- Katılım
- 16 Mar 2006
- Mesajlar
- 14
- Konu Yazar
- #1
16-19 Mayıs 2009'da yapmıştım bu geziyi, kendi sitemde yayınlıyordum fakat burada da paylaşmanın güzel olacağını düşündüm, umarım bir sakıncası yoktur.
İlk uzun mesafeli gezim olması sebebiyle benim için ayrı bir önemi vardır
--------
Dört günlük tatil olunca Ankara'da durmayayım dedim, deli gibi gezeyim dedim. Uzun oldu raporu, 4'e bölüp yayınlıyorum. Bu ilk bölümü...
Öncelikle güzergah:

Kırmızı: 1. gün, Ankara, Aksaray, Pozantı, Mersin, Silifke (Susanoğlu)
Siyah: 2. gün, Silifke içi
Mor: 3. gün, Silifke, Gülnar, Ermenek, Taşkent, Hadim, Konya
Yeşil: 4. gün Konya, Beyşehir, Ilgın, bir sürü köy, Polatlı, Ayaş, Ankara
Toplam 1500 km falan
Buradan hangi gün hangi saatte olduğuma da bakılabilir
1. gün
Düşüncem, 16 Mayıs günü erkenden kalkmak, Bursa'ya doğru yola koyulmak idi. İkinci gün Çanakkale'ye gidecek, üçüncü gün İstanbul'a uğrayıp 4. günde de Ankara'ya dönecektim. Yola çıkınca fikir değiştirdim, memlekete gideyim dedim. Plansız çıktığım için bildiğim bir yere gitmek daha kolay ve uygun olur gibi geldi, öyle yaptım ben de.
Yola çıkmaya hazırız:
Silifke'ye gitmek için temel olarak 2 alternatif var; ya Konya, Karaman, Mut üzerinden gideceksiniz ya da Aksaray üzerinden Adana'ya doğru. Silifke otobüsleri Konya, Mersin otobüsleri ise Aksaray üzerinden gidiyor. Ben çoğunlukla Konya üzerinden gittiğim için biraz değişiklik olsun diye Aksaray üzerinden gitmeye karar verdim. Hoş, o kararı da yolda verdim aslında
Ve yolda ilk fotoğraf:
Reflektörlü yeleği ne ara sardım hatırlamıyorum
Bu arada, yanıma su almayı unutmuşum. Yol kenarında çeşme görünce dayanamadım, çektim hemen. Zaten hep sevmişimdir yol kenarındaki çeşme başlarında verilen molaları. Velhasılı, çeşmeyi yaptıran adam baya hayır duamı aldı
Ve, Aksaray'a vardım
Hemen solda bir dinlenme tesisi vardı, oraya girdim. Yemek siparişi verip annemi aradım, Aksaray'da olduğumu söyledim, "iyi iyi, gez bakalım" falan dedi. Mersin'e geleceğimi söyleyince panik oldu, "nasıl geleceksin o kadar yolu, aman dikkat et, ay ergenliğe yeni mi giriyor nedir, nereden delirdi bu çocuk" falan diye söylenmeye başladı, sallamadım tabi
Ben telefonla konuşurken içerideki uzakdoğulu turistlerden birisi kadraja benim motor da girecek şekilde poz veriyordu. Ben telefonu kapatınca yanıma geldiler, fotoğraf çektiler biraz. Ben onları çekmedim, gittim yine motoru çektim 
Bu arada, zinciri de yağladım ilk defa burada
Zinciri yağladıktan sonra bir pipo yaktım, biraz da öyle oyalanıp yeniden yola koyuldum.
