- Katılım
- 13 Eki 2008
- Mesajlar
- 0
- Konu Yazar
- #1
Herkese Merhaba
Orhan Şeref Apak
"G.birliği'nin unutulmaz simgelerinden..."
Orhan Şeref Apak, kuşkusuz, Gençlerbirliği tarihinin unutulmaz şahsiyetlerinden biridir. 1930’lardan 1960’lara kadar uzanan geniş bir zaman kesitinde, aralıklarla, Gençlerbirliği’nin idarî ve teknik yöneticiliğini yapmış; rahatlıkla söylenebilir ki, kulübün yapısını, karakterini, “huyunu” biçimlendiren izler bırakmıştır.
1906 doğumlu olan Orhan Şeref Apak, çok kısa bir süre futbol oynadı. İstanbul'da Süleymaniye kulübünün kadrosunda yer aldı; Orhan Öktem “Büyük Orhan”, o da “Küçük Orhan”dı. Ancak sakatlandı ve futbolu bırakmak zorunda kaldı. Futbol dünyasından kopmadı, derhal idareciliğe soyundu. Ondaki futbol yöneticisi cevheri o zamandan belliydi: Burhanettin Doğançay’ın dediği gibi: “Pek futbol oynamamıştı ama 19 yaşında İstanbul muhtelitini[karmasını] turneye götürmüştü!” Varlıklı bir aileye mensup değildi. Memuriyet bulmak için Ankara'ya geldi. Protokol İşleri Daire Başkanlığına kadar yükseleceği Dışişleri Bakanlığına girdi. Futbol tutkusu sürüyordu. Ankara Altınordusu'nda [eski Ankara İdman Yurdu], Ankaraspor’da, başka anlatımlara göre Çankaya’da idarecilik yaptı. Bu sırada Gençlerbirliği’yle de yakından ilgilenmeye başlamıştı. 1936 Galatasaray kongresinde çıkan anlaşmazlık üzerine kurulan Güneşspor'un Ankara şubesini üstlendi, hatta 1938’e dek genel kaptanlık yaptı. Ancak 1938’den itibaren ilgisini ve mesaisini tamamen Gençlerbirliği’ne hasredecekti. (1960’ların sonlarında da kısa bir dönem Adanaspor’da yöneticilik yapmıştır.)
1940’lar boyunca, Orhan Şeref Apak Gençlerbirliği’nin kâh resmen kâh fiilen Umumî Kaptanı idi. Oyuncuların bütün meseleleriyle ilgileniyor, okul ve iş sorunlarını çözüyordu. Avni Bulduk, “Orhan Şeref Apak olmasa, Hasan Polat, Hasan Polat olamazdı” diyor: “Orhan Şeref Hariciye Vekaletinde memurdu ama harçlıkla marçlıkla idare ederdi Hasan Polat'ı. Çok zor şartlarda okumasına yardımcı oldu onun.“ Bulduk, kendisinin de, Orhan Şeref'in “cebinde büyüdüğünü söylüyor: “Ondan kopya aldım ben herşeyi.” 1940’lardaki Umumî Kaptanlığının son döneminde, 1949-50 döneminde Gençlerbirliği Başkanlığını yürüttü Orhan Şeref Apak. 1950’deki tartışmalı kongreden sonra bir müddet kulüpte aktif görevlerden uzaklaştı, zaten bu arada Futbol Federasyonu Başkanlığı yapmaktaydı. 27 Mayıs askerî müdahalesi döneminde, 1960-61’de Gençlerbirliği Başkanlığını yeniden emanet aldı. 1965’e dek kulübün yönetiminde yer aldı; “Orhan Bey”, diğer yöneticilerin hürmet ettiği, başlıbaşına bir müessese gibiydi o zaman...
Avni Bulduk’un anlatımıyla “haftaymdaki limonun parasının zor denkleştirildiği” zamanlarda kulübü ayakta tutmanın zorluklarından geçen bu üstad yönetici, doğal olarak, ziyadesiyle tutumluydu! 1960’ların başında takımın genç yıldızlarından olan Tugay Özçeri, “Orhan Şeref Apak fevkalade az para verirdi. Ama niçin verdiğini de bilirdi!” diyor. 1960’larda yönetimde bulunan Turhan Oğan, şöyle anıyor Onu: “Ayıp belki söylemek ama biraz fazla maddiydi. Para konularında ihtilafımız çok olmuştur. Futbol Federasyonu'ndayken millî takımın antrenmanı için sahamızı kullanırlar, bize para vermesi lazım, vermez...” Gençlerbirliği’nin 2. Ligde geçen çileli senelerden sonra İlhan Cavcav yönetiminde düze çıkışı sırasında da futbol kamuoyunda çok takılınan “tutumlulu” davranışının kurumsal köklerinde, Orhan Şeref’in güçlü damgasını unutmamalı!
Otoriterdi; “babacan” bir otoriter olarak hatırlanıyor. İnsanları hoş tutmayı bilen ve önemseyen birisi... “Rüzgârın Oğlu Zeynel”, “İnsan psikolojisini onun kadar iyi bilen az kişi tanıdım” diyor. Ve tabii, üst düzey bir Hariciye bürokratı olarak, “etiket kurallarını” iyi bilen, sporcuların “oturup kalkmayı bilmesine” önem veren, takımının daima “efendi gibi” davranmasına dikkat eden bir terbiyeci... Gençlerbirliği’nin “kolej takımı” olarak bilinmesinde, centilmenliğiyle nam salmasında, Orhan Şeref Apak’ın okul müdürü üslûbunu hatırlatan yöneticiliğinin payı gözardı edilemez.
