Aslında İran kültüründen etkilenip bir sempati başlıyor. Yoksa Emevi döneminde küçük Türk birlikleri hariç kılıç zoru ile boyun eğdirdikleri bir TÜRK topluluk yoktur. En basit; Emevi Arapları döneminin en güçlü olduğu dönemler (661-750) ile 2. Göktürk dönemi (682-744) paralel zamanlardır ancak bize kadar (Hazar denizi ve doğusu) gelememişlerdir. Ha keşke gelselermiş ... KEŞKE .... Yani İslam yayıldığı zaman İspanya'ya bile ulaşmışken, Göktürk devletine ulaşmamıştır. "İslam yayılırken" derken, nasıl yayıldığını zaten biliyoruz. Neyse..
Daha sonra dediğim gibi İran (
o zamanki isimleri Sasani ya da Safevi olsa gerek) kültüründen (
daha çok sanat sevgisi, dünya görüşü ve şiirleri etkiliyor) etkilenip, zamanla Batı taraflara kaydıkça da Abbasiler ile sıcak ilişkiler kurup "ortak kültür ve güçlü siyaset" temelinde ilişkiler oluşuyor. Zaten bu süreç hemen olmuyor. Göktürk devletinden Selçuklu devletine kadar geçen aralıktan bahsediyorum. E zamanla Haçlı seferlerine karşı "birlik" olma durumu da oluşuyor. Siyasi bir mecburiyet yani.
Yani, bazı katliamların olduğu ve zorla inanç dayatması olduğuna dair kayıtlar bulunsa da, bunlar daha çok küçük köylerde yaşayan Türk toplulukları. TÜRK istemedikçe dünyanın bütün dinleri de gelse "kılıç" zoru ile bir şey kabul ettiremez.
Tabii şu an pek TÜRK yok. Ben geçmiş zaman ve TÜRK törelerine göre konuştum.
Hülâgû Bağdat kuşatmasını Ögeday'ın ölümü sebebi ile yarım bırakmasaydı ... Belki de şu an bambaşka bir şey konuşuyorduk ... Gerçi sen Abbasi halifeliğini yok et son Abbasi halifesi Müstasım'ı halıya sar, defalarca üzerinden ordunu geçir ve Bağdat'ın "İslam Dünyası" özelliğini yok et.
Gelsin Yavuz Sultan Selim, yine Türk olan Memlük devletini yok edip "ben halife oldum" desin. Eee ne halifesi?
Hak ediyoruz .. hep de ettik.
-----------------
NUTUK okuyan bilir;
İslâm ve Türk tarihinden bahsederek hilâfet ve saltanatın ayrılabileceğini, hâkimiyet ve saltanat-ı milliye makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, vakayi-i tarihiyeye müsteniden, izah ettim.
Hulâgû’nun, Halife Mutasım’ı idam ederek dünya yüzünde, fiilen hilâfete hâtime verdiğini ve 924 tarih-i hicrîsinde Mısır’ı zapt eden Yavuz, orada unvanı halife olan bir mülteciye ehemmiyet vermeseydi, hilâfet unvanının, zamanımıza kadar miras kalmış bulunmayacağını, anlattım.