Akşam evinizde oturmuş kablolu kanallarınızdan birinde belgesel izliyorsunuz. Bir sürü ipe sapa gelmez gibi duran bilgi gözlerinizin önünden, kulaklarınızın arasından akıp gidiyor. Yok dinazorlarmış, yok göktaşlarıymış, fosil balıklarmış. Yahu kardeşim, bütün bunlardan bana ne? diyebilirsiniz ve inanın bana çok yanılırsınız.
Aynı yukarda anlattığım türde saçma sapan bir doğa belgeseli izlerken birden bire kafamı en çok kurcalayan sorunlardan birinin yanıtıyla karşılaşmıştım. Yanıt doğrudan gelmemişti. Biraz dolambaçlıydı ama açık bir şekilde tanınabiliyordu.
Gene her zaman olduğu gibi kadın erkek ilişkilerini düşünüp durduğum bir gündü. Neden kadınlar erkeklerini ezmek için ellerinden geleni yapıyorlar, mutsuz oluyorlar ve mutsuz ediyorlar diye kafa patlatıp duruyordum. TV programında da genetik bilgilerden, genetik korkulardan söz ediliyordu. Bir anda kadınların henüz feminizme hazır olmadıklarını anladım hem de belgeselde söz edilen nedenlerden dolayı.
Şimdi sıkılmazsanız biraz genetik bilgilerin neler olduğundan konuşalım. Bir takım bilim adamları insanın sahip olduğu bazı bilgilerin öğrenilmediğini atalarından doğrudan geldiğini söylüyorlar. Bunlara içgüdü de deniliyor. Size bu konuda bir dizi bilimsel makale referansı vermek isterdim ama onun yerine bir kaç deney önererek ne demek istediğimi anlatacağım. Üç dört yaşlarında, yakından tanıdığınız bir çocukla küçük bir oyun oynayabilirsiniz. Kız ya da erkek bu çocukla elinize oyuncak tüfekler ve tabancalar alıp ona ateş edin, kurşun ve bomba sesleri çıkarın. Çocuğun ne kadar çok eğlendiğini göreceksiniz. Oysa yaptığınız iş çağımızın en iğrenç en öldürücü aletlerini taklit etmektir. Ancak çocuk henüz bunların bilincinde olmadığı için sizinle bir şeyler oynadığı için dolayı çok hoş vakit geçirecektir. Bu seferde sağ elinizi örümcek gibi halının üzerinde yürüterek ona doğru götürün. Hayatında hiç bu büyüklükte bir örümcek görmemiş olan çocuğun ciddi bir biçimde tedirgin olduğunu göreceksiniz. Dört yaşında bir çocuk sizin siz olduğunuzu, elin size ait olduğunu ve bu elin korkulacak hiç bir özelliği olmadığını bilir ama gene de son derece rahatsız olur. Dev örümceklerden korkmak yüz binlerce yıl öncesinden kalmadır ve çok köklü, çok içimizde bir korkudur. Gök gürültüsünden korkmakta aynı biçimdedir. Yazımızı bu şekilde daha epey uzatabilecek başka korkular da sayabiliriz.
Kadın erkek ilişkilerindeki en temel sorunlardan birinin yeni bir yönünü gördüğüme artık emindim. Çünkü sadece korkular değil, davranış biçimleri de geçmişten içimizde kalabiliyordu. Örneğin yağlı yemeklere olan düşkünlüğümüz bunun en iyi örneklerinden biri. Geçmişte, yani sadece 100 yıl öncesine kadar, bulabildiğiniz kadar çok yağlı yemek zorundaydık. Çünkü yağ demek uzun ve soğuk kış günlerinde bedenimizde enerji depolamamız demekti. Isıtması olmayan evlerde yaşandığı, yiyeceğin günümüzdeki gibi bol olmadığı dönemlerde bazen elimizdeki tek sermaye vücudumuzdaki yağlardı. O dönemlerde iyi bir rejim yapıp sırım gibi bir vücutla sonbahar aylarına girersek, ilkbaharı göremeden cenazemizin çıkması ciddi bir olasılıktı. Zaten yiyecek az, zaten koşullar ağır olduğu için insanoğlunun yapacağı en akıllıca davranış ne bulursa yemesiydi. Günümüzde koşullar tepetaklak değişti. Her odası ısınan evlerde, kalori değerleri tavanlara vuran yiyeceklerle çevrelenmiş insanlar hala eskisi gibi ne bulurlarsa yemeğe devam ediyorlar ve tarihlerinin hiç bir döneminde karşılaşmadıkları kadar ciddi kilo problemiyle yüz yüze geliyorlar. İnsanlık bu yiyecek bolluğuna ne zaman hazır olacak? Bilemiyorum. Ama şu anda içgüdüsel olarak hazır olmadığı kesin.
Gelelim, şimdi başımızın tacı kadınlarımıza ve feminizme. Feminizm ne diyordu? Tarih boyunca kadınların ezildiklerinden, artık erkeklerle eşit haklara sahip olmaları gerektiğinden söz ediyordu. Biz de modern ve eğitimli erkekler olarak bu konuda elimizden ne gelirse yapacaktık. Yaptık da...
Siz hiç kurban bayramı öncesi önüne bir leğen dolusu ekmek konmuş koyunun öyküsünü duymuş muydunuz?
Ben duymuştum. Koyun hepsini yemeğe kalkıp sabaha çatlayarak ölmüştü. Sahibi de mundar olan hayvanı atıp, küfrede küfrede yeni bir koyun almak için hayvan pazarına yollanmıştı.
Feminizm öncesi binlerce yıl boyunca erkeklerin kadınları ezdiğini kabul edersek. Kadınların yapması gereken en mantıklı davranış biçimi erkeğinden alabildiğinin maksimumunu almak yolundaydı. Kadınlar alabilmek için her türlü yolu deniyorlardı. Cinsi cazibelerini kullanıyorlar (Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni gezerken binlerce yıllık süs eşyalarını ve makyaj malzemelerini görüp oldukca şaşırabilirsiniz), hile ve desiseye sapıyorlar (1001 Gece masallarının orjinalini okuyun, yüzlerce yıl öncesinden kalma bu öykülerin son derece açık saçık olmalarının dışında kadınların kullandıkları hileleri son derece eğlendirici). Ancak gene de şu anda kabul gören tarih anlayışımıza göre koşullar zaten çok ağırdı ve kadıncağızlar ne kadar toparlarsa toparlasın zaten ideal şartlara ulaşamıyorlardı.
"Bu kadarı artık yeter, erkeğimden daha fazlasını istemek yazık olur." diyen kadın herhalde kışa girerken kilo veren adamın durumuna düşüyordu.
20. Yüzyılda Feminizm denen haklı mücadele verildi, büyük savaşlar tüm toplumsal statükoyu tepetakla etti. Kadınlar savaşa giden erkeklerin yerlerine en ağır işlerde bile çalışıp başarılı oldular ve güçsüz oldukları imajını yıktılar. İşin ilginci de kadınlarla erkeklerin eşit olmaları gerektiğine gerçekten inanan erkekler yetişmeye başladı.
Kadınlar şu anda hala binlerce yıllık genetik belleklerinden kalma bilgilerle hareket etmeğe devam ediyorlar ve zaten onlara yeterince sevgi, ilgi, vakit, imkan vermeye çalışan erkeklerinden alabilecekleri her şeyi almaya hala savaşıyorlar. Eski çağlarda kadınlar ne yaparsa yapsın terazinin oku hep erkek tarafında kalırken artık kadınların bu alma içgüdüsü yüzünden terazi iyice kadından yana yatmaya başlıyor. Bu durumu diğer bir yazımızda anlatmıştık. Çiftlerin mutlu ve dengede olabilmesi için erkeğin feminizmden uzaklaşması ve kadını gene kontrolü altına alması gerekiyor.
Doğada olduğu gibi toplumda da pek çok davranış biçimi bir diğerine örnek teşkil edebiliyor. İsterseniz yağlı yemekler konusuna dönelim ve feminizm için bir ders aramaya çalışalım. Dediğimiz gibi insanlar değişen ve düzelen yaşam koşullarına hiç aldırmadan deli gibi yemeğe devam ettiler. Bunun sonucu olarak da toplumun göreceli olarak fakirleri bile eski Roma'nın zenginleri kadar büyük göbeklere sahip olmaya başladılar. Onca "junk-food" ile zaten ne bekleniyordu ki? Ardından akıl almaz kalp ve diğer sağlık problemleri ortaya çıktı. Sonunda insanların kafasına bir şeyler dank! etmeye başladı. Göbeğinizin büyük olması ilkbahara çıkmanızı garantilemek yerine tıkanmış damarlarla şenlenecek berbat bir geleceğin habercisi durumuna düştü. Bir şeyler yapılmalıydı. Genetik belleklerinin değişmesini (şöyle onbeş yirmi bin yılcık!) beklemek de pek akılcı durmuyordu. Doğrudan ve hemen müdahale etme yollarını aradılar ve kısmen de başarılı oldular. Artık nefis bir pastanenin önünden geçerken "Ye ulan! ye! Hepsini ye" diyen içgüdümüzü dinlemeyip, aklımıza kulak verdiğimiz çok oluyor.
Peki kadınlar ne yapmalı?
Öncelikle, aynı şu anda önerdiğim şekliyle kendi genetik belleklerinin farkına varıp, artık onları yanlış yönlendirdiğini kabul etmeli. Ardından kadınla erkeğin arasındaki hak ve sorumlulukların sınırının tam olarak nerden geçmesi gerektiğini iyice bir çalışmalı. İlişkiyi o noktada tutabilmek için de aklını devamlı açık tutmalı.
Bunları yapmak kolay mı? Kesinlikle değil. Zaten rejim yapıp ideal kilolara düşmek de çok zor, hatta çoğu zaman da imkansız. Ama kilo ve beslenme konusunun feminizme göre oldukça ilerde olduğu bir nokta var, o da artık 135 kilo olmuş biri gerine gerine kendi durumunun en iyisi olduğunu iddia etmiyor. Oysa, teşbihte (benzetmede) hata olmaz ama bazı kadınlar 135 kiloya karşı gelecek bir feminizm durumunda bile her şeyin çok sağlıklı olduğunu ama heriflerinde meymenet olmadığını hala söyleyebiliyorlar.
Sevgili erkek adamlar, siz siz olun, bu oyunlara gelmeyin ve gerçek feminizm arayışında bayrağı sakın ola kadınlara kaptırmayın.