Yolda boş bir yerde sağa çektim yine, fotoğraf çekeyim diye. Asıl fotoğraf makinesini de aşağıdaki çantaya koymuştum, yolda üşenmem, çıkarırım nasıl olsa diyerek ama üşendim, çıkarmadım. O yüzden giderkenki pozlar hep cep telefonu ile. O değil de, bakın nasıl da nur yağıyor Fürmüz'ümün üstüne
Durduğumda asıl niyetim arkadaki dağı çekmekti aslında. Aksaray'a girişte de kadraja girmişti bu dağ ama ne dağı bilmiyorum, heybetli bir şey gibi idi. Erciyes falan deseniz inanırım
(Hasan Dağı imiş, sonradan öğrendim
)
Yola koyuldum ama karşıya bakınca daha heybetli bir görüntü gördüm. Ufuğu sıradağlar kaplamış, Toroslar herhalde. Duvar gibi duruyordu. Hani, yol dümdüz falan ama sırf o heybeti yeniden görmek için o yola gidebilirim bir daha.
Yol da hakikaten dümdüz idi, fotoğrafta da görülebileceği üzere ama baymadı beni. İlk uzun gezimin heyecanını yaşıyordum ne de olsa. Kim derdi ki yalnızca 2 gün sonra yoldan zevk alma anlayışım tamamen değişecekti. 3. gün raporunda geleceğim bu konuya
Pozantı'ya yaklaşırkendi herhalde, baktım, dağda değişik bir görüntü var. Kafanızı sağa çevirip bakarsanız insan silüetini seçebilirsiniz belki siz de, hatta iyi bir çocuk olursanız Şirinler'i bile görebilirsiniz
O değil de, silüetteki burun da tanıdık gelmedi değil hani 
Bir yerden sonra Adana'ya bir otoyol açılmış, oraya saptım. Çok temiz, virajsız falan bir yoldu. O aralar halen düz yolu seviyor olduğum için mutlu mutlu sürmeye devam ettim o yolda. Bir yerde kaza olmuştu yalnız, 10-15 araba durmuş, polisin izin vermesini bekliyordu. Kazanın fotoğrafını da çekecektim de telefonu çıkarmaya üşendim. Boynumda ucuzundan bir dijital fotoğraf makinesi mi taşısam diyorum bu yüzden. Hani, her an fotoğraf çekebileyim, başına bir iş gelirse de üzülmeyeyim diye. Neyse...
Adana'ya doğru devam ederken dağların içinden süper bir yol yapmış adamlar. Uygun bir yüksekliği belirlemişler, dağların arasına viyadükler koyup, dağların içine ise tüneller açarak dümdüz gidebilmenizi sağlamışlar. Kırk tünel mi kırk geçit mi ne bir şey diyorlardı oraya. Saymadım kaç tane deyü ama vardı baya. Oralarda dedim kendi kendime "Buradan SS'çiler iyi zevk alırdı herhalde" diye. Virajlar hafif ve geniş, yollar kaymak gibi... Ha, baktım ben de zevk alıyorum "evet" dedim, "cruiser güzel"
Yol üzerinde bir yerde mola verip bir çay içtim, evi aradım, haber verdim. Yola koyulayım dedim, sigorta attı. Regal Raptor'un sigortası sorunlu bir şey zaten, tırnakları gevşiyor, titreşimle de sigorta ayrılabiliyor. Temizleyip geri taktım, biraz da sıkıştırdım, oldu. Yola koyuldum yeniden.
Mersin'e yaklaşırken, otobanda benzinim bitti. Yedek depoya almak için sağa çekerken far da yanıp sönmeye başladı, sağa çekince komple karanlıkta kaldım. Sigorta atmış yine, değiştireyim bari dedim ama zifiri karanlık. El fenerini çıkarayım dedim, bagaj lastikleri yüzünden onu da çıkaramadım. Tecrübe işte bunlar, demek ki neymiş, lazım olabilecek şeyleri kolay ulaşılabilir yerlere koyacakmışız. Telefon ışığında değiştirdim sigortayı, iyice de sıkıştırdım bu sefer. Benzini de yedeğe aldım, yola çıktım yeniden ama ne çıkış. Bir ara baya bir yokuş çıkmam gerekiyordu, 5. vitesteyim, yokuş yukarı 100-110 zorlanmadan gidiyor alet ki normalde düz yolda bile göremediğim oluyordu o hızı. Sigortadan herhalde dedim, bujilere yeterli akım gitmiyordu belki, şimdi düzeldi falan dedim kendi kendime. Sonradan duyduğuma göre deniz seviyesine indikçe motorun performansının hissedilir şekilde artması normalmiş. Öyle dediler, ben bilmem
Şimdi, gidiyorum ama benzinci bulmam lazım. Bir tesis tabelası gördüm, girdim ama hiç ışık falan yok, inşaat halinde daha. Aman aman deyip kaçtım oradan. Nasıl olsa bulurum yolda diyorum ama yedek depo dediğin ne kadar götürür onu da bilmiyorum. Daha önce 2 kere düştüm yedek depoya, ikisinde de en fazla 20 km gitmişimdir. 20 km gittim yine, panik olmaya başladım artık. Otoban bitince bulurum nasıl olsa diyordum, yine yok. Mersin-Erdemli yol ayrımına geldim, Erdemli yoluna devam edeyim dedim, nasıl olsa bulurum. Aklımı seveyim işte, insan gibi Mersin'e dön, bir yerden al. Mersin'e girip çıkmakla oyalanmayayım diye devam ettim Erdemli'ye doğru ama baktım yok benzinlik falan, ilk sapaktan Mezitli'ye çıktım. Evler, dükkanlar falan gördüm ama benzinlik yine yok. Lan ne yapacağım falan derken sağa döneyim de gideyim bakalım dedim. Meğer sağımdaki binanın arkasında varmış benzinlik, derin bir nefes alıp girdim, benzinimi aldım ve Erdemli otoyoluna geri çıktım.
Erdemli'den sonra duygulandım valla. Defalarca otobüsle veya arabayla geçtiğim yollardan motorla gidiyordum şimdi. Portakal, limon bahçelerinin kokuları bir yandan, deniz kokusu bir yandan, anlatılmaz, yaşanır bir duygu idi. En sonunda, gece 11'e 10 kala falan Susanoğlu'na vardım
Yalnızca bir kaç dakika sonra evin oradaydım artık. Gündüz 2 gibi başladığım yolculuk çok şükür sağ salim o günlük sona ermişti
Eve vardım, annem ve teyzemle muhabbet ettim biraz, sıcacık çayla beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra tatlı bir uyku ile günü noktaladım.
(Gelecek bölüm: 2. gün, tanıdıklar tarafından alıkoyulma)
---------- Mesaj ekleme zamanı: 16:45 PM ---------- İlk mesajı ekleme zamanı 16:40 PM ----------
2. Bölüm
Sabah evde keyif yaptım biraz. Deniz manzarası eşliğinde kahvaltımı yapıp üstüne bir de pipo yaktım. Oh, mis...
Ev ortamı direk ölü toprağı gibi geldi yalnız bana, dün 600 km'ye yakın yol yapan ben değilmişim gibi miskinleştim, çıkasım gelmedi. Sonra Silifke içi bir gezi planı yaptım kendimce. Silifke'nin tarihi yerlerini, doğal güzelliklerini falan göreyim, fotoğraf çekeyim bari dedim. Pek sevdiğimiz bir aile dostumuz var, onlara uğramamı söyledi annem. Uğrayayım dedim, bir çaylarını içip gezmeye devam ederim.
Evden çıkmak için hazırlanırken annem, şapka falan giymeyecek miyim diye sordu. Hava güneşli ya, ondan. Kaskı gösterdim, "ha, onu mu takacaksın" dedi, "herhalde yani" tadında bir cevap verdim. Silifke'de motorcu çok ama kask takan falan yok pek, 20 motorcudan biri anca takıyordur yani. Neyse, çıktım evden. Çıktım ama, ayağımda bot, üzerimde mont, kafamda kask, motora binene kadar terledim deli gibi. Neyse dedim, sürmeye başlayınca geçer ama öyle bile geçmedi pek. Bu arada montun astarını da çıkarmıştım tabi ki.
Silifke'nin girişi:
Tanıdıklara gittim, oturduk, konuştuk uzun uzun. Bir ara evin beyi kayboldu, sonra elinde poşetlerle geldi. Ben kalkmaya niyetlendim ama engel oldu. Et falan almış meğer, mangal yapacaklarmış. Kıramadım, mangalı duyunca da dayanamadım, oturdum biraz daha. Baya vakit kaybetmiş oldum ama olsun.
Küçük kızları pek yaramazdı bu arada, bir ara baktım, motorun üstünde akrobasi hareketleri yapıyor
Yemekten sonra çayımı içip izin istedim, Silifke'ye doğru devam ettim. Aslında Taş Köprü ve Silifke Kalesi'ni beraber çekmek için güzel açılar vardı ama ağaçlar büyümüş hep, kale görünce köprü görünmez olmuş, ben de meydanda bir fotoğraf çektim
Bir poz da köprünün diğer tarafında
Burası da Silifke'nin içinde, sokak kenarında duran Jüpiter Tapınağı. Venüs Tapınağı da olabilir, aklıma gelmedi şimdi
Bu arada, dikkat ettiyseniz fotoğraf kalitesi değişmeye başlıyor artık yer yer. Asıl makine çıktı çünkü artık meydana
Oradan Ayatekla'ya geçtim. Hristiyanlık ilk yayılmaya başladığı zamanlarda kurulmuş bir kilise imiş. Rivayete göre Roma askerleri tarafından kovalanan Azize Tekla bu kilise içinde gözden kaybolmuş
Bunlar da dışarıdan görünümler:
Heyt be, katalogluk pozlar mübarek
Unutmadan, eskiden giriş ücretsizdi buraya, o civarda yaşayan çocuklar gelir turistlerden para falan isterlerdi, o kadar. Şimdi müze kapsamında değerlendirilmeye başlamış. Adamın birisi tek başına uyukluyordu gittiğimde. 3 TL verdim giriş ücreti olarak. Adam üşenmedi, gezdirdi beni. Ben de görev yaptığını hissetsin diye sorular falan sordum kilise ile ilgili
Neyse, Taşucu'na doğru koyuldum yola. Kıbrıs seferlerini bir sorayım dedim, motorla gidebilir miyim diye. Meğer motorla veya arabayla gidebilmek için pasaport gerekiyormuş, normalde nüfus cüzdanı yetiyor. Pasaport yanımda olmayınca Kıbrıs işi yattı, değilse Pazartesi günü Kıbrıs'a gidesim vardı. Bileti, vergileri, masrafları falan 180 TL falan tutacakmış gidiş dönüş. Öğrenci fiyatı tabi bu, sivil olunca daha pahalı. Biraz hayal kırıklığı yaşadıysam ama çok da üzülmedim. Kıbrıs'a da başka zaman giderim canım, hohoyt deyip Taşucu sahiline doğru yanaştım
Biraz da Antalya yoluna doğru gideyim dedim. Taşucu'dan çıkarken şu pozu çektim:
Pek anlaşılmıyor ama arkadaki bina YurtKur yurdu
Eskiden beş yıldızlı bir oteldi, şimdi YurtKur oteli olmuş. Denize sıfır, mis gibi valla.
Taşucu'dan sonraki yolları genişletmeye başlamışlar. İyiymiş böyle, Antalya'ya mı gitsem derken geniş yol bitti, 2 arabanını zor geçtiği kıvrımlı yollar başladı. Yol gidilmeyecek bir yol değil ama çok kalabalık, devamlı arabalar, kamyonlar, otobüsler falan oluyor, o yüzden tehlikeli biraz. Liman kalesi'ne kadar gidip biraz da orada fotoğraf çektim.
Eve döndüm yine. Yine balkonda pipo keyfi yaptıktan sonra yattım ve yattığım yerden haritayı incelemeye başladım. Planım normal otobüs güzergahı üzerinden Konya'ya gitmek, öğleden sonra Konya'da olmak, kuzenleri, çocuklarını falan görmekti, olmadı
(Gelecek bölüm: İçimdeki endurocunun açığa çıkışı, sonra enduroya gerek yokmuş deyişim
)
İlk uzun mesafeli gezim olması sebebiyle benim için ayrı bir önemi vardır
--------
Dört günlük tatil olunca Ankara'da durmayayım dedim, deli gibi gezeyim dedim. Uzun oldu raporu, 4'e bölüp yayınlıyorum. Bu ilk bölümü...
Öncelikle güzergah:
Kırmızı: 1. gün, Ankara, Aksaray, Pozantı, Mersin, Silifke (Susanoğlu)
Siyah: 2. gün, Silifke içi
Mor: 3. gün, Silifke, Gülnar, Ermenek, Taşkent, Hadim, Konya
Yeşil: 4. gün Konya, Beyşehir, Ilgın, bir sürü köy, Polatlı, Ayaş, Ankara
Toplam 1500 km falan
Buradan hangi gün hangi saatte olduğuma da bakılabilir
1. gün
Düşüncem, 16 Mayıs günü erkenden kalkmak, Bursa'ya doğru yola koyulmak idi. İkinci gün Çanakkale'ye gidecek, üçüncü gün İstanbul'a uğrayıp 4. günde de Ankara'ya dönecektim. Yola çıkınca fikir değiştirdim, memlekete gideyim dedim. Plansız çıktığım için bildiğim bir yere gitmek daha kolay ve uygun olur gibi geldi, öyle yaptım ben de.
Yola çıkmaya hazırız:
Silifke'ye gitmek için temel olarak 2 alternatif var; ya Konya, Karaman, Mut üzerinden gideceksiniz ya da Aksaray üzerinden Adana'ya doğru. Silifke otobüsleri Konya, Mersin otobüsleri ise Aksaray üzerinden gidiyor. Ben çoğunlukla Konya üzerinden gittiğim için biraz değişiklik olsun diye Aksaray üzerinden gitmeye karar verdim. Hoş, o kararı da yolda verdim aslında
Ve yolda ilk fotoğraf:
Reflektörlü yeleği ne ara sardım hatırlamıyorum
Bu arada, yanıma su almayı unutmuşum. Yol kenarında çeşme görünce dayanamadım, çektim hemen. Zaten hep sevmişimdir yol kenarındaki çeşme başlarında verilen molaları. Velhasılı, çeşmeyi yaptıran adam baya hayır duamı aldı
Ve, Aksaray'a vardım
Hemen solda bir dinlenme tesisi vardı, oraya girdim. Yemek siparişi verip annemi aradım, Aksaray'da olduğumu söyledim, "iyi iyi, gez bakalım" falan dedi. Mersin'e geleceğimi söyleyince panik oldu, "nasıl geleceksin o kadar yolu, aman dikkat et, ay ergenliğe yeni mi giriyor nedir, nereden delirdi bu çocuk" falan diye söylenmeye başladı, sallamadım tabi
Bu arada, zinciri de yağladım ilk defa burada
Yolda boş bir yerde sağa çektim yine, fotoğraf çekeyim diye. Asıl fotoğraf makinesini de aşağıdaki çantaya koymuştum, yolda üşenmem, çıkarırım nasıl olsa diyerek ama üşendim, çıkarmadım. O yüzden giderkenki pozlar hep cep telefonu ile. O değil de, bakın nasıl da nur yağıyor Fürmüz'ümün üstüne
Durduğumda asıl niyetim arkadaki dağı çekmekti aslında. Aksaray'a girişte de kadraja girmişti bu dağ ama ne dağı bilmiyorum, heybetli bir şey gibi idi. Erciyes falan deseniz inanırım
Yola koyuldum ama karşıya bakınca daha heybetli bir görüntü gördüm. Ufuğu sıradağlar kaplamış, Toroslar herhalde. Duvar gibi duruyordu. Hani, yol dümdüz falan ama sırf o heybeti yeniden görmek için o yola gidebilirim bir daha.