Önceki sayfalarda aktarılan birçok anektoddan da anlaşılmış olmalı, “futbol ajanı” ve “teknik direktör” meziyetleri de üstündü, bu futbol adamının. Keşfettiği ya da doğru mevkiye oturtarak verimini artırdığı o kadar çok oyuncu vardı ki! Hafları solaçığa, açıkları içe çeker, sonunda mutlaka bir “buluş” yapardı. Teknik direktörlüğün kurumlaşmasına, yani 1960’ların ortalarına dek, yöneticilik yaptığı her dönemde Gençlerbirliği’nin takım tertibinde, oyun taktiğinde mutlaka parmağı vardı Onun. 1960’larda oyun anlayışına yaptığı katkıya, izleyen bölümde birçok vesileyle değinilecek.
Orhan Şeref Apak, sadece Gençlerbirliği’nin değil, Türk futbolunun unutulmaz şahsiyetlerinden biri. 1952-54, 1957-58, 1965-70 dönemlerinde üstlendiği Futbol Federasyonu Başkanlığı sırasında, devrimci denebilecek adımlar attı. Genç ve ümit milli takımların kurulması, 1. Millî Ligin, ardından 2. ve 3. liglerin örgütlenmesi, sistemli antrenör kurslarının açılması, Orhan Şeref Apak’ın gerçekleştirdiği projelerdir. Futbolun ülke sathına yayılması, Onun inisyatifinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, Anadolu kulüplerinin kurucu kuşağının derin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Hatta Eskişehirspor’un kurucu yönetimi, sırf Orhan Şeref Apak’a sevgi ve şükran ifadesi olarak, onun sevgili kulübünün, Gençlerbirliği’nin renklerini seçmiş, kırmızı-siyahı kuşanmıştır! Burhanettin Doğançay, “Hiç unutmam, ‘bir gün gelecek, milli kümede İstanbul'dan takım olmayacak’ derdi”, diye hatırlıyor ve devam ediyor: “Başka bir memlekette olsa, futbolun gelişmesine yaptığı hizmetlerden dolayı Orhan Şeref Apak'ın 10-12 heykeli dikilirdi en aşağı.” 1973 yılında hayata veda eden bu futbol üstadı, Gençlerbirliklilerin gurur simgelerinden biri olarak hatırlanacak.
Kaynak: Tanıl Bora, Ankara Rüzgarı, s. 117-120.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Hasan Polat
"Gençlerbirliği’nin ebedi simgelerinden"
"Oğlum oğlum, bak...Biz burada görevdeyiz. Ben Gençlerbirliği'ni seyrederim, desteklerim, ama haksızlık yapmam... Mağlup olur, küme düşer, bir şey yapamam... ama akşam eve gider 'çocuğum öldü' diye ağlarım..."
1940’lı yıllar, özellikle Gençlerbirliği’nin Türkiye birinciliğini kazandığı 1941-46 kesiti, Hasan Polat’ın futbolunun olgunluk çağıdır. Bu dönemde Hasan Polat Gençlerbirliği’yle özdeşleşmiş, kulübün ebedî simgelerinden biri haline gelmiştir. Gençlerbirliği için, bir yıldız futbolcu olmasından çok daha fazla şeyler ifade ediyordur artık O...
Hasan Polat, Gençlerbirliği’nin yaklaşık yirmi yıllık bir döneme damgasını vuran oyun karakterini de belirlemiştir. Spor tarihçisi Veli Necdet Arığ’ın anlatımıyla, “en iyi müdafaa taarruzdur” ilkesine dayanan bir karakterdi bu: “Gençlerbirliği kapanık oynamazdı, açık oynardı. Hasan Polat arkadan destek vererek sürekli ileri çıkmasını söylerdi takımın.” Hasan Polat, orta üçlünün ortasında, “libero” kavramının olmadığı bir zamanda günümüz liberosunun gördüğü işlevi görüyor, oyunu yönlendiriyor, hücumları organize hale getiriyordu. Mükemmel top tekniğinin yanısıra, uzun isabetli pasın Türk futbolundaki ilk ustalarından biri, belki de ilk ustası olarak hatırlanıyor. Zündap Hüseyin, “Hasan Abi kimseyle mücadele etmez, yalnız topla oynardı” diyor; eski stil oyun kurucu karakteri buradan da belli! Hücuma dönük orta saha oyuncusu olarak çok da gol atıyordu Hasan Polat. Bir başka spesiyalitesi, kafa toplarına müthiş hâkimiyeti ve kafa toplarını yönlendirmedeki maharetiydi.
Burhanettin Doğançay, Hasan Polat hakkında sözün özünü söylüyor: “Hasan,Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi santrhaf! Korkunç bir fizik, disiplin, kendine çok iyi bakıyor, çok kabiliyetli, havadan top alamazsın... Avrupa'da olsa, kimbilir ne olurdu!” Ne yazık ki, ulusal ve yerel futbolun içine kapanık olduğu bir zamanda oynamış, üstelik en parlak yıllarını, bu içine kapanıklığın alabildiğine arttığı Dünya Savaşı yıllarında yaşamıştı bu büyük oyuncu. Onun yıldızının parladığı 1936-1948 döneminde Türkiye Millî takımı sadece bir tek maç oynamıştı: 1 Ağustos 1937’deki bu Yugoslavya maçı, Hasan Polat’ın tek millî müsabakası olarak kalmıştır. Ama ulusal futbol ortamında herkes farkındaydı Onun: O zaman da gücün, ilginin -ve el altından verilen paranın- merkezi olan İstanbul kulüpleri Hasan Polat’ı çok istemişlerdi. Özellikle de, Onun kaptanlığındaki Gençlerbirliği’ne iki Türkiye birinciliği finali kaybeden Beşiktaş -üstelik kendisinin Beşiktaş'a sempati duyduğu da biliniyordu! Ama Hasan Polat, kendi sözleriyle, “İstanbul'dan yapılan tekliflerin hepsini refüze etmiş”ti. “Gençlerbirliği'ni bir çocuğu gibi seviyor”du O, başka bir takımı düşenemezdi, düşünmedi de (askere alınarak “celbedildiği” Harbokulu dışında!).
Hasan Polat, yeteneklerinin ötesinde karizmatik şahsiyetiyle, sadece kendi takımı üzerinde değil, rakip oyuncular ve hakemler üzerinde bir otoriteydi. Halim Çorbalı’nın sözleriyle: “O zaman Hasan Abi hakeme şöyle bir baktığım zaman hakemi bile etkilerdi. İltimas anlamında değil. ‘Yaptığın iş yanlış, dikkat et’ manasına... Çok iyi arkadaşlığımız vardı bütün takım, ama Hasan abiye karşı ekstra bir hürmetimiz vardı.” Onunla beraber oynamış her oyuncunun hafızasında, “Hasan abinin bakışı”nın yeri var! Bütün mazeretleri unutturan bir bakıştı o.
“Tam manasıyla bir koordinatör, bir otorite, bir ahlâk abidesi, bir baba, bir ağabey, bir amca...Ne derseniz deyin. Gençlerbirliği'ni yıllarca omuzlamıştır.” 1940’ların sıkı taraftarı, 1964/65 döneminin Gençlerbirliği başkanı İbrahim Sıtkı Hatipoğlu, Hasan Polat’ın kulüpteki yerini böyle tanımlıyor. Gerçekten de Hasan Polat, Gençlerbirliği’nin çok şeyiydi. Kendi ifadesiyle: “Gençlerbirliği benim üçüncü bir evladım gibidir. Ben 1935'te intisap ettim. 1952'ye kadar orada bulundum. Gençlerbirliği'nin hem oyuncusu oldum, hem takım kaptanı oldum, hem genel kaptanı oldum, ondan sonra yöneticisi oldum.” Olgunluk döneminde, teknik yönetime Orhan Şeref Apak ağırlığını koyduğu 1940’ların ikinci yarısına dek, takımın fiilî antrenörlüğünü de yürütmüştü: “Kabiliyetli gençler üzerinde devamlı işlemeler yapmışımdır. Gençlerbirliği'nin futbolcularının o seviyeye çıkmasında âmil olmuşumdur. İsmim antrenör değildi, ama bir antrenör gibi onlarla meşgul olmuşumdur. Her futbolcuyla en azından 10-15 dakika meşgul olurdum. İdmanı ben yaptırırdım.” Sadece sahada kaptan değil, saha dışında da genel kaptandı, takımın genel sevk ve idaresinde Onun inisyatifi vardı: “İdarecilerle tanışmamla, idarecileri anlamamla.. fiilî netice itibarıyla ben Gençlerbirliği'nin en aktif, en popüler, en güvenilir oyuncusu haline geldim. Gelen çocukların halet-i ruhiyesi, görüşleri falan o istikamette olmuştur. Bir empoze veya vazifelendirme değil. Kendiliğinden olmuştur. Ben orada daima bir ağabey rolünü oynamışımdır. Ve bununla övünürüm, hiçbir zaman onları kötü bir yola sevketmemişimdir. Bir galibiyetten sonra barlara, meyhanelere, umumhanelere gitmek diye bir şey yoktur. Çünkü ben inanırım ki futbolcu sahada yorulduğu kadar dışarda da yorulursa ondan kolay kolay randıman alamazsınız. Hayatı mazbut geçmeyen insanlar futbolda istikrarlı bir performans gösteremezler. Ben Gençlerbirliği'nde oynayan çocukları, önemli müsabakalarda galip gelsek bile hiçbir zaman kötü yerlere götürmemişimdir. Ödül olarak afedersiniz bazılarının yaptığı gibi barlara falan değil... toplu halde seviyeli bir lokantada bir yemek yemeye... En büyük ödül buydu. Zaten paramız da yoktu. Zaten o zaman bütün kulüpler amatördü. Saha hasılatıyla geçiniyordu. Kulübe yardım da aidat meselesiydi. Çıkartıp cebinden milyonlar verecek taraftarımız yoktu.”
Hasan Polat, 1930’lardan 1950’lere uzanan -hatta 1960’larda da örnekleri görülen- bir geleneğe uygun olarak, Gençlerbirliği’nde oynarken bir yandan üniversitede okumaya, bir yandan da devlet memuriyetinde çalışmaya devam etmişti. 1936-39 döneminde Maliye Bakanlığı Bütçe Mali Kontrol Şefliğinde çalıştı. Hukuk Fakültesi’nden 1938’de mezun oldu. Yine futbolculuğu sürmekteyken, 1947-47’de Sümerbank Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı, 1947-50’de Ankara Stadyum ve Hipodrom Müdürlüğü yaptı, 1950-53’te Sümerbank Teftiş Kurulu’ndaki yönetim görevine döndü. 1952’de futbolu bıraktıktan sonra 1953-54’te Hereke Defterdar Yünlü Sanayi Müessese Müdür Vekilliği, 1954-55’te Merinos Müessese Müdürlüğü, 1955-57’de Sosyal Sigortalar Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığı yaptı. 1957 genel seçimlerinde, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, 1930’ların sonunda Türk Spor Kurumu’yla meşgul olduğu dönemden tanıdığı Hasan Polat’ı kendi kontenjanından Trabzon milletvekilliğine aday gösterdi. 1957-60’ta Trabzon milletvekili olarak parlamentoda bulunan Hasan Polat, 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra bir müddet Yassıada’da hapis yattı. Sonrasında “çalışmaya mecburdum”, diyor: “Askerî idare bizim bütün emeklilik haklarımızı da kaldırmıştı. Gayrımeşru yollardan veya titrimle, ismimle iş takip ederek servet sahibi olmuş değildim...” 1966-68 döneminde Sümerbank Başmüşavirliğinde bulunacak, daha sonra özel sektörde uzun yıllar yönetici olarak çalışmaya devam edecekti.
Fakat Hasan Polat’ın kariyerinde asıl önem taşıyan yöneticiliği, iki dönem yaptığı Futbol Federasyonu Başkanlığıdır: 1955-57’de ve 1970-76’da. Her ikisinde de iz bırakmış, atılımlar, yenilikler yapmıştır. Örneğin ilk Federasyon Başkanlığı sırasında profesyonel kulüplerin genç takım kurnma zorunluluğu getirmesi, Türkiye’de genç futbolcu yetiştirme düzeninin oluşumunda tayin edici bir adımdır. Böylelikle, Namık Katoğlu’lardan, Ali Rıza Ertuğ’lardan, Orhan Şeref Apak’lardan gelen bir Gençlerbirlikli geleneğine yeni bir halka eklemiş; Türkiye’nin futbol büroksasisinde, Türkiye futbol ortamının modernleşmesinde Gençlerbirliklilerin oynadığı öncü, örgütçü rolü zenginleştirmiştir Hasan Polat. Kendisinden aktaralım: “1955 senesinde ben Federasyon Başkanı oldum. 55'in şubat ayından 57'nin Ekim ayına kadar. O zaman federasyonda biz üç hatta iki kişiydik. Altay Kulubünden gelen Mamato Salim vardı, meşhur idareci. Benden çok yaşlı bir adamdı. Bir de Halit diye bir çocuk vardı. O zaman beş yıllık plan yapmıştım, sonra tatbik etmediler. Bu planın içerisinde hakemlik, A takımlar, genç takımlar ve saha meseleleri realize edilecekti. 1957 Ekim'inde milletvekili seçildikten sonra bir müddet yine devam ettim Federasyon Başkanlığına aslında... Macaristan'ı ilk defa yenen bir Federasyonun başkanıydım ben. 1956 senesi, 18 Şubat'tır. Macaristan o zaman Avrupa'nın önde gelen takımıydı, hepsini eziyordu. Ben ideal olarak o takımı Türkiye'ye getirme peşine düştüm. Talep ettikleri parayı temin edemiyorduk, rahmetli Menderes'e gittim, ‘kabul’ dedi, ‘ben öderim’ dedi. Ama Türk parası üzerinden hesap ettirdi. O zaman döviz sıkıntımız vardı. Macar Federasyonu 200 bin Türk parası karşılığında Türkiye'ye gelmeyi kabul etti. İstanbul'a geldiler, İstanbul'daki Macar Ticaret Ateşesi bunları ikaz etti: Türk parasının değeri yoktur diye. Bu sefer çevirdiler, dolar üzerinden istediler. Ben yine rahmetli Menderes'e gittim, öyle halloldu... 1955'te Federasyon Başkanı olduğum zaman Türkiye'deki maçların bir kısmını ecnebi hakemler idare ediyordu. Ben bu işe müdahale ettim ve dedim ki, Türkiye'ye ecnebi hakem bundan sonra gelemez. Türk hakemliği ondan sonra güçlenmiştir. Benden sonraki federasyonlar tekrar ecnebi hakem ithal ettiler. Ben 70 senesinde ikinci defa Federasyon Başkanı olduğum zaman bu manzarayla karşılaştım. Yine aynı kararı aldım, bunun müsbet neticesi olarak ben Dünya Kupası'na hakem gönderdim. İkinci Federasyon Başkanlığı döneminde ecnebi oyuncuları da hem adet olarak hem kalite olarak sınırlamıştım. Kendi millî takımında son üç sene içinde top oynamayan bir kimse Türkiye'ye gelemez, diye...”
Trajiktir, Hasan Polat ikinci Futbol Federasyonu Başkanlığındaki ilk imzalarından birini, Gençlerbirliği’nin 2. lige düşüşünü tescil etmek için atacaktı! Gençlerbirliği'yle kurumsal, resmî bir bağı yoktu, fakat elbette “hissî münasebeti vardı, o zaten hiç kesilmemişti...” 1960’ların Gençlerbirlikli oyuncuları, İstanbul’daki maçlarında bu karizmatik adamın otellerine ziyarete geldiğine, soyunma odalarına inerek onlara moral verdiğine, Gençlerbirlikli olmanın anlamını anlattığına az tanık olmamışlardı! İlk devrede mağlup duruma düştükleri bir maçın devre arasında hışımla soyunma odasına inen Hasan Polat’ın o sert bakışının ve “yeneceksiniz!” ‘talimatının’ takımı ikinci yarıda nasıl ayağa kaldırdığı, 1960’ların unutulmaz kalecisi “Köylü” Selçuk’un hâlâ hatırında! İlerdeki bölümlerde, 1970’teki o kahredici küme düşüş hikâyesi yer alıyor... O esnada, Gençlerbirliği’ni sevenler arasında “Hasan Abi bir şey yapabilir mi?” umudu uç vermişti, çaresiz, gizli gizli... Diğer takımların küme düşmemek için çevirdiği dolaplardan dem vuruluyor, “kötü yola teşebbüs ve tenezzül etmeme”nin cezasının küme düşmek olmasına isyan ediliyordu. Düşüşten sonra Hasan Polat’ı Federasyon’da ziyaret ederek “gadre uğradık, bir şey yapılamaz mıydı!?” diye serzenişte bulunan Gençlerliler, Hasan Abilerinin "Oğlum oğlum, bak" diye onlara nasıl çıkıştığını hatırlıyorlar: "Biz burada görevdeyiz. Ben Gençlerbirliği'ni seyrederim, desteklerim, ama haksızlık yapmam... Mağlup olur, küme düşer, bir şey yapamam... ama akşam eve gider 'çocuğum öldü' diye ağlarım..." Katoğlu’lardan, Ertuğ’lardan, Apak’lardan “Gençlerbirliği mentalitesi”ni böyle öğrenmişti Hasan Polat.
* Tanıl Bora’nın Ankara Rüzgarı (Ankara, 2003) kitabından (s. 70-77).
Orhan Şeref Apak
"G.birliği'nin unutulmaz simgelerinden..."
Orhan Şeref Apak, kuşkusuz, Gençlerbirliği tarihinin unutulmaz şahsiyetlerinden biridir. 1930’lardan 1960’lara kadar uzanan geniş bir zaman kesitinde, aralıklarla, Gençlerbirliği’nin idarî ve teknik yöneticiliğini yapmış; rahatlıkla söylenebilir ki, kulübün yapısını, karakterini, “huyunu” biçimlendiren izler bırakmıştır.
1906 doğumlu olan Orhan Şeref Apak, çok kısa bir süre futbol oynadı. İstanbul'da Süleymaniye kulübünün kadrosunda yer aldı; Orhan Öktem “Büyük Orhan”, o da “Küçük Orhan”dı. Ancak sakatlandı ve futbolu bırakmak zorunda kaldı. Futbol dünyasından kopmadı, derhal idareciliğe soyundu. Ondaki futbol yöneticisi cevheri o zamandan belliydi: Burhanettin Doğançay’ın dediği gibi: “Pek futbol oynamamıştı ama 19 yaşında İstanbul muhtelitini[karmasını] turneye götürmüştü!” Varlıklı bir aileye mensup değildi. Memuriyet bulmak için Ankara'ya geldi. Protokol İşleri Daire Başkanlığına kadar yükseleceği Dışişleri Bakanlığına girdi. Futbol tutkusu sürüyordu. Ankara Altınordusu'nda [eski Ankara İdman Yurdu], Ankaraspor’da, başka anlatımlara göre Çankaya’da idarecilik yaptı. Bu sırada Gençlerbirliği’yle de yakından ilgilenmeye başlamıştı. 1936 Galatasaray kongresinde çıkan anlaşmazlık üzerine kurulan Güneşspor'un Ankara şubesini üstlendi, hatta 1938’e dek genel kaptanlık yaptı. Ancak 1938’den itibaren ilgisini ve mesaisini tamamen Gençlerbirliği’ne hasredecekti. (1960’ların sonlarında da kısa bir dönem Adanaspor’da yöneticilik yapmıştır.)
1940’lar boyunca, Orhan Şeref Apak Gençlerbirliği’nin kâh resmen kâh fiilen Umumî Kaptanı idi. Oyuncuların bütün meseleleriyle ilgileniyor, okul ve iş sorunlarını çözüyordu. Avni Bulduk, “Orhan Şeref Apak olmasa, Hasan Polat, Hasan Polat olamazdı” diyor: “Orhan Şeref Hariciye Vekaletinde memurdu ama harçlıkla marçlıkla idare ederdi Hasan Polat'ı. Çok zor şartlarda okumasına yardımcı oldu onun.“ Bulduk, kendisinin de, Orhan Şeref'in “cebinde büyüdüğünü söylüyor: “Ondan kopya aldım ben herşeyi.” 1940’lardaki Umumî Kaptanlığının son döneminde, 1949-50 döneminde Gençlerbirliği Başkanlığını yürüttü Orhan Şeref Apak. 1950’deki tartışmalı kongreden sonra bir müddet kulüpte aktif görevlerden uzaklaştı, zaten bu arada Futbol Federasyonu Başkanlığı yapmaktaydı. 27 Mayıs askerî müdahalesi döneminde, 1960-61’de Gençlerbirliği Başkanlığını yeniden emanet aldı. 1965’e dek kulübün yönetiminde yer aldı; “Orhan Bey”, diğer yöneticilerin hürmet ettiği, başlıbaşına bir müessese gibiydi o zaman...
Avni Bulduk’un anlatımıyla “haftaymdaki limonun parasının zor denkleştirildiği” zamanlarda kulübü ayakta tutmanın zorluklarından geçen bu üstad yönetici, doğal olarak, ziyadesiyle tutumluydu! 1960’ların başında takımın genç yıldızlarından olan Tugay Özçeri, “Orhan Şeref Apak fevkalade az para verirdi. Ama niçin verdiğini de bilirdi!” diyor. 1960’larda yönetimde bulunan Turhan Oğan, şöyle anıyor Onu: “Ayıp belki söylemek ama biraz fazla maddiydi. Para konularında ihtilafımız çok olmuştur. Futbol Federasyonu'ndayken millî takımın antrenmanı için sahamızı kullanırlar, bize para vermesi lazım, vermez...” Gençlerbirliği’nin 2. Ligde geçen çileli senelerden sonra İlhan Cavcav yönetiminde düze çıkışı sırasında da futbol kamuoyunda çok takılınan “tutumlulu” davranışının kurumsal köklerinde, Orhan Şeref’in güçlü damgasını unutmamalı!
Otoriterdi; “babacan” bir otoriter olarak hatırlanıyor. İnsanları hoş tutmayı bilen ve önemseyen birisi... “Rüzgârın Oğlu Zeynel”, “İnsan psikolojisini onun kadar iyi bilen az kişi tanıdım” diyor. Ve tabii, üst düzey bir Hariciye bürokratı olarak, “etiket kurallarını” iyi bilen, sporcuların “oturup kalkmayı bilmesine” önem veren, takımının daima “efendi gibi” davranmasına dikkat eden bir terbiyeci... Gençlerbirliği’nin “kolej takımı” olarak bilinmesinde, centilmenliğiyle nam salmasında, Orhan Şeref Apak’ın okul müdürü üslûbunu hatırlatan yöneticiliğinin payı gözardı edilemez.
Önceki sayfalarda aktarılan birçok anektoddan da anlaşılmış olmalı, “futbol ajanı” ve “teknik direktör” meziyetleri de üstündü, bu futbol adamının. Keşfettiği ya da doğru mevkiye oturtarak verimini artırdığı o kadar çok oyuncu vardı ki! Hafları solaçığa, açıkları içe çeker, sonunda mutlaka bir “buluş” yapardı. Teknik direktörlüğün kurumlaşmasına, yani 1960’ların ortalarına dek, yöneticilik yaptığı her dönemde Gençlerbirliği’nin takım tertibinde, oyun taktiğinde mutlaka parmağı vardı Onun. 1960’larda oyun anlayışına yaptığı katkıya, izleyen bölümde birçok vesileyle değinilecek.
Orhan Şeref Apak, sadece Gençlerbirliği’nin değil, Türk futbolunun unutulmaz şahsiyetlerinden biri. 1952-54, 1957-58, 1965-70 dönemlerinde üstlendiği Futbol Federasyonu Başkanlığı sırasında, devrimci denebilecek adımlar attı. Genç ve ümit milli takımların kurulması, 1. Millî Ligin, ardından 2. ve 3. liglerin örgütlenmesi, sistemli antrenör kurslarının açılması, Orhan Şeref Apak’ın gerçekleştirdiği projelerdir. Futbolun ülke sathına yayılması, Onun inisyatifinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, Anadolu kulüplerinin kurucu kuşağının derin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Hatta Eskişehirspor’un kurucu yönetimi, sırf Orhan Şeref Apak’a sevgi ve şükran ifadesi olarak, onun sevgili kulübünün, Gençlerbirliği’nin renklerini seçmiş, kırmızı-siyahı kuşanmıştır! Burhanettin Doğançay, “Hiç unutmam, ‘bir gün gelecek, milli kümede İstanbul'dan takım olmayacak’ derdi”, diye hatırlıyor ve devam ediyor: “Başka bir memlekette olsa, futbolun gelişmesine yaptığı hizmetlerden dolayı Orhan Şeref Apak'ın 10-12 heykeli dikilirdi en aşağı.” 1973 yılında hayata veda eden bu futbol üstadı, Gençlerbirliklilerin gurur simgelerinden biri olarak hatırlanacak.
Kaynak: Tanıl Bora, Ankara Rüzgarı, s. 117-120.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Hasan Polat
"Gençlerbirliği’nin ebedi simgelerinden"
"Oğlum oğlum, bak...Biz burada görevdeyiz. Ben Gençlerbirliği'ni seyrederim, desteklerim, ama haksızlık yapmam... Mağlup olur, küme düşer, bir şey yapamam... ama akşam eve gider 'çocuğum öldü' diye ağlarım..."
1940’lı yıllar, özellikle Gençlerbirliği’nin Türkiye birinciliğini kazandığı 1941-46 kesiti, Hasan Polat’ın futbolunun olgunluk çağıdır. Bu dönemde Hasan Polat Gençlerbirliği’yle özdeşleşmiş, kulübün ebedî simgelerinden biri haline gelmiştir. Gençlerbirliği için, bir yıldız futbolcu olmasından çok daha fazla şeyler ifade ediyordur artık O...
Hasan Polat, Gençlerbirliği’nin yaklaşık yirmi yıllık bir döneme damgasını vuran oyun karakterini de belirlemiştir. Spor tarihçisi Veli Necdet Arığ’ın anlatımıyla, “en iyi müdafaa taarruzdur” ilkesine dayanan bir karakterdi bu: “Gençlerbirliği kapanık oynamazdı, açık oynardı. Hasan Polat arkadan destek vererek sürekli ileri çıkmasını söylerdi takımın.” Hasan Polat, orta üçlünün ortasında, “libero” kavramının olmadığı bir zamanda günümüz liberosunun gördüğü işlevi görüyor, oyunu yönlendiriyor, hücumları organize hale getiriyordu. Mükemmel top tekniğinin yanısıra, uzun isabetli pasın Türk futbolundaki ilk ustalarından biri, belki de ilk ustası olarak hatırlanıyor. Zündap Hüseyin, “Hasan Abi kimseyle mücadele etmez, yalnız topla oynardı” diyor; eski stil oyun kurucu karakteri buradan da belli! Hücuma dönük orta saha oyuncusu olarak çok da gol atıyordu Hasan Polat. Bir başka spesiyalitesi, kafa toplarına müthiş hâkimiyeti ve kafa toplarını yönlendirmedeki maharetiydi.
Burhanettin Doğançay, Hasan Polat hakkında sözün özünü söylüyor: “Hasan,Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi santrhaf! Korkunç bir fizik, disiplin, kendine çok iyi bakıyor, çok kabiliyetli, havadan top alamazsın... Avrupa'da olsa, kimbilir ne olurdu!” Ne yazık ki, ulusal ve yerel futbolun içine kapanık olduğu bir zamanda oynamış, üstelik en parlak yıllarını, bu içine kapanıklığın alabildiğine arttığı Dünya Savaşı yıllarında yaşamıştı bu büyük oyuncu. Onun yıldızının parladığı 1936-1948 döneminde Türkiye Millî takımı sadece bir tek maç oynamıştı: 1 Ağustos 1937’deki bu Yugoslavya maçı, Hasan Polat’ın tek millî müsabakası olarak kalmıştır. Ama ulusal futbol ortamında herkes farkındaydı Onun: O zaman da gücün, ilginin -ve el altından verilen paranın- merkezi olan İstanbul kulüpleri Hasan Polat’ı çok istemişlerdi. Özellikle de, Onun kaptanlığındaki Gençlerbirliği’ne iki Türkiye birinciliği finali kaybeden Beşiktaş -üstelik kendisinin Beşiktaş'a sempati duyduğu da biliniyordu! Ama Hasan Polat, kendi sözleriyle, “İstanbul'dan yapılan tekliflerin hepsini refüze etmiş”ti. “Gençlerbirliği'ni bir çocuğu gibi seviyor”du O, başka bir takımı düşenemezdi, düşünmedi de (askere alınarak “celbedildiği” Harbokulu dışında!).
Hasan Polat, yeteneklerinin ötesinde karizmatik şahsiyetiyle, sadece kendi takımı üzerinde değil, rakip oyuncular ve hakemler üzerinde bir otoriteydi. Halim Çorbalı’nın sözleriyle: “O zaman Hasan Abi hakeme şöyle bir baktığım zaman hakemi bile etkilerdi. İltimas anlamında değil. ‘Yaptığın iş yanlış, dikkat et’ manasına... Çok iyi arkadaşlığımız vardı bütün takım, ama Hasan abiye karşı ekstra bir hürmetimiz vardı.” Onunla beraber oynamış her oyuncunun hafızasında, “Hasan abinin bakışı”nın yeri var! Bütün mazeretleri unutturan bir bakıştı o.
“Tam manasıyla bir koordinatör, bir otorite, bir ahlâk abidesi, bir baba, bir ağabey, bir amca...Ne derseniz deyin. Gençlerbirliği'ni yıllarca omuzlamıştır.” 1940’ların sıkı taraftarı, 1964/65 döneminin Gençlerbirliği başkanı İbrahim Sıtkı Hatipoğlu, Hasan Polat’ın kulüpteki yerini böyle tanımlıyor. Gerçekten de Hasan Polat, Gençlerbirliği’nin çok şeyiydi. Kendi ifadesiyle: “Gençlerbirliği benim üçüncü bir evladım gibidir. Ben 1935'te intisap ettim. 1952'ye kadar orada bulundum. Gençlerbirliği'nin hem oyuncusu oldum, hem takım kaptanı oldum, hem genel kaptanı oldum, ondan sonra yöneticisi oldum.” Olgunluk döneminde, teknik yönetime Orhan Şeref Apak ağırlığını koyduğu 1940’ların ikinci yarısına dek, takımın fiilî antrenörlüğünü de yürütmüştü: “Kabiliyetli gençler üzerinde devamlı işlemeler yapmışımdır. Gençlerbirliği'nin futbolcularının o seviyeye çıkmasında âmil olmuşumdur. İsmim antrenör değildi, ama bir antrenör gibi onlarla meşgul olmuşumdur. Her futbolcuyla en azından 10-15 dakika meşgul olurdum. İdmanı ben yaptırırdım.” Sadece sahada kaptan değil, saha dışında da genel kaptandı, takımın genel sevk ve idaresinde Onun inisyatifi vardı: “İdarecilerle tanışmamla, idarecileri anlamamla.. fiilî netice itibarıyla ben Gençlerbirliği'nin en aktif, en popüler, en güvenilir oyuncusu haline geldim. Gelen çocukların halet-i ruhiyesi, görüşleri falan o istikamette olmuştur. Bir empoze veya vazifelendirme değil. Kendiliğinden olmuştur. Ben orada daima bir ağabey rolünü oynamışımdır. Ve bununla övünürüm, hiçbir zaman onları kötü bir yola sevketmemişimdir. Bir galibiyetten sonra barlara, meyhanelere, umumhanelere gitmek diye bir şey yoktur. Çünkü ben inanırım ki futbolcu sahada yorulduğu kadar dışarda da yorulursa ondan kolay kolay randıman alamazsınız. Hayatı mazbut geçmeyen insanlar futbolda istikrarlı bir performans gösteremezler. Ben Gençlerbirliği'nde oynayan çocukları, önemli müsabakalarda galip gelsek bile hiçbir zaman kötü yerlere götürmemişimdir. Ödül olarak afedersiniz bazılarının yaptığı gibi barlara falan değil... toplu halde seviyeli bir lokantada bir yemek yemeye... En büyük ödül buydu. Zaten paramız da yoktu. Zaten o zaman bütün kulüpler amatördü. Saha hasılatıyla geçiniyordu. Kulübe yardım da aidat meselesiydi. Çıkartıp cebinden milyonlar verecek taraftarımız yoktu.”
Hasan Polat, 1930’lardan 1950’lere uzanan -hatta 1960’larda da örnekleri görülen- bir geleneğe uygun olarak, Gençlerbirliği’nde oynarken bir yandan üniversitede okumaya, bir yandan da devlet memuriyetinde çalışmaya devam etmişti. 1936-39 döneminde Maliye Bakanlığı Bütçe Mali Kontrol Şefliğinde çalıştı. Hukuk Fakültesi’nden 1938’de mezun oldu. Yine futbolculuğu sürmekteyken, 1947-47’de Sümerbank Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı, 1947-50’de Ankara Stadyum ve Hipodrom Müdürlüğü yaptı, 1950-53’te Sümerbank Teftiş Kurulu’ndaki yönetim görevine döndü. 1952’de futbolu bıraktıktan sonra 1953-54’te Hereke Defterdar Yünlü Sanayi Müessese Müdür Vekilliği, 1954-55’te Merinos Müessese Müdürlüğü, 1955-57’de Sosyal Sigortalar Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığı yaptı. 1957 genel seçimlerinde, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, 1930’ların sonunda Türk Spor Kurumu’yla meşgul olduğu dönemden tanıdığı Hasan Polat’ı kendi kontenjanından Trabzon milletvekilliğine aday gösterdi. 1957-60’ta Trabzon milletvekili olarak parlamentoda bulunan Hasan Polat, 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra bir müddet Yassıada’da hapis yattı. Sonrasında “çalışmaya mecburdum”, diyor: “Askerî idare bizim bütün emeklilik haklarımızı da kaldırmıştı. Gayrımeşru yollardan veya titrimle, ismimle iş takip ederek servet sahibi olmuş değildim...” 1966-68 döneminde Sümerbank Başmüşavirliğinde bulunacak, daha sonra özel sektörde uzun yıllar yönetici olarak çalışmaya devam edecekti.
Fakat Hasan Polat’ın kariyerinde asıl önem taşıyan yöneticiliği, iki dönem yaptığı Futbol Federasyonu Başkanlığıdır: 1955-57’de ve 1970-76’da. Her ikisinde de iz bırakmış, atılımlar, yenilikler yapmıştır. Örneğin ilk Federasyon Başkanlığı sırasında profesyonel kulüplerin genç takım kurnma zorunluluğu getirmesi, Türkiye’de genç futbolcu yetiştirme düzeninin oluşumunda tayin edici bir adımdır. Böylelikle, Namık Katoğlu’lardan, Ali Rıza Ertuğ’lardan, Orhan Şeref Apak’lardan gelen bir Gençlerbirlikli geleneğine yeni bir halka eklemiş; Türkiye’nin futbol büroksasisinde, Türkiye futbol ortamının modernleşmesinde Gençlerbirliklilerin oynadığı öncü, örgütçü rolü zenginleştirmiştir Hasan Polat. Kendisinden aktaralım: “1955 senesinde ben Federasyon Başkanı oldum. 55'in şubat ayından 57'nin Ekim ayına kadar. O zaman federasyonda biz üç hatta iki kişiydik. Altay Kulubünden gelen Mamato Salim vardı, meşhur idareci. Benden çok yaşlı bir adamdı. Bir de Halit diye bir çocuk vardı. O zaman beş yıllık plan yapmıştım, sonra tatbik etmediler. Bu planın içerisinde hakemlik, A takımlar, genç takımlar ve saha meseleleri realize edilecekti. 1957 Ekim'inde milletvekili seçildikten sonra bir müddet yine devam ettim Federasyon Başkanlığına aslında... Macaristan'ı ilk defa yenen bir Federasyonun başkanıydım ben. 1956 senesi, 18 Şubat'tır. Macaristan o zaman Avrupa'nın önde gelen takımıydı, hepsini eziyordu. Ben ideal olarak o takımı Türkiye'ye getirme peşine düştüm. Talep ettikleri parayı temin edemiyorduk, rahmetli Menderes'e gittim, ‘kabul’ dedi, ‘ben öderim’ dedi. Ama Türk parası üzerinden hesap ettirdi. O zaman döviz sıkıntımız vardı. Macar Federasyonu 200 bin Türk parası karşılığında Türkiye'ye gelmeyi kabul etti. İstanbul'a geldiler, İstanbul'daki Macar Ticaret Ateşesi bunları ikaz etti: Türk parasının değeri yoktur diye. Bu sefer çevirdiler, dolar üzerinden istediler. Ben yine rahmetli Menderes'e gittim, öyle halloldu... 1955'te Federasyon Başkanı olduğum zaman Türkiye'deki maçların bir kısmını ecnebi hakemler idare ediyordu. Ben bu işe müdahale ettim ve dedim ki, Türkiye'ye ecnebi hakem bundan sonra gelemez. Türk hakemliği ondan sonra güçlenmiştir. Benden sonraki federasyonlar tekrar ecnebi hakem ithal ettiler. Ben 70 senesinde ikinci defa Federasyon Başkanı olduğum zaman bu manzarayla karşılaştım. Yine aynı kararı aldım, bunun müsbet neticesi olarak ben Dünya Kupası'na hakem gönderdim. İkinci Federasyon Başkanlığı döneminde ecnebi oyuncuları da hem adet olarak hem kalite olarak sınırlamıştım. Kendi millî takımında son üç sene içinde top oynamayan bir kimse Türkiye'ye gelemez, diye...”
Trajiktir, Hasan Polat ikinci Futbol Federasyonu Başkanlığındaki ilk imzalarından birini, Gençlerbirliği’nin 2. lige düşüşünü tescil etmek için atacaktı! Gençlerbirliği'yle kurumsal, resmî bir bağı yoktu, fakat elbette “hissî münasebeti vardı, o zaten hiç kesilmemişti...” 1960’ların Gençlerbirlikli oyuncuları, İstanbul’daki maçlarında bu karizmatik adamın otellerine ziyarete geldiğine, soyunma odalarına inerek onlara moral verdiğine, Gençlerbirlikli olmanın anlamını anlattığına az tanık olmamışlardı! İlk devrede mağlup duruma düştükleri bir maçın devre arasında hışımla soyunma odasına inen Hasan Polat’ın o sert bakışının ve “yeneceksiniz!” ‘talimatının’ takımı ikinci yarıda nasıl ayağa kaldırdığı, 1960’ların unutulmaz kalecisi “Köylü” Selçuk’un hâlâ hatırında! İlerdeki bölümlerde, 1970’teki o kahredici küme düşüş hikâyesi yer alıyor... O esnada, Gençlerbirliği’ni sevenler arasında “Hasan Abi bir şey yapabilir mi?” umudu uç vermişti, çaresiz, gizli gizli... Diğer takımların küme düşmemek için çevirdiği dolaplardan dem vuruluyor, “kötü yola teşebbüs ve tenezzül etmeme”nin cezasının küme düşmek olmasına isyan ediliyordu. Düşüşten sonra Hasan Polat’ı Federasyon’da ziyaret ederek “gadre uğradık, bir şey yapılamaz mıydı!?” diye serzenişte bulunan Gençlerliler, Hasan Abilerinin "Oğlum oğlum, bak" diye onlara nasıl çıkıştığını hatırlıyorlar: "Biz burada görevdeyiz. Ben Gençlerbirliği'ni seyrederim, desteklerim, ama haksızlık yapmam... Mağlup olur, küme düşer, bir şey yapamam... ama akşam eve gider 'çocuğum öldü' diye ağlarım..." Katoğlu’lardan, Ertuğ’lardan, Apak’lardan “Gençlerbirliği mentalitesi”ni böyle öğrenmişti Hasan Polat.
* Tanıl Bora’nın Ankara Rüzgarı (Ankara, 2003) kitabından (s. 70-77).
Son düzenleme: