Osmanlı Tarihi..

Katılım
9 Nis 2009
Mesajlar
97
Çok önce Fatih Sultan Mehmet'le ilgili biryazı okumuştum orda şöyle satırlar vardı..,,
Fatih 13 yaşındayken babası artık yorulmuş bir şekilde Fatihe gelmiş ve demişki; Ben artık yaşladım, güçsüzleştim padişah olman gerek.. Bende kafa dinlemeye gidecem.. Bunun üzerine Fatih tahta geçmiş ve geçtiği günlerden birgün savaş çıkmış, Fatih daha 13 yaşında olduğu için hiçbirşey yapamıyor bilmiyor çünki.. Babasının yanına gitmiş ve demişki.. Savaş çıktı ve ne yapıcam bilmiyorum lütfen ordunun başına geç.. Babasıda artık padişah sensin ve ordunu sen yöneticeksin.. Bunun üzerine Fatih şu cümleleri kurmuş..

Eğer sen padişahsan geç ordunun başına. Yok eğer ben padişahsam emrediyorum geç ordunun başına..

Yazılar gerçekten çok güzel tekrar yapmak iyi gelicek =)
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
Çok önce Fatih Sultan Mehmet'le ilgili biryazı okumuştum orda şöyle satırlar vardı..,,
Fatih 13 yaşındayken babası artık yorulmuş bir şekilde Fatihe gelmiş ve demişki; Ben artık yaşladım, güçsüzleştim padişah olman gerek.. Bende kafa dinlemeye gidecem.. Bunun üzerine Fatih tahta geçmiş ve geçtiği günlerden birgün savaş çıkmış, Fatih daha 13 yaşında olduğu için hiçbirşey yapamıyor bilmiyor çünki.. Babasının yanına gitmiş ve demişki.. Savaş çıktı ve ne yapıcam bilmiyorum lütfen ordunun başına geç.. Babasıda artık padişah sensin ve ordunu sen yöneticeksin.. Bunun üzerine Fatih şu cümleleri kurmuş..

Eğer sen padişahsan geç ordunun başına. Yok eğer ben padişahsam emrediyorum geç ordunun başına..

Yazılar gerçekten çok güzel tekrar yapmak iyi gelicek =)


Bunu hatırladım...



Herkez Kendi Yediğinden İkram Eder

Yavuz Sultan Selim zamaninda, Iran Şahı İsmail kiymetli mücevherlerle süslü bir sandik hediye gönderiyor,Sultan Selime. Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor.

Dehşet bir koku, herkes burnunu tikiyor.Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor.. Yani Osmanlı'ya büyük bir bir hakaret ediliyor!!!!! Cihan Padisahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir sekilde cevap vermemiz gerekir.



Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.

Ayni şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandik hazirlatiyor. İçine o zamanın Osmanlı Istanbul´unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatiyor, en altina da küçük bir kağıt ve bir satir yazi ekleyip gönderiyor. Sah sandığı açıyor. Halılar,değerli taşlar...

Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce,zehirsiz olduğunu göstermek için, sonra oradakilere ikram ediyor. lokum bittikten sonra kutunun içindeki notu Sah İsmail okuyor:

"Biz biliriz ki,herkes yediğinden ikram eder."

:wiinkk:
 
Katılım
21 Şub 2009
Mesajlar
4,029
osmanlı dur ve düşün koskoca ossssmanlııııı ya ne cok ısterdım osman adında oğlum olsun
ben gıdıp calışayım bıraz osmanlı tarıhıne
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
OSMANLI DEVLETİNDE HUKUK ADALET VE YARGI SİSTEMİ

1- Osmanlıda Şer’î- Örfî Hukuk Ayrımı
İslâm hukuku anayasa idare ve malî hukuk gibi hususlarda çerçeve hükümler getirmekle yetinmiş ayrıntıya girmemiştir. Bunun çeşitli tarihî siyâsî ve hukukî sebepleri vardır[1]. İslâmı bir hukuk sistemi olarak da benimseyen Osmanlı Devletinde de sultanlar bu çerçeve hükümleri esas alarak kendilerine tanınan sınırlı yasama yetkilerini kullanmışlardır. Kanunnâme ferman adaletnâme yasaknâme gibi isimlerle anılan bu düzenlemelere fıkıh kitaplarındaki hükümlerle karışmaması için örfî hukuk ismi verilmiştir. Buna göre fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere şer’î hukuk[2] devlet başkanının fermanları ile oluşan hükümler topluluğuna da örfî hukuk denmiştir[3]. Her iki hukuk birden de Osmanlı hukukunu oluşturmaktadır[4].
Belirtmek gerekir ki bu ayrım örfî hukukun şer’î olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis şer’î hukuk yukarıda da izah edildiği üzere niteliği itibariyle örfî hukukun oluşmasına izin vermiş bulunmaktadır. Ayrıca şer’î ve örfî hukuk birbirinden tamamen bağımsız iki hukuk sistemi de değildir[5]. Başka bir ifade ile örfî hukuk şer’î hukuka bağlı olarak gelişen hükümler topluluğundan ibarettir[6]. Çünkü örfî hukuk şer’î hukuk tarafından ülül-emr’e tanınan sınırlı yasama yetkisi kullanılarak oluşturulan hukuktur[7]. Zaten diğer kaynaklar yanında örfî hukukun temel kaynağını oluşturan örf ve adet[8] ile amme maslahatı şer’î hukukun kaynakları arasında yer almaktadır[9].
Şer’î ve örfî hukukun düzenledikleri alanları da kesin bir çizgi ile birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Çünkü şer’î ve örfî hukuk tamamen farklı alanları düzenleyen ayrı hukuk sistemleri olmayıp çok defa şekil ve muhteva açısından yanyana bulunmaktadırlar. Meselâ devlet başkanının mevcut şer’î hükümleri tedvin etmesi örfî hukuk olarak nitelendirilmektedir. Böyle bir durumda meydana getirilen hükümler şer’î onlara verilen şekil ise örfî hukuk olarak isimlendirilir. Şer’î hukukun herhangi bir hüküm vaz’ etmediği ve kanunlaştırılmasını tamamen zamanın devlet başkanına bıraktığı hususlarda ise daha rahat bir ayrım yapılabileceği söylenebilir. Ancak bu ayrımın belirli hukuk dallarından ziyade her hukuk dalındaki hükümler nazara alınarak yapılması daha sağlıklı bir netice verir. Çünkü şer’î hukuk belirli alanları tanzim ederek diğer alanları tamamen boş bırakmış değildir. Az veya çok genel-özel hüküm şeklinde mutlaka bir kısım hükümler vaz’ etmiştir. Ancak her hukuk dalında ilişkin hükümlerin yüzdesi farklıdır. Mâlî hukukta ve ceza hukukunun tazir suç ve cezalarında örfî hukuk oranı yüzde doksanlara varırken borçlar ve aile hukuku alanında bu oran yüzde birlere kadar inmektedir.
2- Osmanlı’da Anayasa Hareketleri
İslam belirli bir yönetim şekli öngörmemiştir. Muhtemelen bu sebepten İslam tarihinde bugünkü anlamı ile sistemli bir anayasa hazırlanmamıştır. Hz. Peygamber devrindeki Medine Anayasası olarak bilinen vesika da çeşitli sebeplerle kısa sürede değerini yitirmiştir. Osmanlı devletinde de Fatih devrine kadar herhangi bir anayasa veya bu nitelikte bir belgeye ihtiyaç duyulmamıştır. Bu sebeple Osmanlı hukuk tarihinde ilk yazılı anayasanın Fatih’in teşkilat kanunnamesi olduğu söylenebilir[10]. Ancak söz konusu kanun yeni hükümlerden çok o zamana kadar fiilen yürürlükte bulunan hususları yazılı hale getirmiştir. Bu husus kanunnamede “bu kanun atam dedem kanunudur” şeklinde açıkça belirtilmektedir. Kanunnamenin muhtevasında divan-ı hümayun ve saltanat başta olmak üzere devletin merkezi teşkilatı ve bunların işleyişi üzerinde durulmaktadır. Kanunnamede o devre kadar ki saltanat usulü sadece yazılı hale getirilmiş devletin şeklinde herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Tartışmalı olmakla birlikte kamu düzeni için padişahların kardeşlerini katledebilecekleri hükme bağlanmıştır. Divana bizzat padişahın başkanlık etmesi geleneği kaldırılmıştır. Diğer teşkilatlarda da herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Belirtmek gerekir ki günümüz anayasaları ile mukayese edildiğinde eksik ve basit olduğu söylenebilir. Ancak hazırlandığı devir nazara alındığında onun anayasa niteliğinde bir kanun olduğu söylenebilir. Fatih’in söz konusu kanunnamesi üzerinde yapılan bir kısım değişikliklerle 1876 Kanun-ı Esâsiye kadar yürürlükte kalmıştır.
Ancak bu arada yine anayasal belge olarak nitelendirilebilecek Sened-i İttifak ve özellikle Tanzimat Fermanı bulunmaktadır. 1808 tarihli Sened-i İttifak Anadolu ve Rumeli Ayanları ile II. Mahmut arasında imzalanmıştır. Bu belge ile devlete isyan eden âyanlar resmen tanınmış ve padişahın yetkilerinde önemli ölçüde sınırlamalara gidilmiştir. Niteliği ve getirdiği hükümleri itibariyle önemli bir belge olsa da anayasal bir belge olduğu söylenemez.
3- Tanzimat Fermanı ve Getirdiği Yenilikler
Gülhane Hatt-ı Hümâyunu veya Tanzimat Fermanı olarak tarihe geçen ferman 3 Kasım 1839 da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunarak yürürlüğe girmiştir[11]. Söz konusu ferman anayasal bir belge[12] insan hakları bildirisi[13] ferman veya sadece şartnâme yani egemenliği kullanmaya yetkili organın kendi yetkilerini kendisinin kısıtladığı bir tasarrufu olarak da nitelendirilmiştir[14]. Belirtmek gerekir ki söz konusu belge Osmanlı tarihinde zaman zaman rastladığımız fermandan başka bir şey değildir. Bugünkü hukuk anlayışı ile ele alınırsa sistemli bir anayasa olduğu söylenemez. Bununla birlikte getirdiği hükümler ve başlattığı devir açısından normal ferman ve anayasalardan farklı bir konuma sahiptir. Çünkü o Osmanlı Devletinde Lâle devri ile gayr-ı resmi olarak başlayan Batıya yönelişin resmen başlangıç belgesidir[15]. Gerçekten Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devletinin Batılılaşma yoluna girmesini sağlayacak kuruluşların temeli atılmıştır[16]. Bütün alanlarla ilgili olarak kavanin-i cedide vaz’edileceği kabul edilmiştir. Gerçekten de bu tarihten sonra ceza ve ticaret kanunları başta olmak üzere bir çok kanun Fransa’dan iktibas edilmiştir. Yani Tanzimat fermanı Osmanlı hukuk tarihinde iktibas hareketini başlatmıştır. Bütün müesseselerde Batı esas alınarak değişikliklere gidilmiştir. Böylece Cumhuriyet devrinde yapılacak olan yeniliklerin bir çoğunun temeli atılmıştır.
4- Kanun-ı Esâsi Ya da Birinci Meşrutiyet
Kabul etmek gerekir ki Osmanlı hukuk tarihinde bugünkü anlamı ile ilk yazılı anayasa 1876 tarihli Kanun-ı Esasidir. Söz konusu anayasa 1876 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışı ve daha çok Mithat Paşanın gayretleri ile ilan edilmiştir. O devirde devletin içerisinde bulunduğu dahili ve harici gailelerin giderilmesi amacıyla hazırlanmıştır. Ayrıca hazırlanmasında Tanzimat ve Islahat Fermanlarında olduğu gibi batının önemli ölçüde etkisi olmuştur.
Kanun-ı Esasi’ye göre yürütme görevi başta padişah olmak üzere bakanlar kuruluna yasama görevi ise âyân ve mebusan meclisine verilmiştir. Yargı alanında ise mahkemelerin bağımsızlığı hükme bağlanmış ve savcılık müessesesi kabul edilmiştir. Kanun-ı Esâsî kısa süre sonra II. Abdülhamid tarafından askıya alınmıştır. Böylece 33 yıl sürecek olan II. Abdülhamid devri başlamıştır. 1876 anayasasında 1909 yılında önemli değişiklikler olmuş mesela hükümetin parlamentoya karşı siyasal sorumluluğu benimsenmiştir ki bu da en azından şeklen parlamenter hükümet sistemine bir geçiş sayılabilir.
5- Osmanlı’da Yönetim
Osmanlı devletinin nev-i şahsına münhasır bir yönetim tarzına sahipti. Devletin başında Padişah vardı. Padişahlık babadan oğula geçmekteydi. Yasama yürütme ve yargı padişaha bağlıydı. Padişah hukuken sorumsuzdu. Ancak Osmanlı devletinde ulema-vükela ve askeri sınıf genelde bir muhalefet partisi gibi çalışıyordu. Padişah sorumsuz gibi görünmekle birlikte ulemadan fetva ve vükelanın (vekiller=bakan ve diğer bürokratlar) desteğini alan askerler padişahlardan birini indirip diğerini tahta oturtabiliyorlardı. Bu kurumlar birbiri ile uyumlu çalıştığı dönemlerde devlet yükselmiş aralarındaki uyum bozulunca devlet çökmeye başlamış ve nihayet bu ilişki kopunca devlet de yıkılmıştı.
Padişahın devlet işlerini yürüten yardımcısı sadrazam bütün işlemlerinin İslam hukukuna uygunluğunu denetleyen yardımcısı ise şeyhülislamdı. Örfi hukuk ile ilgili yargı yetkisini sadrazama şer’î hukuk ile ilgili yargılama yetkisini ise kazasker ve divanlara bırakmıştı. Taşrada ise kadılar her iki görevi birlikte yürütmekteydiler. Merkezde devlet işlerinin halledildiği en önemli yer şüphesiz Divan-ı Hümayun idi. Fatih devrine kadar padişahlar divana bizzat başkanlık etmiş bu tarihten sonra yerlerini sadrazama bırakmışlardır.
Taşra teşkilatına gelince Osmanlı devleti federal bir yapı görünümündeydi. Ülke eyaletlere eyaletler sancaklara sancaklar da kazalara bölünmüştü. Eyaletlerin başında beylerbeyi sancakların başında sancakbeyi kazaların başında ise aynı zamanda hakimlik noterlik ve belediye başkanlığı da yapan kadılar bulunurdu.