Yol da hakikaten dümdüz idi, fotoğrafta da görülebileceği üzere ama baymadı beni. İlk uzun gezimin heyecanını yaşıyordum ne de olsa. Kim derdi ki yalnızca 2 gün sonra yoldan zevk alma anlayışım tamamen değişecekti. 3. gün raporunda geleceğim bu konuya
Pozantı'ya yaklaşırkendi herhalde, baktım, dağda değişik bir görüntü var. Kafanızı sağa çevirip bakarsanız insan silüetini seçebilirsiniz belki siz de, hatta iyi bir çocuk olursanız Şirinler'i bile görebilirsiniz
Bir yerden sonra Adana'ya bir otoyol açılmış, oraya saptım. Çok temiz, virajsız falan bir yoldu. O aralar halen düz yolu seviyor olduğum için mutlu mutlu sürmeye devam ettim o yolda. Bir yerde kaza olmuştu yalnız, 10-15 araba durmuş, polisin izin vermesini bekliyordu. Kazanın fotoğrafını da çekecektim de telefonu çıkarmaya üşendim. Boynumda ucuzundan bir dijital fotoğraf makinesi mi taşısam diyorum bu yüzden. Hani, her an fotoğraf çekebileyim, başına bir iş gelirse de üzülmeyeyim diye. Neyse...
Adana'ya doğru devam ederken dağların içinden süper bir yol yapmış adamlar. Uygun bir yüksekliği belirlemişler, dağların arasına viyadükler koyup, dağların içine ise tüneller açarak dümdüz gidebilmenizi sağlamışlar. Kırk tünel mi kırk geçit mi ne bir şey diyorlardı oraya. Saymadım kaç tane deyü ama vardı baya. Oralarda dedim kendi kendime "Buradan SS'çiler iyi zevk alırdı herhalde" diye. Virajlar hafif ve geniş, yollar kaymak gibi... Ha, baktım ben de zevk alıyorum "evet" dedim, "cruiser güzel"
Yol üzerinde bir yerde mola verip bir çay içtim, evi aradım, haber verdim. Yola koyulayım dedim, sigorta attı. Regal Raptor'un sigortası sorunlu bir şey zaten, tırnakları gevşiyor, titreşimle de sigorta ayrılabiliyor. Temizleyip geri taktım, biraz da sıkıştırdım, oldu. Yola koyuldum yeniden.
Mersin'e yaklaşırken, otobanda benzinim bitti. Yedek depoya almak için sağa çekerken far da yanıp sönmeye başladı, sağa çekince komple karanlıkta kaldım. Sigorta atmış yine, değiştireyim bari dedim ama zifiri karanlık. El fenerini çıkarayım dedim, bagaj lastikleri yüzünden onu da çıkaramadım. Tecrübe işte bunlar, demek ki neymiş, lazım olabilecek şeyleri kolay ulaşılabilir yerlere koyacakmışız. Telefon ışığında değiştirdim sigortayı, iyice de sıkıştırdım bu sefer. Benzini de yedeğe aldım, yola çıktım yeniden ama ne çıkış. Bir ara baya bir yokuş çıkmam gerekiyordu, 5. vitesteyim, yokuş yukarı 100-110 zorlanmadan gidiyor alet ki normalde düz yolda bile göremediğim oluyordu o hızı. Sigortadan herhalde dedim, bujilere yeterli akım gitmiyordu belki, şimdi düzeldi falan dedim kendi kendime. Sonradan duyduğuma göre deniz seviyesine indikçe motorun performansının hissedilir şekilde artması normalmiş. Öyle dediler, ben bilmem
Şimdi, gidiyorum ama benzinci bulmam lazım. Bir tesis tabelası gördüm, girdim ama hiç ışık falan yok, inşaat halinde daha. Aman aman deyip kaçtım oradan. Nasıl olsa bulurum yolda diyorum ama yedek depo dediğin ne kadar götürür onu da bilmiyorum. Daha önce 2 kere düştüm yedek depoya, ikisinde de en fazla 20 km gitmişimdir. 20 km gittim yine, panik olmaya başladım artık. Otoban bitince bulurum nasıl olsa diyordum, yine yok. Mersin-Erdemli yol ayrımına geldim, Erdemli yoluna devam edeyim dedim, nasıl olsa bulurum. Aklımı seveyim işte, insan gibi Mersin'e dön, bir yerden al. Mersin'e girip çıkmakla oyalanmayayım diye devam ettim Erdemli'ye doğru ama baktım yok benzinlik falan, ilk sapaktan Mezitli'ye çıktım. Evler, dükkanlar falan gördüm ama benzinlik yine yok. Lan ne yapacağım falan derken sağa döneyim de gideyim bakalım dedim. Meğer sağımdaki binanın arkasında varmış benzinlik, derin bir nefes alıp girdim, benzinimi aldım ve Erdemli otoyoluna geri çıktım.
Erdemli'den sonra duygulandım valla. Defalarca otobüsle veya arabayla geçtiğim yollardan motorla gidiyordum şimdi. Portakal, limon bahçelerinin kokuları bir yandan, deniz kokusu bir yandan, anlatılmaz, yaşanır bir duygu idi. En sonunda, gece 11'e 10 kala falan Susanoğlu'na vardım
Yalnızca bir kaç dakika sonra evin oradaydım artık. Gündüz 2 gibi başladığım yolculuk çok şükür sağ salim o günlük sona ermişti
Eve vardım, annem ve teyzemle muhabbet ettim biraz, sıcacık çayla beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra tatlı bir uyku ile günü noktaladım.
(Gelecek bölüm: 2. gün, tanıdıklar tarafından alıkoyulma)
---------- Mesaj ekleme zamanı: 16:45 PM ---------- İlk mesajı ekleme zamanı 16:40 PM ----------
2. Bölüm
Sabah evde keyif yaptım biraz. Deniz manzarası eşliğinde kahvaltımı yapıp üstüne bir de pipo yaktım. Oh, mis...
Ev ortamı direk ölü toprağı gibi geldi yalnız bana, dün 600 km'ye yakın yol yapan ben değilmişim gibi miskinleştim, çıkasım gelmedi. Sonra Silifke içi bir gezi planı yaptım kendimce. Silifke'nin tarihi yerlerini, doğal güzelliklerini falan göreyim, fotoğraf çekeyim bari dedim. Pek sevdiğimiz bir aile dostumuz var, onlara uğramamı söyledi annem. Uğrayayım dedim, bir çaylarını içip gezmeye devam ederim.
Evden çıkmak için hazırlanırken annem, şapka falan giymeyecek miyim diye sordu. Hava güneşli ya, ondan. Kaskı gösterdim, "ha, onu mu takacaksın" dedi, "herhalde yani" tadında bir cevap verdim. Silifke'de motorcu çok ama kask takan falan yok pek, 20 motorcudan biri anca takıyordur yani. Neyse, çıktım evden. Çıktım ama, ayağımda bot, üzerimde mont, kafamda kask, motora binene kadar terledim deli gibi. Neyse dedim, sürmeye başlayınca geçer ama öyle bile geçmedi pek. Bu arada montun astarını da çıkarmıştım tabi ki.
Silifke'nin girişi:
Tanıdıklara gittim, oturduk, konuştuk uzun uzun. Bir ara evin beyi kayboldu, sonra elinde poşetlerle geldi. Ben kalkmaya niyetlendim ama engel oldu. Et falan almış meğer, mangal yapacaklarmış. Kıramadım, mangalı duyunca da dayanamadım, oturdum biraz daha. Baya vakit kaybetmiş oldum ama olsun.
Küçük kızları pek yaramazdı bu arada, bir ara baktım, motorun üstünde akrobasi hareketleri yapıyor
Yemekten sonra çayımı içip izin istedim, Silifke'ye doğru devam ettim. Aslında Taş Köprü ve Silifke Kalesi'ni beraber çekmek için güzel açılar vardı ama ağaçlar büyümüş hep, kale görünce köprü görünmez olmuş, ben de meydanda bir fotoğraf çektim
Bir poz da köprünün diğer tarafında
Burası da Silifke'nin içinde, sokak kenarında duran Jüpiter Tapınağı. Venüs Tapınağı da olabilir, aklıma gelmedi şimdi
Bu arada, dikkat ettiyseniz fotoğraf kalitesi değişmeye başlıyor artık yer yer. Asıl makine çıktı çünkü artık meydana
Oradan Ayatekla'ya geçtim. Hristiyanlık ilk yayılmaya başladığı zamanlarda kurulmuş bir kilise imiş. Rivayete göre Roma askerleri tarafından kovalanan Azize Tekla bu kilise içinde gözden kaybolmuş
Bunlar da dışarıdan görünümler:
Heyt be, katalogluk pozlar mübarek
Unutmadan, eskiden giriş ücretsizdi buraya, o civarda yaşayan çocuklar gelir turistlerden para falan isterlerdi, o kadar. Şimdi müze kapsamında değerlendirilmeye başlamış. Adamın birisi tek başına uyukluyordu gittiğimde. 3 TL verdim giriş ücreti olarak. Adam üşenmedi, gezdirdi beni. Ben de görev yaptığını hissetsin diye sorular falan sordum kilise ile ilgili
Neyse, Taşucu'na doğru koyuldum yola. Kıbrıs seferlerini bir sorayım dedim, motorla gidebilir miyim diye. Meğer motorla veya arabayla gidebilmek için pasaport gerekiyormuş, normalde nüfus cüzdanı yetiyor. Pasaport yanımda olmayınca Kıbrıs işi yattı, değilse Pazartesi günü Kıbrıs'a gidesim vardı. Bileti, vergileri, masrafları falan 180 TL falan tutacakmış gidiş dönüş. Öğrenci fiyatı tabi bu, sivil olunca daha pahalı. Biraz hayal kırıklığı yaşadıysam ama çok da üzülmedim. Kıbrıs'a da başka zaman giderim canım, hohoyt deyip Taşucu sahiline doğru yanaştım
Biraz da Antalya yoluna doğru gideyim dedim. Taşucu'dan çıkarken şu pozu çektim:
Pek anlaşılmıyor ama arkadaki bina YurtKur yurdu
Taşucu'dan sonraki yolları genişletmeye başlamışlar. İyiymiş böyle, Antalya'ya mı gitsem derken geniş yol bitti, 2 arabanını zor geçtiği kıvrımlı yollar başladı. Yol gidilmeyecek bir yol değil ama çok kalabalık, devamlı arabalar, kamyonlar, otobüsler falan oluyor, o yüzden tehlikeli biraz. Liman kalesi'ne kadar gidip biraz da orada fotoğraf çektim.
Eve döndüm yine. Yine balkonda pipo keyfi yaptıktan sonra yattım ve yattığım yerden haritayı incelemeye başladım. Planım normal otobüs güzergahı üzerinden Konya'ya gitmek, öğleden sonra Konya'da olmak, kuzenleri, çocuklarını falan görmekti, olmadı
(Gelecek bölüm: İçimdeki endurocunun açığa çıkışı, sonra enduroya gerek yokmuş deyişim
Son düzenleme: