Yıl
1995, 24 Eylül Pazar günü...
O gün ilkokul5. sınıfa yeni geçmişim, Dinar'ın yukarı mahallelerinde oturuyoruz. Akşam saatlerinde kardeşim Erdoğan'la beraber hiç yapmadığımız bieşeyi yapıp at arabasının arkasına asılarak aşağı caddenin bozuk, taşlı yolundan kendi sokağımıza kadar kısa bir tur attık. Sokağa geldiğimizde bir gariplik vardı; herkez dışarda, birbirlerine şaşkın şaşkın bakıp birşeyler anlatıyorlar. Birisi:
-Şu taraftan geldi... diyor, Birisi de gürültüden nasıl korktuğunu anlatıyordu. Bir yandan da valide hanımdan: "neredesiniz siz?" diye azar işitiyorduk.
O sırada bahçe duvarının üzerinde oturan adamlar "bak yine başladı" diyerek oturdukları taş duvara kulak veriyordu. O zaman anladık; o güne kadar sadece adını duyduğumuz, eşyaları lambaları sallayan depremin ne olduğunu.
Biz de taş duvarın üzerine oturduk, herkez gibi dışarda bekliyorduk eve girmedik.
İki dakikada bir deprem oluyordu. Ama küçük sarsıntılardı. Yakından tren geçer de titretir ya evi ondan bile az ama derinden. Sanki yerin altında birşeyler yıkılıyor, yıkılanlar yeni yerlerini buluyordu. Sarsıntılar devam ettikçe mahalleli daha da korkuyordu hava kararmış son bir cesaretle evlerden alınan battaniyelere bürünülmüş kapı önlerinde oturuluyordu.
İlerleyen saatlerde bir anons: Valilikten yapılan açıklamaya göre(!) Daha büyük deprem olmayacağı ve herkezin evlerine girebileceği...
O anonsla herkez evine döndü, gecenin soğuğunda beklenen haberdi sanki o...
Önü camlı, döküm sobanın ışığında yatarken hala deprem oluyor, sobanın altındaki mermer tabladan çıkan sesi duyuyorduk. O gece hiç uyumadım ve kaç sefer sarsıntı olduğunu saydım. Ertesi gün haberlerde duyduğumuz sayı ile aynı idi. Tam 72 sarsıntı olmuştu ve iki gün okullar tatil edilmişti.
Aşağı mahallelerde, çarşıya yakın yerlerde Dinar'ın eskiden bataklık olan kısımlarında daha şiddetli hissedilmiş, bazı evlerde çatlaklar oluşmuş.
İkinci gün normal hayata dönmeye hazırlanırken yine deprem oldu. Aslında devamlı oluyordu ama bu da ilki gibi 3küsür şiddetinde idi. Biz sevinmiştik çünkü yine okullar tatil edildi, bizim daha fazlasına aklımız ermiyordu. Eve gidince arkadaki tepenin yamacına dayanan bahçeye çadır kurduk kendi imkanlarımızla.
1 Ekim 1995
İlk depremin üzerinden geçen süre bir hafta oluyordu, maddi durumu iyi olanlar şehri terketmişti. Biz de amcamlara gitmiştik. Onlar komşularının büyük kamyonuna iki aile sığınmıştı, bizim çadırdan rahat görünüyordu

Babam fayans ustası, o gün işe gitmiş yazın yaptığı üç katlı inşaatta kalan 3-4 saatlik fayans işini yapıyordu. Amcamlardan dönüşte onun yanına uğradık, binanın köşesinde kocaman bir çatlak. Çatlak dediysem içine kolum bile girer... Babam ikinci katta çalışıyordu, yanına çıktığımızda işini hala bitirmemişti ısrarla bizimle gelmesini söyledik o da işini bitirdi ve bize katıldı. Eve yürüyerek 20-25 dk yolumuz vardı. Mahalleye yaklaştığımızda babam bizim eve gitmemizi Galatasaray-Trabzon maçına gitmek istediğini söyledi. Valide Hanım da dünden kalan yemeği yiyeceğimizi, gelmezse aç kalacağını anlattı ve yola devam ettik.
DEPREM ANI
Eve vardığımızda valide hemen mutfağa geçti yemeği ocağa koyup salata yapacaktı, biz de içeri girer girmez televizyonun fişini taktık ve kanallar arasında gezmeye başladık...
Bir anda elektrik kesildi, televizyon kapandı vedeprem olmaya başladı!.. Hayatımda böyle birşey görmemiştim, duvarlar o kadar hızlı sallanıyor kibir o duvara bir bu duvara gidiyoruz. Babam düşmesin diye televizyonu tutuyor, valide mutfaktan salona geliyordu. Herkez dua ediyor, hiç olmadığı kadar Allah'a yalvarılıyordu. 40 saniye sürdü deprem. Bir yıl gibi gelen 40 saniye!.. Bir hışımla dışarı çıktık, herkez dışarda bazı evler yıkılmış, kaçacak yer yok birden kendimizi arka taraftaki tepenin üzerinde bulduk. Bütün mahalleli oradaydı, önceden ışıl ışıl olan şehrin üzerinde bir toz bulutu vardı hiçbirşey görünmüyordu ama küçük depremlerle yıkılan evleri düşününce bu toz bulutunun altında artık bir şehir olmadığını biliyorduk.
Mahallede kimsede birşey yoktu ama herkez bir yakınını düşünerek acaba neredeler? İyiler mi diyerek ağlıyordu.
Birkaç saat sonra Bahçemize indik yan komşu şehir dışına çıkıyordu ve bize çadırını verdi. O geceyi o çadırda geçitdik, ilerleyen saatlerde bastıran şiddetli yağmura, siren sesleri ve ışıklarına alışmıştık ama rüzgar korkutuyordu, çadır her an uçacak gibiydi. O korkuyla sabah nasıl oldu, uyuduk mu bilmiyorum dışarı çıktığımda hala siren sesleri vardı, gökyüzünde helikopterler uçuyordu hiç bu kadar yakından görmemiştim...
Ne yedik ne içtik, o çadırda kaç gün geçirdik hatırlamıyorum.
Sonrasında;
Haftalarca çadırda kalınan, sokaklarda sıcak yemek dağıtan yemek arabası beklenilen günler. Ekmek dağıtan adamdan bir kucak ekmek aldık diye babamdan azar işitmemiz, sınıf arkadaşımın kalabalığın içinden uçarak ekmek kapma uzmanı olması, kılıktan kılığa girerek aynı kuyrukta iki-üç sefer yardım almaya çalışanlar, çocuklara çikolata verip çay kuyruğuna sokan bakkal, zaman zaman yapılan kira yardımları,
o zamanlar dağıtılan 45milyon lira ile kamyon kamyon şehre gelen peugeot 103'lerin de fiyatının aynı olması ve satış patlaması yaşanması,
babamın verilen yardımları kabul etmemesi, hatta hasar tespit çalışmalarında, yan bina üzerine yıkıldığı için arka camları kırılan evimizin "az hasarlı" yazılmasına itiraz edip hasarsız yazdırması, bunun yanında "orta hasarlı" evlerin yerine yenilerinin verileceği duyulunca balyozla duvarları yıkan ev sahipleri...
On yıl süren depremler... Hafızadan silinmeyenler...