XVIII. yüzyılın başlarından itibaren başlayan batılılaşma veya diğer adı ile “Lale Devri” ekonomik sosyal kültürel alanlarda kısmen dahi olsa ilerleme olmasına rağmen hukuki alanda herhangi bir değişiklik ve yenilik olmamıştı[17]. Devlet nüfuzunu kötüye kullandığından ve saldığı ağır vergilerden dolayı idareye karşı genel bir hoşnutsuzluğun doğmasına sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen bazı kişiler devlete karşı başkaldırmaya başlamışlardı. Bir kısım âyân eyaletlerde idareyi ellerine geçirmeye başlamışlardı. Bu hal merkezi otoritenin zayıflamasına neden oldu. III. Selim ile başlayan Nizâm-ı Cedid hareketi idari mali iktisadi askeri içtimai ve hemen her alanda büyük yenilikler öngören bir program idi. Kısmen dahi olsa bu program uygulamaya konuldu[18]. III. Selim’den kısa bir süre sonra tahta geçen II. Mahmut yarım kalan programı daha da genişleterek uygulamaya çalıştı. O zamana kadar bir çok padişahın kaldırmaya teşebbüs edemediği teşebbüs edenlerin de canından ve makamından olduğu yeniçeriliği kaldırdı. Hemen ardından Divan-ı Hümayuna geniş yetkiler verdiğini adlî idari mali ve diğer hususlarda alınacak kararların kendisi tarafından kabul edileceğini beyan etti. Devletin hemen hemen bütün alanlarında yenilikler getirmeye çalıştı. Vergilerin tarh ve toplanmasında Avrupa devletlerinin usulünden yararlanıldı. Divan-ı Hümayun teşkilatı tamamen değiştirildi. Avrupa'da olduğu gibi “Bakanlıklar” kuruldu. Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliye ismi ile bir meclis oluşturuldu.
6- Ceza Hukuku
Osmanlı devletinde suç ve cezalar had kısas ve ta’zir olmak üzere üç kısma ayrılıyordu. Bunlardan had ve kısas fıkıh kitaplarında yer alıyor ta’zir suç ve cezaları ise kanunnamelerle düzenleniyordu. Hatta Osmanlı kanunnamelerinde en çok yer verilen hususun ta’zir suç ve cezaları olduğu söylenebilir. Tanzimat Fermanından sonra 1840 ve 1851 tarihli Ceza Kanunnameleri[19] hazırlanmıştır. Söz konusu tamamen Fransız kanunlarından tercümedir. Ta’zir suç ve cezaları ile ilgili olduğu için yine de şer’î hukukun dışına çıkıldığı söylenemez[20]. Bu kanunnamenin ilanından sonra ülkenin her vilayetinde oluşturulan meclislere bağlı sorgu hakimleri aracılığı ile zanlıların sorgusu yapılarak işkence ile suçu itiraf ettirme gibi metotlar tamamen yasaklanmıştır.
7- Osmanlı Medeni Kanunu Ya da Mecelle
Osmanlı devletinde fıkıh kuralları geçerli olduğu için ayrı bir medeni kanun olmayıp fıkıh kitapları mahkemelerde uygulanıyordu. Özellikle şeyhülislamların verdiği fetvalar mahkemelerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır. Tanzimat fermanından sonra Osmanlı devletinin bir medeni kanunun olması ve bunun da özellikle Fransa’dan alınması için büyük gayret gösterilmiştir. Devrin ileri gelenleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda bu başarılamamış ve 1868 yılında yine fıkıh kitaplarına dayanan Mecelle vücuda getirilmeye başlanmıştır. Mecelle[21] 1868-1876 tarihleri arasında kitaplar şeklinde hazırlanmıştı. Tamamı 1851 madde olup akitlere haksız fiillere bir kısım şahsın hukukuna bir kısım ayni haklara ve bir kısım da hukuk muhakemeleri usulüne ait olmak üzere çeşitli hükümlere yer verilmişti. Mecelleyi hazırlayan kurul aslında 16. kitaptan sonra dağılmamış aile miras vasiyet vesayet vakıf gibi hususları hazırlamaya devam etmiştir[22]. Ancak bu hususlar kanunlaşamadan ilgili komisyonun çalışmaları tatil edilmiştir.
Kanun tekniği ve tasnif bakımından o devirdeki batı mevzuatına mesela Fransa veya Avusturya medeni kanununa nazaran geri olmakla birlikte kendisinden önceki Osmanlı mevzuatına nazaran terakki etmiş bir sistematiğe sahiptir. Daha da önemlisi dağınık bir halde bulunan fıkıh hükümlerini bir sisteme bağlı olarak bir araya getirmesi açısından büyük bir yenilik ve ilerilik arz eder[23]. Mecellenin hazırlandığı devri de göz önüne almak gerekir. Yetkin hukukçuların yetişmediği bir dönemde ve hukukçu olmayan üyelerden kurulmuş olan ticaret ve nizamiye mahkemelerinde de uygulanmak üzere hazırlanmıştır. Bu nedenle tekrar tarif ve mukaddimelerle onlara bir nevi hukuk kitabı vazifesi görmeyi de üstlenmiştir. Medeni kanun sistematiğine bağlı olarak değil de o devirde acilen ihtiyaç görülen kısımlarına öncelik verilerek hazırlanmıştır[24]. Ayrıca Mecellenin zamanına göre sade basit anlaşılır ve hukuki bir dil ile yazıldığı söylenebilir[25].
8- Mecelle Üzerinde Değişiklik Çalışmaları
Mecelle aile ve miras başta olmak üzere normal bir medeni kanunda bulunması gereken hususları içermiyordu. Bu sebeple İkinci Meşrutiyetten sonra Mecelleyi bir medeni kanun olarak tamamlamak üzere çeşitli komisyonlar kurulmuştur. Bunlardan sadece aile hukukunu tanzim eden Hukuk-ı Aile Kararnâmesi yürürlüğe girmiştir[26]. Söz konusu kararname Müslüman Hıristiyan ve Yahudi aile hukuklarını tanzim etmiştir. Müslümanlar tarafından dört mezhebi birleştirdiği (telfik) azınlıklar tarafından da aile hukuku ile ilgili yetkileri ellerinden alarak şer’iye mahkemelerine verdiği için eleştirilmiştir. Bu sebeple iki yıldan daha az bir süre yürürlükte kalabilmiştir.
1916 yılında kurulup alt komisyonları aracılığı ile uzun süre çalışmalar yapan Kanun-ı Medeni Komisyonundan beklenen sonuç elde edilemeyince 1923 yılında isimleri değiştirilerek ve görev alanları yeniden belirlenerek yeni komisyonlar oluşturulmuştur. Ne var ki komisyonların çalışmalarından kayda değer bir netice elde edilememiştir.
9- Osmanlı’da Adalet ve Yargı Sistemi
Osmanlı devletinde her vilayet sancak ve kazada ihtiyaç dairesinde bir veya bir kaç hakim bulunurdu. Tek hakimin görev yaptığı bu usule şer‘iye mahkemeleri denirdi. Tanzimat’tan önce Osmanlı devletinde şer’iye mahkemeleri Cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri olmak üzere üç çeşit mahkeme vardı. Müslüman halk arasında çıkan her türlü anlaşmazlıklar ile Osmanlı teb’ası ile yabancı devletler teb’ası arasında meydana gelen medeni hukukla ilgili olmayan anlaşmazlıklara şer’iye mahkemelerinde bakılırdı. Bunlar tek hakimle il ve ilçelerde yargı görevini yerine getirirlerdi. Cemaat mahkemeleri Osmanlı devletinin Müslüman olmayan halkının din ve mezhep yönünden bağlı bulundukları cemaatların mahkemeleri idi. Bunlar kendi cemaatlarına bağlı kimseler arasında çıkan medeni hukuka ilişkin anlaşmazlıkları kendi örf ve adetlerine göre çözümlerlerdi. Konsolosluk mahkemeleri ise kapitülasyonlardan faydalanan yabancı devletlere mensup kimseler arasında çıkan anlaşmazlıklara bakıyorlardı.
Osmanlı adliye teşkilatında başka bir ifade ile şer’iye mahkemelerinde yargılamada çabukluk ve ucuzluk en belirgin özellik olarak göze çarpmaktadır. Hükmün sebebi ve şartları tamamıyla bulunduktan sonra hakimin hüküm vermeyi geriye bırakması mümkün değildi[27]. Aksi takdirde görevinden alınması söz konusu olabilirdi. Çünkü geciken adaletin zulüm olduğu kabul edilmekteydi[28]. Hakim hükmünü ancak tarafların sulh olmalarından ümitli olduğu veya yeteri kadar araştırma yapamayıp kendisinde karar verecek kanaat hakim olmadığı zamanlarda geciktirebilirdi. Yargılama basitlik ucuzluk ve çabukluk ilkelerine dayanmaktaydı. Yabancı yazarlar özellikle bu konu üzerinde dururken dünyada sulh ve ceza mahkemelerinin bu derece hızla sonuçlandığı başka bir ülkenin olmadığını bu tür davaların Osmanlıda ancak üç-dört gün sürdüğünü belirtmektedirler[29]. Aynı şekilde muhakemenin hızlılığı kadar hakimlerin tarafsızlığı da dikkat çekicidir. Din ayrımı yapılmaksızın Müslüman Hıristiyan veya Yahudi herkes gerçeği müdafaa etmek için bir avukatın güzel konuşmasına ihtiyaç duyulmaksızın davalarını bu hakimlere izah edebiliyorlardı[30].
Bununla birlikte yargılama esnasında hakikatin araştırılmasına azami dikkat gösteriliyordu. Hakim gerekirse bilirkişilerin ve müftünün yardımını isteyebilirdi. Bilirkişiler aynı yerde ise sözlü başka yerde iseler yazılı olarak görüşlerini bildirebilirlerdi. Hakim bilirkişiye gitmek zorunda olmadığı gibi bilirkişilerin verdiği bilgilerle de bağlı değildi. Kendi kanaatine göre hüküm verirdi[31].
Hakim davalara bakarken sıra takip ederdi. Ancak acele görülmesi gereken veya uzaktan gelen kişilerin davalarına öncelik verebilirdi. Yargılamalar aleni idi. Bir başka ifadeyle yargılamada bulunup yargılamayı dinlemek isteyenler bundan men edilemezdi. Hakim yargılama esnasında özellikle alim kişileri bulundurup bunlarla istişare edebilirdi. Ayrıca hakimin yalnız bulunması onu rüşvet vb. töhmetlere maruz bırakabilirdi. Bu sebeple muhakemenin yapılış tarzını gözetlemekle yükümlü şuhûd’ül-hâl adını taşıyan müderris ayan gibi şehrin ileri gelenlerinden seçilen beş-altı kişilik bir grup her zaman mahkemelerde bulunurdu. Hakim davaya bakarken bu kişilere danışır özellikle hukukun örfî yönleri ve mahallî adetler konusunda bu kişiler hakime yardımcı olurlardı[32]. Ayrıca müftüler her ne kadar adalet dağıtanlar arasında olmasalar da verdikleri fetvalar ile davaların mahkemeye gelmeden halledilmesini sağlıyorlardı. Böylece hakimlerin işlerini kolaylaştırıyor ve böylece davaların yığılmasını ve adaletin gecikmesinin önüne geçilmiş oluyordu.
Hakim yargılama devam ederken hükümden önce kanaatini açıklayamazdı. Hüküm anlatıldıktan sonra gerekçesi yazılır ve taraflara birer nüshası verilirdi[33].
 
