- Katılım
- 1 Ağu 2005
- Mesajlar
- 21,819
- Konu Yazar
- #1
Evet arkadaşlar bu 3 durumu yıllardır yaşıyorum...
Uzun Yol Bağımlısıyım...
küçük yaşlardan süregelen memleket köye gittiğimde otobüslerle 2-3 aylığına tatillerde giderken bile böyleydi...otobüsün camından gözümü hiç kırpmadan izlediğim yollar evler...
o evlerin içinde yaşayan insanların küçük dünyalarını düşünmek...metropolde olmanın verdiği garip ama ahmakca bir ukala tavırla İstanbul haricinde insanlar nasıl yaşar acaba buralarda diye iç geçirmeler...
o küçük ölçekli illerin ilçelerin köylerin insanlarının aslında huzurun gerçek sahipleri olduğunu keşfetmek çok geç olmadı...
uzun yolun en güzel yanı karayollarının doğanın dağın taşın bir parçası olmak...ne kadar büyük bir dünyada yaşıyor olmanın verdiği heyecan yok mu...
kısa anlamsız 60-70 yıllık ömrüne inat gezdiğin kafanı çevirdiğin saniyelik de olsa baktığın topraklar yüzbinlerce yıldır orada durmakta...biz yarın yokuz ama onlar kıyamete kadar varolacaklar...
gezgin olmalıymışım diyorum bazen...
İstanbul dışında yerleşimin olmadığı uzun ovalarda yol yapmak istiyorum ...bir 100 km kasaba dahi olmayan bölgelerde tın tın gitmem lazım...
ve çok ileri yaşlara varmadan sağlığımı kaybetmeden bir Türkiye turu yapmayı çok istiyorum...bakalım ne zaman kısmet olacak...
Hele ki motosikletin verdiği keyif hiç bir şeyde yok...yani aracla otobüsle uçakla değil de motorla keşfin bir parçası olmanın tadı anlatılmaz yaşanır...
uzun yol bağımlılığından sonra şu bende ordaydım algısının kurbanı olan çok gezim vardır...o kahrolası tabelaların önünde verilen pozlar yüzünden aman o güzellikleri kaydedeyim şeklindeki hezeyanım yüzünden çoğu gezimden daha az keyif aldığımı anı yaşamak yerine kayıt etme çabasına girdiğimi bilirim...bu bir hastalık diyebilirim....
şuna inandım en güzel geziler kayıt altına alınmayan gezilerdir...

bu yaşananları kayıt altına alma işi bir algı işimidir...fotoğrafcılık hobisi dışında o anı arşivlendirmek bence bir gezginin ömründen ömür götürüyor...
Uzun Yol Bağımlısıyım...
küçük yaşlardan süregelen memleket köye gittiğimde otobüslerle 2-3 aylığına tatillerde giderken bile böyleydi...otobüsün camından gözümü hiç kırpmadan izlediğim yollar evler...
o evlerin içinde yaşayan insanların küçük dünyalarını düşünmek...metropolde olmanın verdiği garip ama ahmakca bir ukala tavırla İstanbul haricinde insanlar nasıl yaşar acaba buralarda diye iç geçirmeler...
o küçük ölçekli illerin ilçelerin köylerin insanlarının aslında huzurun gerçek sahipleri olduğunu keşfetmek çok geç olmadı...
uzun yolun en güzel yanı karayollarının doğanın dağın taşın bir parçası olmak...ne kadar büyük bir dünyada yaşıyor olmanın verdiği heyecan yok mu...
kısa anlamsız 60-70 yıllık ömrüne inat gezdiğin kafanı çevirdiğin saniyelik de olsa baktığın topraklar yüzbinlerce yıldır orada durmakta...biz yarın yokuz ama onlar kıyamete kadar varolacaklar...
gezgin olmalıymışım diyorum bazen...
İstanbul dışında yerleşimin olmadığı uzun ovalarda yol yapmak istiyorum ...bir 100 km kasaba dahi olmayan bölgelerde tın tın gitmem lazım...
ve çok ileri yaşlara varmadan sağlığımı kaybetmeden bir Türkiye turu yapmayı çok istiyorum...bakalım ne zaman kısmet olacak...
Hele ki motosikletin verdiği keyif hiç bir şeyde yok...yani aracla otobüsle uçakla değil de motorla keşfin bir parçası olmanın tadı anlatılmaz yaşanır...
uzun yol bağımlılığından sonra şu bende ordaydım algısının kurbanı olan çok gezim vardır...o kahrolası tabelaların önünde verilen pozlar yüzünden aman o güzellikleri kaydedeyim şeklindeki hezeyanım yüzünden çoğu gezimden daha az keyif aldığımı anı yaşamak yerine kayıt etme çabasına girdiğimi bilirim...bu bir hastalık diyebilirim....
şuna inandım en güzel geziler kayıt altına alınmayan gezilerdir...

bu yaşananları kayıt altına alma işi bir algı işimidir...fotoğrafcılık hobisi dışında o anı arşivlendirmek bence bir gezginin ömründen ömür götürüyor...