Çocukluğumuz

Katılım
20 Tem 2005
Mesajlar
1,271
e-mail ile gelen bir yazı, kaynağını bilmiyorum ancak paylaşmak istedim. Uzun bir yazı ama okuyun lütfen, eminim duygulanacaksınız... :rendeer:

Şimdilerde şairin tabiri ile "yolun yarısına gelmiş olan
nesil",çocukluğunu
ya da ilk ergenlik yıllarını 1982, yani Özal öncesi yaşamış kişiler.

30 ile 40 yaşları arasındaki Türk insanı üzerinde, yaşadıkları
döneminçok büyük etkisi olmuştur. Onca olumsuzluğa, onca yokluğa rağmen
o yıllara karşı müthiş bir özlem taşır içinde. Özlem, çocukluk ya da
gençliğe midir yoksa o yılların masumiyeti ve saflığına mıdır
bilinmez. Yıl ya 78 ya da 79. Erkek kardeşim bir- iki yaşında, ben
ilkokuldayım. Evimizin karşısındaki müstakil evde üniversiteli gençler
yaşıyordu ve ev arada sırada silahlı kişiler tarafından basılıyordu.
Biz, kaza kurşununa hedef olmamak için ailecek yerde yatıyorduk.
Polis evlerde olur olmaz aramalar yapıyor diye, babam kütüphanemizdeki
tüm sol içerikli yayınları divandaki iki yatağın arasına saklıyordu.
Yoldayürürken bile birileri sizi durdurup kimlik soruyordu. Her
haftasonu,evimizin duvarına yazılan yazıları boyuyorduk.

Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey
yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu.
Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca
biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek
alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını
hâlâ hiçbir şeyde bulamıyorum.

Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit
oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir
tuhaftı,ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk
almıyordum.
Hâlâ gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen
şeyler yapıyordum. Dokuz taş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de
tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi.İınşaatlardan sökülen
paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun
tetiklediği yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok,
oyuncakyoktu,olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence
yaratıcılığımıza kalmıştı.

Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa Çıkmak"
diye bir deyim vardı. Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında
vurulmuştum.
Net hatırladığım bir sahne var: Adı Yalın. Babası ona iki tekerlekli
bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye sözvermişti.
Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden.
İkinci aşkım,alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye,
Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.
Diyarbakır'lı Kürt bir Karpuzcumuz vardı. Salı Cuma karpuz, kavun
getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o
kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı,değil
apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek
neredeyse birgün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda
bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. şimdi
çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o
yüzden ne tadı var ne de kokusu.

Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında
kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtraş kullanmak
israftı,sınıflardaki çöp kovası önü kalem açma kuyruklarını unutan var
mı?-, plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan
muz. Hele iç içe geçen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik
bardaklar,kabusumdu benim.
Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu
da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.

Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için. 40
lıyıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu
Üniversiteyi yazar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri
için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak
ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve
kardeş kavgasına rağmen.Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı,
sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası
güzellikler bıraktı.

O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları
oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına
seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden
yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan
alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten
geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı
çıkaramıyorlar,zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile
mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar,
bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile
diyemiyorlar.

O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar
başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama
onca imkana rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı
saklambacı ve hatta uçurtma uçurmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları
marketlerde hazıryapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü
saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma
uçurmanın tadını bilmiyorlar. Okulun açılacağı haftanın öncesinde
önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter
kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya
ihtiyacı
yok çünkü.

Kağıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kağıt
koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.

Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince
dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.

Mutlular mı?

Umarım öyleler.

Peki çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?

Umarım...
 
Katılım
17 Mar 2005
Mesajlar
249
Beni taa eskilere götürdün sağol. Film şeridi diye bir tabir varya onun gibi çocukluğum gözlerimin önünde geçti.
 
Süper Moderatör (BBRR)
Katılım
12 Haz 2005
Mesajlar
8,442
bu anlatılanları babası memur olan bir çocuk olarak ankarada bire bir yaşadım hadisize eksikleride ben tamamlıyım o iki tekerli bisikletin markası PİNOKYO ydu çok seyrettim uzaktan belkide iki teker aşkımı o başlattı yani kavuşamadığım ilk aşkım oydu
ya tüp kuyrukları anne ve babalar çocuklarla beraber tüpü getirir kuyruğa bırakır gider o yavaş ilerleyen kuyrukta tüpün üstünde ders çalışılır.
margarin yağı kuyrukları
kahve kuyruğu EKMEK KUYRUĞU eve ekmek gidecek yemek yenecek o dönemin çok uzun zamanı aslında o kuyruklarda geçti mahalle aralarında taşlı sopalı sağ sol kavgaları kavga esnasında apartmanın girşinde bilye oynardık kavga biter ortalık yatışır haydi dışarı o toprağa çivi saplama oyunu polisler gelir hepimizi toplar sorular sorar bizde anlatırdık çünki kimse şahitlik yapmazdı hatta ben yapıyom diye annemden çok dayak yedim.ama yine yaptım rahmetli dedem ekmeğin karneyle dağıtıldığı istanbul yıllarını anlatır ve biz o yokluğa rağmen şükrederdik durumumuz ne iyi derdik :) babam eğer eve gelebilirse pazar günleri anıttepeye uçurtma uçurmaya giderdik acaba şimdi orda uçurtma uçuran varmıdır hey gidi günler hey çokmu yaşlandık. şimdi bir çoğumuza masal gibimi geliyor :pale:
 
Katılım
13 May 2005
Mesajlar
1,862
Motosikleti
Su Motoru
20.03.1983 İzmir/Bornova doğumluyum. Misket oynamayı, toprağa çivi saplamayı, defter kaplamayı, pinokyo bisikletimi, şu anda yerinde spor salonu dikili olan alanda çamurların arasında yuvarlanmayı, sadece bize ait olan parkta mahalle maçarı oynadığım günleri, ilk okuldaki kalem açma sıralarını, babamla birlikte yapıp bir türlü uçuramadığımız uçurtmayı (mavi bir uçrutmaydı çok ağır olduğu için uçmamıştı :)), Çamlıca gazozunu ve simiti hatırlayan nadir gençlerdenim sanırım. Babam üniverste sıralarından bir anısını anlatmıştı "yaşadığım için şanslıyım" diyerekten koşarken arkasındaki bir genç kafasından vurulmuş. Az da olsa o dönemleri kulaktan dolma bilgilerle hatırlıyorum. Yaşamadığım ekmek sıraları, tüp kavgaları, karaborsa margarinler hatırlamıyor olsamda tarihine bağlı bir genç olarak özlemini duymuyor değilim. Yaşıtlarım gibi büyümedim, 12 yaşında "baba ben işe gireceğim bir tüfek gördüm onu almak istiyorum" demiştim ve çalışmaya başladım. Tabii bu arada okulda okuduk. Şimdiki gençler ne mi yapıyor? Babasının parasıyla Mercedes, BMW kullanıyor, benzin hesabı yapmıyor, gece klublerinden çıkmıyor, ekmeğin dahi ne kadar olduğunu bilmiyor, umarsızca yaşıyor, bu geleceği ona hazırlamak için kan döken, eylem yapan, pankart açan, asılan, hapis yatan, yazan, aç kalan atalarını ve abilerini, amcalarını hiçe sayar gibi önünü görmeden yarına hazırlanıyor. Çok isterdim 50 li yıllarda doğup gerçek ekmek kavgasını, geçim dertlerini, saf hükümeti, hakkını arayan gençliği, düşüncesi ve ideolojisi doğrultusunda ölmeyi göze alan o şerefli insanlarla tanışıp onlar gibi yaşamayı ama olmadı ve olmayacak sanırım. "Ne kadar şanslıymışsın" diyorum bazen babama ve o da gülüp geçiyor ama bilmiyor ki bu kadar sahteliğin ve haksızlığın içerisinde sesimi duyurmanın ne kadar zor olduğunu, bilmiyor ki gece klublerinde yaşananlara duyduğum kini ve nefreti, bilmiyor her söylediğimi özgürce ifade ettiğimde yaşadığım serbestlik hislerini, keşke Deniz Gezmişin yanında asılmaya giderken büyük dayım değilde, arkasından gelecek arkadaşları yerinde olsaydım. Gerçekten şanslısınız yaşlı delikanlılar ...
 
Katılım
2 Nis 2005
Mesajlar
595
Yazıyı ve devamındakileri okuyunca sanki mahalle arkadaşlarımı duyar gibi oldum. Yerler farklı, zaman ve hissettirdikleri aynı. Belki bunlara ben de birşeyler eklerim ama çok farklı olmayacağı kesin..

:rendeer:
 
Katılım
17 Ağu 2005
Mesajlar
13
BÝR MÜDDET ZEYTÝN YÝYECEÐÝZ, SONRA...