Katılım
15 Eyl 2005
Mesajlar
2,381
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
Osmanlı mahkemelerinde idarî-hukukî ayrımı olmadığı gibi medenî-ceza ayrımı da yoktu. Sadece Tanzimat’tan önce askerî ve adlî mahkeme ayrımı vardı[34]. Tanzimat’tan sonra ise askerlerin özel hukuka ilişkin işlerine de adlî mahkemelerde bakılmaya başlanmıştı[34]. Tek hakimin görev yaptığı mahkemelerde hakim önüne gelen her türlü davayı karara bağlardı. Hatta günümüzdeki belediye başkanının bazı işleri ile noterlik işleri ile dahi hakimler ilgilenirdi[35]. Osmanlı devletinde hakim olabilmek için yerli yerinde hüküm verebilen anlayışı kuvvetli dürüst ve güvenilir şahsiyet sahibi sağlam iradeli hukuki meselelere ve yargılama usulüne vakıf ve davaları İslam hukukuna göre çözebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması gerekirdi[36]. Hakimler bulundukları yerde adaletin temsilcisi olduklarından devletin siyasi ve idari meselelerine karışmazlardı[37]. Osmanlı devletinde genel olarak hakimlerin bağımsız ve oldukları söylenebilir. Nitekim Fatih’in bir ustabaşı ile aralarındaki davada hakim Fatih’in aleyhine karar verebilmiştir[38]. Şüphesiz Osmanlı devletinin son devirlerine kadar ki huzur ve sükunu hukuka hakkıyla riayet eden hatır ve gönüle bakmadan hiçbir makamın tesir ve nüfuzuna kapılmayan padişahın hukuka aykırı emirlerine itaat etmeyen hakimlerin varlığı sayesinde olmuştur[39].
Osmanlı yargı sisteminin genel olarak tek dereceli olduğu söylenebilir. Bununla birlikte devletin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan veya mahalli hakimlerin vermiş olduğu kararların hukuka veya örfe aykırı olduğunu iddia edenler valilerden veya askeri sınıftan şikayeti olan herkes ırk dil din sınıf ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin Divân-ı Hümâyûn’a başvurabilirlerdi[40]. Divan-ı Hümayun her ne kadar bir yürütme organı gibi görev yapsa da aynı zamanda burada yargılama da yapıldığını belirtmek gerekir. Hakimin kararı hukuka uygun ise onanır değil ise yeniden ilgili mahkemeye gönderilerek davaya tekrar bakılması sağlanırdı.
10- Yargı sisteminde düalizm devri
Tanzimat’tan önce ceza ticaret ve hukuka ilişkin her türlü davaya şer’iye mahkemelerinde bakıldığını yukarıda ifade etmiştik. Tanzimat'tan önce Osmanlı devletinde yargı gücünü tek başına elinde bulunduran şer’iye mahkemeleri başka bir ifade ile hakimlerin bu yetkileri XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren azalmaya başlamıştır. Daha Tanzimat’ın ilanından bir yıl sonra Meclis-i Ticaretin kurulması ile ticarete ilişkin yetkileri kısılmış fakat tamamen ellerinden alınmamıştır. Yine aynı yıl çıkarılan ceza kanunnamesi ile cezaya ilişkin yetkilerinde de önemli kısıtlamalar olmuştur. İdari yargıya ilişkin olarak da Tanzimat’ın ilanından önce 1837 de kurulan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye ile zaten bu yetkileri ellerinden alınmıştı. Ayrıca hakimlerin yerel yönetim yetkileri tamamen kaldırılmıştır[41]. Böylece daha Tanzimat fermanı ilan edilmeden Osmanlı yargı sisteminde düalizm (ikilik) devri başlamıştı. Tanzimat’tan sonra bu düalizm daha da yaygın hale getirilmiş şer’iye mahkemelerinin görevleri İslam özel hukukunun şahıs borçlar eşya ve aile hukukuyla sınırlandırılmıştır.
Yine 1837 yılında İstanbul Hakiminin makamı Bâb-ı Meşihatdeki boş odalara taşınarak ilk kez resmi bir mahkeme binasında yargı görevi yerine getirilmeye başlanmıştır. Aynı yıl kazaskerlikler birer mahkeme olarak Bâb-ı Meşihate nakledilerek bütün hakimler doğrudan şeyhülislama bağlanmıştır. 1838 de hakimlerin yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak amacıyla Tarik-i İlmîye Dair Ceza Kanunname-i Hümayunu yürürlüğe konmuştur[42]. 1916 tarihinde kazaskerlik ve evkaf mahkemeleri de dahil olmak üzere bütün şer‘iye mahkemeleri Adliye Nezaretine bağlanmış ve Temyiz mahkemesinde şer‘iye adıyla bir daire teşkil olunmuştu[43]. 1919 yılında tekrar şeyhülislamlığa bağlanan şer‘iye mahkemeleri 1917 tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer‘iye Kararnamesi ile sağlıklı bir yapıya kavuşturulmuştu. 1924 tarihli Mehâkim-i Şer‘iyenin İlgasına ve Mehâkim Teşkilatına Ait Ahkam-ı Muaddil Kanun ile bu mahkemelere son verilmiştir[44].
1860 ’da ilk Nizamiye Mahkemesi olarak kabul edilen ticaret mahkemesinin kurulması 1868 de Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı Devlet ismiyle iki yüksek mahkeme oluşturulması[45] ve nihayet 1870 tarihli bir nizamname nizamiye mahkemelerinin yurt çapına yayılması ile Osmanlı adliye teşkilatında düalizm dana da yaygın hale getirilmiştir[46].
Bu mahkemeler şer‘iye mahkemelerinin yanında ikinci bir mahkeme olarak kurulmuş ve görevleri belirlenmiştir. Buna göre aile miras vakıf şahsa karşı işlenen suçlar ve cezaları gibi hukuk-ı şahsiye davalarına şer’iye mahkemelerinde bakılmaya devam edilecek unların dışında kalan hukuki anlaşmazlıklara ise Divan-ı Ahkam-ı Adliye’de bakılacaktı. Divan-ı Ahkam-ı Adliye hukuk ve ceza olmak üzere iki kısımdan oluşuyordu. Her bir daire en az beş en çok on üyeden oluşacaktı. Bu yüksek mahkeme şer‘iye mahkemelerinde yürütülen şer‘i haklar gayr-ı müslimlere ait özel davalar ve özel meclislerce görülen ticaret davaları dışında her çeşit ceza ve hukuk davalarına re’sen veya istinaf yolu ile bakabilecekti. Bir süre sonra Divan-ı Ahkam-ı Adliye Adalet Bakanlığına çevrilerek başına da bu kurulun başkanı olan Ahmet Cevdet Paşa getirilmiştir[47].
Yargı sistemindeki bu değişikliklere rağmen henüz bir usul kanunu yoktu. Mecelle’yi hazırlayan kurul 301 maddelik bir usul kanun tasarısı hazırlayarak Şuray-ı Devlet’e incelenmek üzere göndermişti. Burada incelendikten sonra Meclis-i Mebusan’a gönderilmiş olan kanun harpler ve diğer siyasi sebeplerle görüşülemedi. Bu sırada Adalet Bakanı olan Said Paşa medeni yargıdaki bu boşluğu doldurmak için daha önce tercüme edilmiş ve Şuray-ı Devlette görüşülmüş olan Fransa’nın usul kanununu Kanun-ı Esasinin verdiği yetkiye dayanarak muvakkat kanun olarak 1880 tarihinde Usul-i Muhakemat-ı Hukukiyye Kanunu[48] ismi ile yürürlüğe koydu[49]. Bu muvakkat kanun daha sonra bir kısım tadillerle Cumhuriyet devrine kadar yürürlükte kalmıştır.
11- Yargıtay ve Danıştay’ın Doğuşu
Gerçekten ilk olarak 1837 tarihinde Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye bağımsız bir yüksek mahkeme olarak Osmanlı adliye teşkilatına girmiştir[50]. Ancak bu bağımsız mahkeme sadece adli bir mahkeme olmayıp aynı zamanda kanun ve nizamnameleri hazırlayan bir danışma kurulu ve idari mahkeme[51] olarak ta görev yapmak üzere kurulmuştu. Görüldüğü üzere yine karmaşık bir yapıya sahiptir. Kanun ve nizamnameleri hazırlama yetkisi 1854 Meclis-i Ali-i Tanzimat’a devredilen bu meclis daha sonra Meclis-i Ahkam-ı Adliye ismi ile tekrar birleştirilerek yine idari ve adli yargı alanında yüksek mahkeme olarak görevini sürdürmeye devam etmişlerdir.
Adli yargı ile idari yargının birbirinden ayrılışı başka bir ifade ile adli ve idari yüksek mahkemelerin tam olarak kuruluşu 1868 tarihinde olmuştur. Gerçekten 1868 de Meclis-i Ahkam-ı Adliyenin ikiye bölünerek Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı Devlet ismiyle iki yüksek mahkemenin oluşturulması bugünkü Yargıtay ve Danıştay’ın kesin şekilde kuruluşu olmuştur[52].
 
Son düzenleme:
Katılım
22 Tem 2007
Mesajlar
979
Sultan abdulhamit

Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı olan Sultan Abdülhamit, emperyalist güçlerin Osmanlı Devleti'ni parçalamaya ve ele geçirmeye çalıştıkları, iç karışıklıkların arttığı bir dönemin padişahıdır. Ünlü denge politikası ile Osmanlı Devleti'nin çöküşünü geciktirmiş ve devletin siyasi ve iktisadi gücünü muhafaza etmeyi başarmıştır.

Sultan Abdülhamit, Sultan Abdülmecit'in ikinci oğluydu. Annesi Tirimüjgan Hatun'du. 10 yaşında iken annesinin ölümü üzerine Perestu Kadın Efendi'nin yanına verildi. Babasının ölümünden sonra yerine geçen amcası Abdülaziz, Abdülhamit'in eğitimiyle ilgilendi. Abdülaziz 1867 yılında çıktığı Avrupa seyahatine onu da götürmüştü. Özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca, tefsir, hadis, fıkıh ve fen dersleri aldı. Arta kalan zamanlarında ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla ilgilendi.
1876 yılında Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütercim Rüşti, Mahmut Celaleddin ve Nuri Paşa, yanlarına Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi'yi de alarak Sultan Abdülaziz'i tahttan indirdiler. Yerine Şehzade Murat'ı geçirdiler. Ancak V. Murat ruhsal bir çöküntü içindeydi. 31 Ağustos1876'da Abdülhamit padişah oldu ve Mithat Paşa sadrazamlığa getirildi.

Sultan II. Abdülhamit tahta geçtiğinde Osmanlı Devleti büyük sıkıntılar içindeydi. Dış borçlar artmaktaydı. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına Sırbistan ve Karadağ da eklenmişti. İngiltere Şark meselesi ile ilgili bir konu için İstanbul'da bir konferans düzenlenmesini istemişti. Abdülhamit'i başa geçiren grup daha önce Abdülhamit'in söz verdiği meşrutiyet ve Kanun-i Esasi'yi bekliyordu. Padişah üzerindeki baskıların artması sebebiyle hemen Kanun-i Esasi'nin oluşturulması için girişimlerde bulunuldu. Bir heyet toplandı ve 23 Aralık1876'da Tersane Konferansı'ndan bir gün önce Kanun-i Esasi ilan edildi.

Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid, teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceğine inanan sadrazam Mithat Paşa, mecliste gayrimüslimleri de kendi tarafına çekmek suretiyle Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Savaş aleyhinde oy kullanacak olanları vatan sevgisizliği ve ihaneti ilesuçladı. Neticede meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Mithat Paşa'nın topladığı güç tehlikeli boyutlara ulaşabilirdi ve Abdülhamit onu sadrazamlıktan indirmek istiyordu. Sultan Abdülhamit Kanun-i Esasi'nin 113. maddesine dayanarak Mithat Paşa'yı sürgüne gönderdi.

Tersane Konferansı kararlarını mecliste reddedilmesiyle Osmanlı Devleti, Rusya ile karşı karşıya getirmişti. 24 Nisan1877'da Rusya, Osmanlı Devletine resmen harp ilan etti. Mali 1293 senesine rastladığı için "93 Harbi" denilen bu savaş, Edirne Mütarekesi'ne kadar dokuz ay sürdü. Abdülhamit İngiltere'yi araya sokarak savaştan en az zarala çıkmayı hedefliyordu. Diğer bir yandan iç meselelerle uğraşmamak için 13 Şubat1878'de Meclis-i Mebusan'ı süresiz kapattı. Rusya galip geldiğin savaşın avantajlarını kullanmak istiyordu. 3 Mart1878'de imzalanan Ayastefenos Anlaşması ile Osmanlı Devleti ağır bir kayıp veriyordu. Abdülhamit bu anlaşmanın maddelerini kabul etmedi. İngiltere ile görüşerek maddelerin hafifletilmesi için görüşmelere başladı. İngiltere de Hint deniz yolunun tehlikeye girmesinden endişelendiği için maddelerin değişmesinden taraftardı. Ancak İngiltere, Abdülhamit'ten Kıbrıs'ın idaresinin geçici olarak kendilerine bırakılmasını istiyordu. Sultan Abdülmahit bu tavizi vermek zorunda kaldı. 13 Temmuz 1881'de imzalanan Berlin Anlaşması ile Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakların bir bölümünü geri alabildi. Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarını kazanırken, Bulgaristan'a bağımsız bir prenslik olma hakkı tanındı.

Abdülhamit devlet hizmetinde çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Ali Suavi'nin İngilizlerle olan çalışmalarını öğrenince onu Galatasaray Lisesi müdürlüğünden azl etti. Bunun üzerine 20 Mayıs 1878'de Sultan’ı tahttan indirmeye ve yerine beşinci Murat'ı padişah yapmaya karar verdi. Bu konuda İngilizlerin de desteğini sağladı. Bunun için gizli olarak çalışmaya başladı. Etrafına topladığı beş yüz kadar göçmen ile 20 Mayıs'ta Beşinci Murat'ın bulunduğu Çırağan Sarayı'nı basarak, beşinci Murat'ı dışarı çıkardı. Bu sırada yetişen Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa'nın vurduğu bir sopa darbesiyle Ali Suavi, olay yerinde öldü.

Abdülhamid, amcası Abdülaziz’i şehit ettiren Mithat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için 27 Haziran 1881'de Yıldız Mahkemesini kurdurdu. Mahkemeye çıkmaktan korkan Mithat Paşa, İzmir'de Fransız Konsolosluğuna sığındı. Fransızlar, Mithat Paşa'yı teslim etmek istemedilerse de padişahın sert tutumu karşısında duramayıp teslime mecbur kaldılar. Nitekim mahkeme sonucunda da suçlu görülen Mithat Paşa ve arkadaşları idama mahkum edildiler ise de, padişah verilen cezaları müebbet hapse çevirdi.

Berlin Anlaşması'ndan sonra Rusya alacaklı durumundaydı. Borçlu olunan diğer ülkeler arasında İngiltere ve Fransa da bulunmaktaydı. 20 Aralık 1881'de yayınlanan "Muharrem Kararnamesi"yle borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan "Duyun-i Umumiye" teşkilatına bırakılıyordu. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar borçları tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında 278 milyon borcun 161 milyonu siliniyordu. Meselenin bu şekilde hallolması ve Osmanlı Devleti'nin üzerinden ekonomik baskının kalkması Sultan Abdülhamid'in büyük başarılarından biri oldu.

Abdülhamit Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumu ve Avrupalı Devletlerin ülke üzerindeki planlarını takip etmekteydi. İstibdat döneminde "jurnal" adı verilen kişilerce ülkenin iç meseleri ile ilgili bilgiler toplamaktaydı. Yabancı devletlerle yaptığı anlaşmalarda bir denge politikası yürütmüş ve Osmanlı Devleti'nin en az zararla çıkmasını amaçlamıştı. Devletler arası rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bu dönemde ilişkileri iyi tutmak gerekmekteydi. Barış zamanında ittifaklardan uzak durmuş, savaş zamanı ise güçlü devletler ile ittifak kurma yoluna yoluna gitmiştir. Rusya'nın eskiden beri büyük bir tehdit olduğunun farkındaydı. Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin topraklarını ele geçirmesi Avrupalı Devletlerin sömürgelerine giden yolların kesilmesine ve Rusya'nın güçlü bir konuma gelmeseni sebep olacağından Osmanlı topraklarının korunması için birleşme yoluna gidilmişti. Abdülhamit "halifelik" sıfatı kullanarak İslam Devletlerini yanına çekmeyi planlıyordu ancak o dönemde Osmanlı Devleti'ne yardım edemeyecek kadar güçsüz durumda idiler. Doğu Türkistan ve Orta Afrika'daki sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. Padişahın, Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve Bulgaristan prensleri ise bağlı durumdaydı.

18 Nisan 1897 yılında Yunanistan'nın Yanya ve Girit bölgelerine girmesiyle savaş açıldı. Büyük devletlerin yardımı olmadan Yunanistan bertaraf edilmek istendi. Yuunanistan'nın isteği ile savaş sona erdi. Anlaşmaya katılan Avrupa Devletleri Yunanistan'nın ödeyeceği savaş tazminatında indirim sağladılar.

Bir yandan Meşrutiyet taraftarları Abdülhamit'in tahttan indirilmesi için kamuoyu oluşturuyorlardı. İngilizlerin desteğini gören Ermeniler, ıslahatların yapılması için 61. maddenin uygulanmasını istiyorlardı. Bu isyan ile Avrupa'nın da dikkatini çekmek istiyorlardı. İsyanların başarılı olmaması ve bastırılması üzerine Ermeniler bir arabaya yerleştirdikleri saatli bomba ile Abdülhamit'e suikast girişiminde bulundular. Padişahın cuma namazından geç çıkması ile suikast başarılı olamadı. Ermenilere destek veren Fransız yazar Albert Vandal Fransız basınında Abdülhamit için "Kızıl Sultan" lakabını verdi. Bu tabir Abdülhamit'in İslamiyet ve Türklük düşmanı olarak anıldığında da kullanıldı.

Bir yandan Bağdat Demiryolu çalışmaları sürmekteydi. İstanbul üzerinden Anadolu'yu geçerek Bağdat-Musul istikametinde olacak ve Medine'de son bulacak bir demiryolu projesiydi. Ancak gerek asker taşıma gerekse Osmanlı Devleti'nin bu bölgelerdeki hakimiyetinin güçleneceği düşüncesi ile bu proje istenmiyordu. Demiryolu ihalesinde Almanlar ile İngililer arasında büyük rekabet oluşmuştu. Çünkü Almanlar aldıkları ilk ihalede demiryolu hattı boyunca 4'er km'lik alan boyunca çıkan madenleri alma hakkı bulunuyordu. İngiliz gizli ajanı Lawrance, arap şeyhleri ile anlaşarak demiryolu yapımının durdurulması için çalışmalarda bulundu.

Abdülhamit dönemindeki bir başka proje de Hicaz Demiryolu projesiydi. Şam-Mekke-Medine istikametinde olucak bu demiryolu daha sonra Bağdat Demiryolu ile birleştirileceğine dair palnlar bulunmaktaydı. Abdülhamit bu proje ile dinin koyuculuğu misyonunu öne çıkartmış ve İslam Dünyasında itibar sahibi olmuştur. Kamuoyuna haccın kolaylaştırılması olarak yansıtılmış ama aynı zamanda bölgeye asker ve cephane gönderilmesi içinde kullanılmıştır. Bölgede askeri güvenliğin korunması Süveyş Kanalı'nın güvenliğin sağlanması, bölgedeki İngiliz hakimiyetini de zayıflatacaktı. Projenin finansmanı için Avrupa'dan yardım alınmamasına İslam dünyasından bağış ve kredilerin alınmasına karar verilmişti. Başta padişah olmak üzere bütün rical-ı devletten ve toplumun bütün kesimlerinden bağış yapılıyordu. Padişah ve çevresi ile Osmanlı devlet adamlarından, bürokratlardan, vilayetler, nezaretler ve diğer resmi kurumlardan, ordu ve emniyet mensuplarından, ilmiye sınıfından, adalet, eğitim ve sağlık personelinden yapılan bağışların yanısıra halk tarafından hemen hemen her yaşta erkek ve kadın, küçük ve büyük kimselerden bağışlar yapılıyordu. Tarikat şeyhleri, manevi önderler bağışta yer alıyordu. Bağış propagandası sayesinde ülkenin bütün köşesinden yardımlar geliyordu. Gazeteler her gün projenin önemini anlatıyor ve bazıları bağış topluyordu.Yardımda bulunanlara karşılığında verdiği miktara göre madalya veriliyordu. 1900 yılında Alman mühendis Meissner'in başında bulunduğu çalışma 1908 tarihinde son buldu.

İttihat ve Terakki yanlıları 1908 yılında Manastır ve Selanik'te ayaklandırlar. 24 Temmuz1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. İlk meclis 17 Aralık 1908'de açıldı. Ancak İttihat ve Terakki'nin tutumu dolayısıyla huzursuzluklar başgösterdi. 13 Nisan1909'da İstanbul'da ayaklanma çıktı. Rumi takvimle 31 Mart olarak geçen bugünde Hareket Ordusu, irticai faaliyette bulunanları bastırdı. Yapılan bu isyanlarda, Ayan ve Mebuslar Meclisleri padişahı suçlu görüyorlardı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın fetvasında Abdülhamit'i 31 Mart İsyanına sebep olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek gibi sebeplerden suçlu buluyorlardı. Tebliğ için Yıldız Sarayı'na gönderilen heyet ile Abdülhamit tahttan indirildi.(27 Nisan 1909) Yerine V. Mehmet Reşat geldi. Bu sırada hiçbir şeyini almasına izin verilmedi. padişaha yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik'te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi.

< Abdülhamid, burada üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmesi üzerine, büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Abdülhamid'in Selanik'te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul'a nakledilmesini kararlaştırdı.Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı'nda beş buçuk yıl yaşadı.1918 yılının Şubat ayında hastalandı. 10 Şubat1918 tarihinde 77 yaşında vefat etti. İstanbul, Divanyolu, II. Mahmut Türbesi'nde yatmaktadır.

Abdülhamid zamanında her vilayette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı. Modern bir tıp fakültesi açıldı. 1876'da Mekteb-i Mülkiyeyi, 1879'da da bir müze yaptırdı. 1880'de Hukuk Mektebi ve Divan-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. 1881'de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883'te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884'te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. 1886'da Terkos Suyunu İstanbul'a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı. 1887'de Alman İmparatoru İstanbul'a geldiğinde, Sultanahmed Meydanı'nda Alman Çeşmesi yapıldı. 1889'da Bursa’da İpekçilik Mektebini yaptırdı. 1891'de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane'de bir poligon kurdurdu. 1890'da Bursa Demiryolu'nu ve Aşiret Mektebini yaptırdı. 1891'de Üsküdar Lisesi ve Rüştiye Mektepleri ve yeni postane binası ve Osmanlı Bankası ile reji binalarını ve Yafa-Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. Yine 1892'de Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. 1893'te Osmanlı sigorta şirketi, Küçüksu Barajı ve Manastır-Selanik Demiryolu yapıldı. 1894'te Şam-Horan Demiryolu ve Eskişehir-Kütahya Demiryolu yapıldı. Yine 1894'te Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata-Tophane Rıhtımı, Dolmabahçe Saat Kulesi inşa edildi. 1895'te Beyrut-Şam Demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon-Konya Demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul-Selanik Demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. 1896'da Tuna Nehri'nde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı. Akıl Hastanesini, 1900'de Medine-i Münevvere'ye kadar telgraf hattı yaptırdı. 1902'de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kağıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi. Yeni balıkhane, Haydarpaşa Rıhtımı, Maden Arama Mektebi, Şam'da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. Haydarpaşa'da 1903'te Askeri Tıbbiye Mekteb-i Şahanesi, 1904'te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. 1904'te Bingazi'ye telgraf hattı yapıldı. 1905'te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı. Beşiktaş Tepesindeki Yıldız Sarayı ve önündeki camiyi yaptırdı.

Abdülhamit padişah olduktan sonra Dolmabahçe Sarayı yerine Yıldız Sarayı'nda kalmayı tercih etmiştir. Sadece özel günler ve merasimlerde sarayın dışına çıkmaktaydı. Devletin günlük işlerini Mabeynde takip ettikten sonra günün geri kalan kısmını Haremde ailesiyle geçirmekteydi.

Sultan Abdülhamit kaynaklarda orta boylu, kumral saçlı ve sakallı olarak geçmektedir. Dikkat çekecek kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olduğu söylenir. Sade giynmeyi sever ve genellikle koyu gri giyinirdi. Kahveye ve sigaraya düşkündü. Geceleri kitap okutturmadan yatmayı sevmezdi. Resim yapmaya ve marangozluğa ilgi duyardı. Çalışmaları bazen Avrupalı Hükümdarlara hediye etmiştir. Gençliğinde iyi bir at binicisi olmasına rağmen padişahlığı süresinde bunu sürdürememiştir. Müzik dinlemeyi sever alafranga müziği tercih ederdi. Yıldız Sarayı'nda sıkça rastlanan etkinlikler biri tiyatro idi. Bazen ünlü tiyatro sanatkarları İstanbul'a gelirler ve saraya davet edilirlerdi. Zaman zaman Abdülhamit kendi de komedi tarzında piyesler yazmış ve bunları sarayın tiyatro grubuna oynatmıştır. Abdülhamit'in en büyük özelliklerinden biri bir konuda kara vermeden önce mutlaka konu ile ilgili yerli ya da yabancı kişilere danışması idi. Bu fikir almasını ve bilgi edinmesini sağladığı gibi bazen de ilgisiz kişilerin devlet işlerine karışmalarına neden olmuştur.
 
Katılım
26 Nis 2008
Mesajlar
5,397
:rendeer::rendeer:TEK KELİMEYLE MÜKEMMEL ÖTESİ....ELİN KOLUN DERT GÖRMESİN KARDEŞİM.ALLAH RAZI OLSUN...OSMANLIYI SEVENİ BENDE SEVERİM..:rendeer::rendeer:
 
Katılım
2 Ağu 2008
Mesajlar
66
Osmanlı eşittir feodel yapıda (tımar sistemi yani mülkiyet ağanın) kulluk düzenine (herkes padişaha tabi) dayalı imparatorluk. Sonuç: içinde bulunduğu döneme ait güzel bir devlet örneği, takdir ediyoruz.

Cumhuriyet eşittir üretim araçları devlet ve çoğunlukla özel kişilerde vatandaşlık sistemine (herkes hiçkimseye bğlı değil fakat sadece hukuk kurallarına) dayalı ulus devlet. Sonuç: T.C. göz önüne alındığında benzerlerine (tarih içindeki diğer cumhuriyetlere) göre türünün en iyi örneklerinden, hatalar yapılmış olunabilir, onları o zamanın koşulları ile değerlendirmek zorundayız.

Türkiye'nin son bir kaç yılı: 20 - 30 yıl sonra sonun başlangıcı olarak tarihe geçecek yıllar.

son söz: tek kişi sözlerine yaptıklarına kavram yada olaylara takılmayın, resmin geneline bakın.
 
Son düzenleme:
Katılım
20 Tem 2008
Mesajlar
291
Her devlet kendine ya kendine özgü bir sistem geliştirir ya da başka sistemleri taklit eder. Osmanlı Devleti yönetim biçiminden orduya, mali sistemden eğitim sistemine kadar her alanda kendine özgü bir sistem geliştirdi.
Bu sistem pek tabii inanç manzumesine, ondan kaynaklanan ahlâkine ve dünya görüşüne uygun olacaktı.
Sistemin özü aynı inanca mensup bulunmak, yani Müslüman olmaktı. Orta zamanlarda devlet kademelerinde yükselmenin ön şartı buydu. Osmanlı’yı yönetenler tüm inançlara saygı duymakla birlikte, kendi inançlarının üstünlüğünü kabul ederlerdi.
Öteki inançlara duyulan müsamahanın kaynağında insana duyulan saygı vardı. İslam inancında insan mukaddesti. İnsan mukaddes olduğu için tercihlerine (dini tercihler dâhil) müsamaha gösterilmeli, bu yüzden insan incitilmemeliydi.
Bunu eğitim sistemine de yansıttılar. Hıristiyan çocuklar devşirilip eğitiliyor, kabiliyetlerine ve çalışkanlıklarına göre yükselmeleri, hatta devletin ikinci adamı olmaları sağlanıyordu. Bu sistem o günkü Avrupa’nın bilmediği bir sistemdi.
Osmanlı devlet kurumları, Müslüman olmak kaydıyla herkese açıktı. Herkes zekâsına, kabiliyetine, sadakatine ve liyakatine göre yükselirdi.
Sultan İkinci Mahmud’a (1808-1839) kadar devam eden bu sistem “Resmi Öğretim” ve “Sivil Öğretim” şeklinde iki ayak üstünde duruyordu.
Resmi öğretimin en temel ocağı “Acemioğlan Ocağı”ydı. Savaş esirlerinden veya Hıristiyan vatandaşlardan seçilen çocuklar 3 ya da 8 yıl süreyle Türk ailelerinin yanında kalır, edep-erkân, gelenek-görenek öğrenirlerdi.
Ondan sonra, hem nazarî hem de amelî bilgiler almak için “Acemioğlan Ocağı”na gönderilirlerdi. Gelibolu’da ve İstanbul’da bulunan Acemi Ocakları, Yeniçeri Ocağı’na profesyonel asker yetiştirirdi. (Türkiye’de birkaç yıldan beri konuşulan “profesyonel ordu”yu Osmanlı ceddimiz 1300’lü yılların sonlarında, Sultan I. Murad [1362-1389] devrinde kurmuştu).
Burada askerlik sanatını öğrenen acemiler ihtiyaca ve yeteneklerine göre diğer ocaklara gönderilir, bir “usta” yeniçerinin gözetiminde pişip olgunlaşmaları sağlanırdı.
Acemi Ocağı’nda yetişip yeniçeri ortalarında “usta-çırak” ilişkisi içinde olgunlaşanlar arasından yeniçeri ağaları, hatta sadrazamlar çıkmıştır.
Enderun Mektebi’ne gelince: Buna Enderûn Üniversitesi demek yanlış olmaz.
Osmanlı oluşumu içinde ilk kez Sultan II. Murad zamanında kurulan Enderun, çeşitli değişikliklere uğraya uğraya Osmanlı’nın son yıllarına kadar yaşamını sürdürdü.
Başlangıçta Şehzadeleri eğitmek amacıyla saray içinde kurulmuştu. Sonraları devlet adamı yetiştiren bir üniversiteye dönüştü. Hıristiyan ailelerden devşirilen çocuklardan dürüst, sadık, zekî, kabiliyetli ve fiziksel anlamda düzgün olanlar da burada eğitime alınmaya başlandı.
Enderûn Üniversitesi’ne alınan öğrencilere öncelikle Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler verilir, edebiyat, şiir, gramer, Arapça, Farsça, matematik, coğrafya, mantık gibi ilimler bunlardan sonra gelirdi.
Yani önce sağlam uhrevi bir temel atılır, dünya o temelin üzerine inşa edilirdi.
Amaç ahiret öncelikli insan yetiştirmekti. Ahiret öncelikli insan, bilimden gelen gücünü insanların hayrına kullanır, günümüzde örneklerini sıkça gördüğümüz (ikiz kuleleri vurmak) gibi, insanlığın ve insanların zararına kullanmazdı.
Enderun öğrencisine “İç oğlanı” denirdi. Buradaki eğitimin çeşitli kademelerinden mezun olanlar kabiliyetlerine ve ihtiyaca göre değerlendirilir, Osmanlı Devleti’nin çeşitli kademelerinde görev alırlardı.
Osmanlı Devleti, kendi kurumlarında yetişmeyenlere güvenmez, dolayısıyla görev vermezdi. Bu durum, Türklerin devlet kademelerinden dışlandığı şeklinde eleştiriler almakla birlikte, durum böyle değildir. Öncelikle “devşirme”yi “yabancı” saymak yanlıştır. Geçtiği evreler devşirmelerde yabancılık bırakmamıştır...
Hatırlamamız gereken bir husus da şudur: Osmanlı’yı batıran devlet adamlarının içinde “devşirme” devede kulak kabilindendir. Ne yaptıksa biz kendi kendimize yaptık!
Kaldı ki, Osmanlı bürokrasisinin tümüyle devşirmelerden oluştuğu iddia edilemez. Divan ve taşra teşkilatlarından yükselenler de vardır ve buralara genelde Türkler hakimdir. Zaten Kanunî’den itibaren Türk çocukları da Enderûn Üniversitesi’ne alınmışlardır.
Bürokrasinin asıl kaynağı Divân-ı Hümâyûn’dur. Divan-ı Hümâyûn hem idarî, hem hukukî bir meclis, hem de bürokrasinin merkezi ve beynidir.
Devlet yönetimine ilişkin her karar burada alınır. Her türlü yazışmalar burada yapılır. Siciller, defterler, malî kayıtlar burada tutulur ve her kayıt burada saklanırdı...
Anlayacağınız Divan, zannedildiği gibi, sadece arada bir toplanan bir “Bakanlar Kurulu” değil, sayısız bürodan ve bürokrattan oluşan bir kurumdur. “Divan Kâtipliği” denilen yüksek makama ise, usta-çırak ilişkisi içinde zamanla ulaşılır.
Divandan yetişmiş ünlü devlet adamlarımızın yanı sıra ünlü ilim, sanat ve edebiyat adamlarımız da var. Kâtip Çelebi, Gelibolu’lu Mustafa Ali, Feridun Ahmet Bey bunlardan sadece birkaçıdır.
Bir gün de inş sıbyan mekteplerinden söz edelim: Tabii siyasi gündemi daima kabarık ve siyaset havası her zaman fırtınalı olan Türkiye’de bu tür yazıları hâlâ okuyan kalmışsa...
 
Katılım
8 Eyl 2007
Mesajlar
2,136
Etkilendiğim birkaç konu;

Fatih Sultan Mehmet zeytinyağı döktürerek insanlık târihinde “yağla makina soğutmasını” ilk defa gerçekleştirdi. Havan topunun balistik hesaplarını yaparak ve plânını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti. Yani havan topunun mucitidir.

Yavuz Sultan Selim Mısır seferine giderken Sina çölünü 13 günde geçmiş, bundan 300 yıl sonra gelen Napolyon geçmeyi denemiş ancak geçememiştir. I. Dünya Savaşında bu çöl tanklarla ancak 11 günde geçilebilmişir. Yavuz çölde giderken birden atından iner ve yürümeye başlar. Padişah inince komutanlar ve askerlerde atından iner. Veziri Hasan Can Yavuz’un yanına yanaşarak aman efendim niçin at üzerinden inip yürüyorsunuz diye sorunca Yavuz: ”Hasan görmüyor musun Allah’ın Resulu önümüzden yürüyor, bize rehber oluyor. Peygamberler Peygamberi yürürken biz nasıl at üstünde gideriz.” diye haykırdı.

Kanuni Sultan Süleyman bir mektup da Fransa'da Vals isimli dansın bulunmasından sonra yolluyor ve bu mektubun üzerine Fransa'da yüzyıl boyunca Vals yasaklı kalıyor. Mektup şöyledir:
''Ey Fransa Kralı Fransuva! Sefir-i kebirimden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında ala mele-innas fuhşiyat ve lubiyat yapıyormuşsun. İş bu name-i humayunumun eline vusulünden itibaren bu mel’anet ve rezalete son vermediğin takdirde ordu-yu humayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum.''

Bugünkü liderlerimizden de Allah razı olsun, aşağı kalmadılar hiç :bounce:
 
Katılım
28 Ara 2008
Mesajlar
26
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul surlarını yıkacak büyüklükteki topların planını bizzat kendisi hazırlayarak, o zamana kadar yapılan toplardan çok daha büyük toplar döktürdü. Bunlardan Şâhî adı verilen bir tanesi çok büyük idi. Bu top 600-700 kilo ağırlığındaki granit gülleleri 1200 metreye kadar fırlatabiliyor ve patladığı zaman metrelerce mesafeden duyulabiliyordu.Bu korkunç topun ilk tecrübesinin yapılacağı sırada Fatih Edirne’de haberi olmayanların dilleri tutulmasın diye, hamile kadınlar çocuklarını düşürmesinler diye, daha evvelinde bütün şehre tellallar vasıtasıyla topun atılacağı saati ilan etmiştir.



benimde konuya ufak bi katkım olsun :rendeer:
 
Katılım
24 Ocak 2007
Mesajlar
484
Sonlara dogru Osmanli tarihi ile Turkiye Cumhuriyeti tarihi karismis sanirim... 1920'den sonraki Osmanli tarihi yazilacaksa, Ingiliz ucaklarindan atilan Ataturk'e ve kurtulus mucadelesine katilanlara vatan haini ve dinsiz diyen, altinda Padisahin ve seyhulislamin imzalari olan fetvalari yazmak gerekir... :cat:
 
Katılım
10 Şub 2006
Mesajlar
6,827
Motosikleti
MV Agusta Brutale 800, Ducati 797
1920'den sonraki Osmanli tarihi yazilacaksa, Ingiliz ucaklarindan atilan Ataturk'e ve kurtulus mucadelesine katilanlara vatan haini ve dinsiz diyen, altinda Padisahin ve seyhulislamin imzalari olan fetvalari yazmak gerekir... :cat:

onun peşine de Anadoludaki mücadeleye destek veren karşı fetva çıkarmış gerçek dindarları da yazmak lazım.

hatta Atatürkü Anadoluya gönderen kişinin de bizzat padişah olduğunu...

şehit olan onca vatan evladının senden benden çok daha dindar olduklarını da ekleyelim altına.
 
Katılım
7 Tem 2007
Mesajlar
4,199
yav bu nedir yaa.osmanlı tarihini okucak olsak sizin ulaştınız kaynaklardan biz hayli hayliyen ulaşırız.yinede sağol
 
Katılım
26 Nis 2008
Mesajlar
5,397
Bu arada Yavuz Sultan Selim Han 'ın resmini doğru yayınladığın içinde ayrıca tebrik ederim.aslında şah işmail olan küpeli resmi yıllarca bize Yavuz olarak lanse ettiler.tekrar tebrik ediyorum seni...
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Yeni mesajlar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst