Türkiyenin ikinci sınıf vatandaşlarının öz ve eşit vatandaşlık yönündeki talepleri arttıkça, okumuş-yazmış kentli-laik-modern orta sınıfların onlara tahammülleri de azalıyor. Artık deniz bitti. Kendisiyle eşit olmadığını bilen ve bunu kabul eden işçinin patronuyla eşitlik talebinde bulunması durumunda başına ne geliyorsa, şimdi Kürtlerin ve dindarların başına da o geliyor: Kentli-laik-modern-Türk orta sınıflar bir yandan biz eşit olamayız şarkısını söylerken, bir yandan da Eşitlik isterseniz, sevgiden de mahrum kalırsınız, horlanırsınız, hakarete uğrarsınız anlamına gelen taş devri uygulamaları başlatıyorlar.
Ben, bu duygu-düşünce-eylem bütününü, onun bütün özellikleriyle en iyi temsil edildiği şehrimizin adından türettiğim İzmirizm sözcüğüyle karşılamayı uygun buluyorum.
Süfli, militan bir elitizm...
Ben bir İzmirist olsam, Yılmaz Özdilin ideolojimiz için yapıp ettikleri karşısında büyük bir minnettarlık duyar, ona büyük bir sevgi ve saygı beslerdim. Nitekim öyle oluyor, onun fikirlerine ve yazarlığına dair övgülerin ardı arkası kesilmiyor. Gelin şimdi yazılarının arasında bir tur atarak Özdilin entelektüel ve ruhsal bir portresini çıkartalım; böylece bir taşla iki kuş vurmuş, aynı anda İzmirizmin nasıl bir ideoloji olduğuna da bakmış olacağız.
Kendisi gibi düşünmeyeni, kendisi gibi hissetmeyeni, kendisi gibi yaşamayanı kendisine benzetmeyi hak ve hatta görev sayan süfli, militan bir elitizm... Bana, Yılmaz Özdilin fikriyatını ve ruhunu bir cümleyle anlatabilir misin, diye sorsanız, işte size vereceğim cevap bu olur.
Yılmaz Özdilin elitizminin pasif (aristokratça) bir elitizm olmadığını özenle belirtmeliyim, zaten militan kelimesini de bu nedenle kullandım. Savaşçı bir elitizm bu; yeri geldiğinde küçümsemeyi, hakareti kullanmaktan, yetmediğinde şiddeti bir araç olarak önermekten çekinmeyen bir elitizm...
Bir de süfli dedim; evet, çünkü Yılmaz Özdil bu araçları kullanıp birilerini adam etmeye çalışırken, asacaksın üç beşini, bak bakalım ondan sonra... düzeyini aşmayan bir kahve popülizminin sınırları içinde hareket ediyor.
PKKnın Taksim alanına bomba gizleme ihtimali nedeniyle iptal edilse de, yılbaşı kutlaması için Taksime çıkıp yabancı turist kadınlara karşı utanç verici erkeklik gösterilerinden vazgeçmeyenlerle ilgili olarak şöyle yazmıştı mesela:
Taksime dönersek... Bakıyorum o güruha... Terör örgütü bomba koymasın diye o kadar çaba harcamasa mıydık acaba? Ölü sayısı çok olurdu ama... Kaybımız pek olmazdı galiba.
Bir tarihte de Diyarbakırdaki gösterilere tazyikli suyla müdahale eden emniyet güçlerini de şu tarzda eleştirmişti:
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne bu ay Diyarbakır İtfaiyesinden daha yüklü fatura gelecek. Çünkü habire su sıkıyorlar. (...) Sorun ekonomik falan değildir. Sorun, bunların avukatı ABnin tesbit ettiği gibi anadilde eğitim sorunudur. Anladıkları dilden konuş, bak sorun morun kalıyor mu ortada...
Yazının başlığı da anadil, iyi mi?
Milliyetçiliği de süfli...
Türkten gayrısının derdine bırakın dert ortağı olmayı, o dertlerden bir tür neşe ve dalga üreten en süfli bir milliyetçiliğin temsilcisi... Hele ki bize bir yamuk varsa, kim tutar artık onu.
Fransanın altüst olduğu göçmen isyanında şöyle yazmıştı: Neymiş, otomobilleri yanıyormuş. Ermeni İtfaiyesine haber verin kardeşim...
Rusya, Ukraynaya doğalgaz sevkıyatını kestiğinde de, koca ülke karakış ortasında donma tehlikesiyle karşı karşıya tesbitini yaptıktan sonra Ukrayna için üzülecek halimiz yok, ne halleri varsa görsünler diyebilmişti. (Kafamda kalanı yazmadım, kelimesi kelimesine böyle.)
Şimdiye kadar açıkça yazmadı ama, galiba seçimlere sıradan halktan birilerinin katılmasından da hoşlanmıyor. Dünyadaki devletten (tercihan teşkilattan) gelen oturaklı başbakan ve cumhurbaşkanlarını peş peşe dizip, Türkiyenin başında İETT Teşkilatından birinin bulunmasına yazıklanmasını ben başka türlü yorumlayamadım:
Vladimir Putin... KGB casusuydu. İlham Aliyev... Koltuğu babasından aldı. Babası KGB generaliydi. Mahmud Ahmedinejad... Pastarandı. Devrim muhafızı... Irakta, özellikle Kerkükte gizli operasyonlar yürüttü.
George Bush... Babasının oğlu. Babası hem ABD başkanıydı. Hem CIA başkanıydı. Beşar Esad... Koltuğu babasından aldı. Amcası El-Muhaberat başkanıydı. Tzipi Livni... İsrail Dışişleri Bakanı. Mossad casusuydu. Ekip bu.
Bizimki hangi teşkilattandı? İETT.
Kısa ve zor yazıların üstadı
Gazetenin biri, vakti zamanında edebiyatçı Nurullah Ataça köşe yazması için teklifte bulunmuş. Ataç, birkaç gün düşündükten sonra müspet cevap vermiş gazeteye... Ücretini de kendisi belirlemiş: Kısa yazmam isteniyorsa yazı başına 10 lira isterim, uzun da olabilir diyorsanız, yazı başına 5 lira yeter!
Kısa yazı yazmanın, uzununa kıyasla çok daha meşakkatli bir süreç olduğunu bundan daha iyi ne anlatabilir, bilmiyorum. Fakat Ataçın bununla, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibilerin yazdığı şeyleri kastetmediğine adım gibi eminim.
Böylece geldik, Yılmaz Özdilin muazzam yazarlığına... Hep söyledim, bu türden laf olsun torba dolsuncu yazarlık, ülkenin derin bir biçimde kutuplaşmış olmasından nemalanıyor. Sizin kesimin yazarı, karşı taraftan birine kelime oyunu yaparak, kelimeleri kesip biçerek bir laf oturtacak, böylece sizin de yüreğiniz yağ bağlayacak... Böyle bir okur kitlesi, düşman bellediği siyasetçilere çakan yazarların şeyinde şey bulur, onları göklere çıkartır.
Bu zat, adı Hürriyet olan bir gazetede yazıyor!
Müritlerinin, hayranlıklarını bir konu bu kadar mı sade, net, vurucu ifade edilir... gibi cümlelerle dile getirdikleri bir yazısını hatırlıyorum... Yazıda önce dünya çapında ün kazanmış, buluş sahibi Türk bilim adamları tek tek sıralanıyor, vurucu darbe son paragrafta geliyordu: Türkiye Cumhuriyetinin Sağlık Bakanı, keneden korunmak için pantolon paçalarını çoraba sokun dedi.
Bu yazı İzmirizm taraftarlarını o kadar büyük bir coşkuya sevk etti ki, Özdil, dolgu kısmını biraz değiştirerek, fakat vurucu paragrafı aynen koruyarak Hürriyete geçtikten sonra da tekrarladı bu yazısını... Normal bir ülkede Kardeşim, adamcağız bütün uzmanların birinci sırada dile getirdikleri bir tedbiri tekrar etmiş, ne var bunda deyip dalga geçecekleri bir yazı, Türkiye gibi bir ülkede kitlesel coşku patlamalarına yol açabiliyor. Neden? Çünkü kene, gayet süfli bir haşerattır ve pantolon paçalarını çorabının içine sokmuş bir adamın görüntüsü hiç çağdaş değildir (hele ki çoraplar beyazsa). Eh, böyle bir öneri de ancak çağdışı kafalardan çıkabilir!
Bu çağdaşlık çığlıkları, iş suikast planlarına, toprak altında gömülü silahlara falan gelince yerini derin bir vicdansızlığa bırakabiliyor: Anıtkabiri de kazar bunlar..., Ergenekon gömüsü ararken, Selçuklu testisi buldular... Ankara Radyosunun önündeki kazıda Hasan Mutlucanın kasedini bulmaları an meselesi.
Bu zat adı Hürriyet olan bir gazetede yazıyor... O gazetenin okurlarının en sevdiği yazar olduğu düşünülüyor... Eh, bana da bu noktada artık susmak düşüyor.