Kendisini karþýlayan sekretere; Nazif Beyle görüþmek istediðini
söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileþti: "Nazif Bey mi?"
dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alýnca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey
sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yýl oldu." dedi. Hiç
beklemediði bu haberle bir acý saplandý yüreðine. "Ya, öyle mi...?"
diyebildi sadece. Hicranlý bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldý.
Gözlerine hücum eden yaþlar yanaklarýndan süzülüp göðsüne damladý.
Kendisini toparlayýp "Onun adýna görüþebileceðim bir yakýný var mý acaba?" diye sordu.
"Evet var, oðlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle
görüþebilir miyim?" dedi. Görevli
haným, insanda saygý uyandýran bu kibar
beyefendiye, "Selim Bey oldukça meþgul bir insan, randevusuz görüþmek pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber
vereyim." dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye
sordu. "Kendimi ona ben tanýtmak istiyorum kýzým." cevabý üzerine
sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle,
"Selim Bey sizinle görüþmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.
Beraber merdivenden çýktýlar. Ýnce bir zevkle döþenmiþ geniþ bir
salondan geçip büyük bir kapýnýn önünde durdular, sekreter kapýyý
açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur
ve mütebessim gence
doðru hýzlý adýmlarla yürüdü, elini uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim
Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iþ adamý.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yýl,
tam
yirmi üç yýl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanýn elini
öpmek için bu âný bekledim." dedi ve dudaklarý titredi, gözleri doldu.
"Ama o büyük insanýn elini öpmek nasip deðilmiþ, bunun için ne kadar
üzgünüm anlatamam." Yaþarmýþ gözlerini kuruladýktan sonra Selim
Beye
döndü: "Fakat en azýndan o büyük insanýn mahdumunun elini sýkmaktan da
bahtiyarým." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fýrladý,
kulaklarýna inanamýyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsý gibi
dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiþtiniz deðil mi, Tosyalý
Mehmet
Baydemir mi?" Profesör, delikanlýnýn bu heyecanlý haline bir anlam
veremeyerek baþýyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri
sevinçle parladý. "Babamla sizi uzun yýllar aradýk; ama bulamadýk." dedi.

Profesörün yanýna gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi
sýktý ve "Sizi karþýma Allah çýkardý." dedi. Bu sözler profesörü çok
þaþýrtmýþtý. "Uzun yýllar beni mi aradýnýz? Peki ama neden?" dedi. Selim
Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek
için..." deyince, profesörün þaþkýnlýðý iyiden iyiye arttý. "Emanet mi?"
dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
Karþýsýndakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattý. Mehmet Bey,
þaþkýn gözlerle Selim Beye bakarken kapý çalýndý, odaya iyi giyimli bir
bey girdi.

Selim Bey ona yanýna gelmesini iþaret etti, sonra kulaðýna bir þeyler
fýsýldadý. Gelen kiþi bir þey söylemeden geldiði kapýya yöneldi. O
çýkarken Selim Bey, misafiriyle tatlý bir sohbete baþladý.
Sohbetleri
koyulaþtýkça, çehrelerindeki þaþkýnlýk, yerini birbirlerine hasret kýrk
yýllýk ahbaplarýn yeniden buluþmalarýndaki sevinç, samimiyet ve güvene
býrakmýþtý. Mehmet Bey yurt dýþýndaki tahsilinden, araþtýrmalarýndan ve
yirmi üç yýl boyunca her yýl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.
Sonra
Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi þu büyük insana
borçluyum." dedi. "Bana yalnýzca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç
yalnýz býrakmadý. Yurt dýþýnda tahsil görürken yanlýþa her yeltendiðimde
hayalen yanýmda hazýr oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek
bana
istikamet verdi. Ona her namazýmda dua
ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografýna mýhladý.
Sonra gözleri portrenin altýndaki ilk anda mânâ veremediði diðer tabloya
kaydý.

Son derece þýk bir çerçevenin içinde, bazý yerleri yamalý ve tamir görmüþ
oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli
baktýðýnda çerçevede bazý cümlelerin de sýralandýðýný
fark etti:

"Bir müddet zeytin yiyeceðiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduðu için baþýný ona çevirdi; fakat aklý
tabloda kalmýþtý. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktý.
Ýkinci
cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceðiz, sonra..."

Ýyice meraklanmýþtý. Bu ilk görüþmeleri olmasaydý, yanýna gidip
tabloyu
iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düþmez, düþüncesiyle yalnýzca sohbet
arasýnda göz ucuyla merakýný gidermeye çalýþýyordu. Ancak her seferinde
biraz daha artan bir merakýn içinde kalýyordu. Üçüncü cümlede:

"Bir müddet yürüyeceðiz, sonra..." diye yazýyor ve altta böyle birkaç
cümle daha sýralanýyordu. Artýk aklý hep tablodaydý. Sonunda
dayanamayýp, "Selim Bey merakýmý mazur görün. Þu tabloya bir mânâ
veremedim."

Selim Bey kendisine has bir gülüþ ile misafirine baktý, derin bir nefes
alarak:

"Malumunuz, babam varlýklý bir insandý. Oldukça iyi bir hayatýmýz
vardý.
Sonra ne olduysa her þeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir þey
kalmadý. Köþkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artýk annem
yapýyordu. Hatýrlýyorum da bir sabah, kahvaltýya sadece zeytin
koyabilmiþti. O zengin kahvaltýlarýmýza bedel, yalnýzca zeytin...
Þaþkýnlýk içinde, 'Baþka bir þey yok mu?' diye sormuþtum. Bu soru
karþýsýnda annemin hüngür hüngür aðlayýþý gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin aðlayýþýna mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceðiz,
sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakýþlarýný üzerimizde gezdirdi,
'Alýþacaðýz.' dedi. Ve iþtahla
bir zeytin alýp aðzýna attý. Birkaç gün
sonra haciz memurlarý gelip köþkümüzü de elimizden aldýlar. Kenar bir
mahallede küçük, eski bir eve taþýndýk. Doðru dürüst bir eþyamýz da
kalmamýþtý. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir þey yok! Burada nasýl
yaþayacaðýz.' diye haykýrdý. Bunun üzerine babam:
'Bir müddet
sabredeceðiz, sonra alýþacaðýz.' dedi . Gittiðim özel okuldan ayrýlmýþ,
bir devlet okuluna yazýlmýþtým.

Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu
ilk
günün, okula beraber gideceðiz.' dedi. Yürümeye baþladýk. Okul oldukça
uzak gelmiþti bana, yorulup geride kaldýðýmý hatýrlýyorum. Babam kim bilir
hangi düþüncelere dalmýþtý. Geride kaldýðýmý fark etmemiþti. Biraz sonra
fark edince bana döndü. Ýsyan dolu bakýþlarýmý yüzünde gezdirdim. Bir an
bana ýzdýrapla baktýktan sonra, yanýma geldi. Bir þey söylemesine fýrsat
vermeden, kýzgýn ayný zamanda nazlý bir tavýrla, 'Yoruldum.' dedim. Babam
oldukça sakin bir þekilde: 'Bir müddet yürüyeceðiz, sonra alýþacaðýz.'
dedi.

Babam her sabah erkenden çýkýyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
Döndüðünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalýyordu.
Çoðu zaman buradan gözyaþlarý içerisinde çýktýðýný görüyordum. Bir gün,
merakýma yenilip babamýn küçük odasýna girdim. Yerde bir
seccade,
seccadenin üzerinde de bir tespih vardý. Duvarda ise Arapça bir ibarenin
altýnda þu yazý vardý: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanýn kefilidir.'
Babamýn dediði gibi oldu, zor da olsa zamanla alýþtýk. Bu hal birkaç yýl
sürdü. Bir gün babam eve çok farklý bir yüz ifadesiyle geldi.
Aðlamaklý
bir yüz ifadesi vardý. Her birimize bir paket getirmiþti. Köþkten
ayrýldýðýmýz günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya
topladý. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi,
kelimeleri boðazýna düðümlendi, gözlerine yaþlar hücum etti.
Sözlerini
kesmek zorunda kaldý. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve
bizi ayrý ayrý kucaklayýp yanaklarýmýzdan öptü, kendisi de bir koltuða o
turdu. Cebinden gazeteye sarýlý bir þey çýkardý. O sýrada da aðlýyordu.
Hepimiz þaþkýnlýk içinde babama bakýyorduk. Gazeteyi açtý, içinden
bir
çift yeni çorap çýkardý. Bu gözyaþlarýyla, bir çift çorabýn alâkasýný
kurmaya çalýþýrken babam, beklemediðimiz bir þey yaptý. Çorabý burnuna
götürdü, kokladý, kokladý. Arkasýndan hýçkýrarak aðlamaya baþladý.

Hepimiz þok olmuþtuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet
kendisini topladý ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altýna girmiþtim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalýþmaya baþladýðým zaman kendi kendime
'bütün kazancým, borçlarýmý ödeyinceye kadar alacaklýlarýmýn hakkýdýr.
Onlarýn hakkýný vermeden ayaðýma bir çorap almak bile bana haram olsun.'
demiþtim. Bugün ise, Allah'ýn yardýmýyla, borcumu bitirdim. Artýk
kimseye tek kuruþ borcum kalmadý." dedi. Sonra gözyaþlarý içinde
ayaðýndaki çoraplarý çýkarýp yeni çoraplarýný giydi. Ben de o eski
çoraplarý hem aziz bir baba yadigârý, hem de bir ibret niþanesi olarak
sakladým. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarýný ödeyinceye kadar bütün
kazancým alacaklýlarýnýn hakkýdýr.'
diyor".

Selim Beyin bakýþlarý bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
gözlerini
kuruladý, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktý.
"Babanýz sandýðýmdan da büyükmüþ Selim Bey. Ben olsaydým öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattýðýnýz gibi bir darlýkta, herhalde çýldýrýrdým."
Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardýnýz?" diye sordu. Selim Bey
kendisine
has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi.
O sýrada kapý çalýndý, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye
girdi. Kutuyu Selim Beyin masasýna býrakýp çýktý. Selim Bey yerinden
kalkýp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattý. 'Buyurun, yýllarca size
vermek
istediðimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde
kutuyu açtý. Ýçinden kadife bir kese çýktý. Keseyi açýp içini kutuya
boþalttýðýnda meraký iyiden iyiye arttý. Keseden birkaç tane cumhuriyet
altýný ile bir not çýkmýþtý. Mehmet
Bey
hassasiyetle katlanmýþ kâðýdý açýp okumaya baþladý.

Sevgili Mehmet Bey oðlum,

Bazen istediðimizi yaparýz, çoðu
zaman da mecbur olduðumuzu... Tahsil
hayatýnýz boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiþtim. Ancak eðitiminizin
son altý ayýnda size burs verme imkânýný bulamadým. Bir müddet sonra
imkânlarýma yeniden kavuþtum; lâkin bu sefer de size ulaþamadým.
Dolayýsýyla size borçlandým ve borçlu kaldým. Eðer böyle bir
borcu gözyaþý
ve ýzdýrapla ödemek mümkün olsaydý, ben bu borcu fazlasýyla ödemiþ
olurdum. Zira sevgili oðlum, bu altý aylýk zaman diliminde
bursunu verememenin ýzdýrabýyla kaç gece aðladým onu Rabb'im bilir. Her
neyse, bursunuzu tarihlerindeki deðeriyle altýna çevirdim. Bu
altýnlar
sizindir. Bunlar elinize ulaþtýðýnda, borçlarýmýn tamamýný ödemiþ
olacaðým.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uðradýðýný þaþýrmýþtý. Bu büyük insanýn yüceliði
karþýsýnda bir çocuk gibi yalnýzca aðlýyor, aðlýyordu. Selim Bey de bir
hayli duygulanmýþtý. Onun da yanaklarýndan yaþlar süzülüyordu. Bir ara
yaþlý gözlerle babasýnýn siyah-beyaz portresine baktý.
Kendisine
yýllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakýyor gibiydi
 
Katılım
2 Nis 2005
Mesajlar
595
temponejat, Bu yazdıkların nece? Türkçe ile akraba bir dil herhalde.. Yok, baya benziyor da o bakımdan sordum yani.. :queen:
 
Süper Moderatör (BBRR)
Katılım
12 Haz 2005
Mesajlar
8,442
temponejat,
her ne kadar anlamasamda muhakkak güzel bir yazıdır (uzunsa güzeldir :cherry: ) bunu bizim dile çevirecek biri olsada anlasak :bounce:
 
Katılım
24 Ağu 2005
Mesajlar
197
Çocukluğunu tam yaşamamış insan, kolay kolay tam bir insan olamaz.
(Hölderlin)
Kaynak:Mynet Günün Sözü


Teşekkürler crato
 
Katılım
9 Tem 2005
Mesajlar
415
anlayabildiğim kadarıyla güzel bir olay bizlerle paylaştığın için tşk ederimtemponejat, ellerine sağlık


crato, sanada çok tşk ederim çok güzel ve anlamlı bir yazı tşk ederim(THANK YOU DANKE SHÖN)
:cat:
 
Katılım
15 Ağu 2004
Mesajlar
1,492
@carato sağol bizimle paylaştığın için :cat:
azda olsa nostalji yaşadım düşüncelerle ama her sene gelişen teknoloji ile bakalım sonumuz nereye kadar evde geçen gün saydım 4 kumanda var elimde ayağa kalkmama bile gerek yok
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst