak iskelenin önemine binaen, kalenin onarılması düşünülmüştür. Böylece, yıllardır, yabancı gemilerin su ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yer olan bölge, muhtemel düşman saldırılarına karşı korunmuş olucaktı. Bu düşünce sonucu, 1567 yılında, Payas kalesinin onarımı gerçekleştirilmiştir.
Payas (Yakacık)'da bulunan Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, İstanbul Halep-Şam-Hicaz yolu üzerinde konumlandırılmış bir 'Menzil Külliyesi'dir. Bu yol, buharlı gemilerin kullanılmaya başlandığı döneme kadar, Sürre alaylarının ve dolayısıyla Hicaz'a giden hacıların kullandığı bir güzergâhtı. Buharlı gemilerin devreye girmesinden sonra ise Sürre Alayları, Beyrut üzerinden Şam'a ve oradan da Hicaz'a gitmeye başladılar. Külliye, bu güzergâhı kullanan hacı kervanları ile ticaret kervanlarının, limanın ve askeri birliklerin güvenliğini sağlamak amacıyla, II. Sultan Selim döneminde (15661574) inşa edilmiş ve yörenin en büyük yapı kompleksidir. Külliyenin inşası 1574'de tamamlanmıştır.
Kale hariç, Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi toplam 14.902 metrekarelik bir alana yayılan ve farklı işlevlere sahip unsurlardan meydana gelmektedir. Külliyenin arastası, kuzey-güney doğrultusunda, 8.5 metreye, 115 metrelik bir aksın iki tarafında yer alan kırk sekiz dükkandan oluşmaktadır. Arasta'nın tam ortasındaki Dua Kubbesi'nin batısında, külliyenin ana girişi, doğusunda ise kervansaray girişi yer alır. Kervansaray, 43 metreye, 50 metre boyutlarındaki bir avlunun üç tarafını saran revakların arkasında yolcular için kapalı mekânlar ve ahırlar ve develiklerden oluşan külliyenin en büyük bölümüdür.
Kervansaray'ın batısında, geçidin iki yanında, üç bölüm halinde, kendi avlularına açılan odaların oluşturduğu tabhaneler (misafirhaneler) vardır. Güneyde ise tabhanelere bitişik olarak inşa edilmiş olan imaret, önünde revakları olan mutfak ve yemek bölümü ve kilerden meydana gelir. Arastanın batı kanadında yer alan Çifte Hamam, klasik bir Osmanlı hamamı mimarisinin özelliklerine sahiptir. Sıbyan Mektebi, Çifte Hamam'a bitişik olarak külliyenin batısında bulunan, iki gözlü ve önü revaklı bir yapıdır.
Buraları da gezip gördükten sonra kürkçü dükkanına Ankara'ya doğru tekrar yola düşüyorum.
Yeni yol arkadaşımla mutlu mesut bir yolculuktan sonra kazasız belasız eve vardım. Dostlarım hepinizin yolculukları kazasız belasız ve keyifli olsun :cat: