- Katılım
- 3 Eyl 2008
- Mesajlar
- 932
- Konu Yazar
- #1
Emrello’nun Kaçış Rotaları 9 – Yuvacık ve İznik’in Kuzey Köyleri (İki Gezi)
Arkadaşlar, tekrar merhaba. Bir kaçış rotasında daha beraberiz (TRT gibi oldu sanki, neyse artık!).
Okuyanlar hatırlayacaktır, geçen seneden bu yana, çoğu günübirlik olmak üzere, İstanbul çevresinde yaptığım gezileri “Kaçış Rotaları” adı altında toplamaya ve paylaşmaya çalışıyorum. Genelde alternatif veya ıssız güzergahlardan oluşan bu gezileri “belki benim gibi rota peşindeki İstanbul kaçkınlarına fikir verir” diye raporluyorum. Elimizden geldiğince…
1. Gezi – 41-77 üzerinden Yuvacık ve Sofular > Akçat Güzergahı
Buralarda Yuvacık Barajı’na gitmeyen kaldı mı? Sanırım aranızda gitmeyen bir ben kalmıştım. “Gitmeyeni dövüyorlarmış abi” şeklinde bir duyum alınca artık bana da hazırlıkları yapıp yola çıkmak düştü.
Ama sadece Yuvacık’ın beni kesmeyeceğini düşünerek aşağıdaki gibi yine ıssız, sapa yollardan tuhaf bir güzergah hazırladım:
Sabahın köründe yola çıkıp kendimi TEM’e vurmayı, sonra da Kurtköy Kavşağı’ndan çok sevdiğim 41-77 güzergahına girmeyi planlıyorum. Bu yol TEM’in kuzeyinden geçiyor ve yaklaşık 70 km dağların, ormanların arasından dolandıktan sonra Kocaeli Üniversitesi’nde son buluyor. Issız ve virajlı yolları sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.
Sabah 7:30 gibi yola çıkmayı planlamıştım, tüm hazırlıklarım tamam ama beklenmedik bir durumla karşılaşıyorum: Korkunç bir sis var! “Dağılır canım, ne var yani” deyip yola çıkıyorum ama sis gittikçe yoğunlaşıyor. TEM’e girince artık bir araba sonrasını göremiyorum. Başka araçların peşine takılıp “kelle koltuk” yola devam ediyorum. Arkadaşlar, mecbur kalmadıkça siste yola çıkmayın. Göremiyorsunuz, görülmüyorsunuz, üstelik yol kayganlaşıyor. Buğu damlaları vizöre yapışıyor ve işleri daha da zorlaştırıyor. Hiç tavsiye etmiyorum, hoş değil...
Kurtköy’e doğru sis hafifliyor ve otoyoldan çıkıp, yönümü kuzeye çeviriyorum. Birkaç kilometre gitmeden sisten eser kalmıyor! Bulutların üzerindeyim artık! Aşağıya bakınca sis tabakasını görebiliyorum.
Yoldaki bir benzincide son hazırlıkları yapıyorum. Hatta müthiş(!) kamera aparatımı da bağlıyorum motora. Ama kameranın zoom ayarını yanlışlıkla maksimuma getirdiğimden yol boyunca havayı çekmişim. Yani video yok!
Bu yoldan defalarca geçtim ama her seferinde ayrı keyif alıyorum, her mevsimde ayrı güzel. Şehirden uzaklaşıp köyün, tarlaların kokusunu almak harika! (Evet, bazen pek güzel kokmasa da doğal en azından, anladınız siz onu.)
Tam “sisi geride bıraktım, artık rahatım” derken bir gol daha yiyorum: Aşağılarda sis hala gayet etkili.
Ama İzmit’e inince sisin yoğunluğunun korktuğum kadar olmadığını görüp rahatlıyorum. Yuvacık’a planladığımdan çok önce varıyorum. Saat daha 10:30.
Barajın yanında devam edip tesislerin bulunduğu Servetiye Köyü’ne ulaşıyorum, zaman geçirmek için yolun yukarısına tırmanmaya başlıyorum. Ama orman yolları hep nemli ve yer yer çamur-yaprak karışımı son derece kaygan bir örtüyle kaplı. Artık tek başına can sıkıcı maceralara atılmak istemediğimden geriye dönüp, Karaaslan alabalık tesisine giriyorum.
Burası tahminimden oldukça büyük, düzgün işletiliyor gibi görünen bir tesis. Dere kenarına bir sürü çardak yapmışlar. Benim şansıma koca tesiste topu topu üç beş kişi var. En güzel yeri kapıyorum.
Aslında burada alabalık yemeyi planlamıştım ama sabahın 11’inde balık yeme fikri hoşuma gitmiyor. “Bari kahvaltı alayım” diyorum. Adamlar neredeyse üç kişilik kahvaltı getiriyorlar! “Hepsini ben mi yiyeceğim?”, derken aslında servisin daha yeni başladığını fark ediyorum. Kiremitte peynir, börek… Geliyor da geliyor! Çayı da demlikte getirip portatif ocakta veriyorlar. Çok keyifli. Kahvaltı çok güzeldi, fiyatı ise 14 TL.
Not: Hayır, hepsini bitiremedim tabii ki… Böreği paket yaptırdım, çok şık oldu!
Artık yola çıkma zamanı. Zengin kahvaltı sayesinde sevgili motorumun üzerindeki ağırlık artmış olduğundan sanki daha iyi yol tutuyor.
Yuvacık’tan sahile doğru yol alıyorum. Bundan sonraki hedefim hiç girmediğim Sofular > Senaiye güzergahını deneyerek Karamürsel’i İznik’e bağlayan Yalakdere yoluna ulaşmak. Uydu fotoğrafları bu yolun bir vadide yer aldığını gösteriyor.
Yol ormanın içlerine doğru vadi boyunca ilerliyor. Güzel ama bu yolla ilgili insanı tedirgin eden bir şeyler var. Kötü bir yol değil, aksine oldukça kaliteli. Yukarıda söz ettiğim kaygan orman dokusunun asfalta bulaştığı noktalar var ama asıl sorun o değil. Bu yolun korkutucu bir tarafı var; çözemedim ama yol boyunca çok tedirgin oldum.
Böyle hissediyorsanız en iyisi biraz durmak ve dinlenmektir. Senaiye Köyü’nde dinlenmeye karar veriyorum. Üzerimde kalın kışlık giysiler var, onlar da oldukça rahatsızlık veriyor.
Bir süre sonra Senaiye Köyü’ne ulaşıyorum. Köy meydanında duruyorum. Oldukça büyük bir camisi ve karşı çaprazında büyükçe bir kahvesi var köyün. Ama yine bir tuhaflık var: Köyde kimse yok. Tuvalete girmem gerekli; kahveye giriyorum. Kahve açık, hatta içilmemiş bir bardak çay duruyor masalardan birinde. Ama ortalıkta kimse yok!
Senaiye Köyü’nün meydanında yaklaşık 20 dakika kadar durdum. Tek adama rastlayamadım. Araba da geçmiyor. Çok acayip!
Senaiye’den sonra yol iyice ıssızlaşıyor ve yükselmeye başlıyor. Ama manzaralar da daha göz alıcı bir hal alıyor. Sonbahar renkleri bir başka güzel.
Tam artık “insan görmeyeli kaç kilometre oldu yav?” demeye başlamışken bir rampadan aşağıya iniyorum ve aniden Akçat’a ulaşıyorum. Benzin istasyonu bile var!
Buradan Başdeğirmen tesislerine devam ediyorum.
Düzgün bir yere benziyor. Villa şeklindeki evlerde konaklama imkanı da varmış.
Başdeğirmen’de bir kahve içip Karamürsel’e doğru yola devam ediyorum.
Hava harika, her şey çok güzel derken dağlardan inince sisin aynı yerde durduğunu görüyorum. Zaman kaybetmeden feribota doğru ilerliyorum. Sis dolayısıyla iptal edilme ihtimali var. Tam Topçular’a ulaşıyorum ki “seferlerimiz iptal edilmiştir” anonsu yapılıyor! Çok yorgunum, körfezi dolaşacak halim hiç yok ama dolaşmak zorundayım! Güneş batmak üzere, sis çökmüş ve ben körfezi dolaşıyorum. Otoyoldaki viyadüklerin altlarından duman fışkırıyor sanki.
Tüm zorluklara rağmen kazası belasız eve varıyorum. Hiç hesapta yokken 360 km yol yapmışım!
Sonuç: Bu rota aslında pek çok açıdan tatmin ediciydi. Otoban var, ıssız virajlar var, güzel yemek var, korku faktörü var. Çok yorulduğum ama çok da keyif aldığım bir gezi oldu. Umarım siz de okurken eğlenmişsinizdir.
-----------------
2. Gezi – Yalova ve İznik’in Dağ Köyleri
Yaklaşık iki yıldır gezi raporları yazmaya çalışıyorum. Öğrendiğim bir şey varsa o da bazı güzergahlar hakkında rapor yazmanın diğerlerine göre çok çok zor olduğu… Güzergah ne kadar göz alıcı ise, motorun üzerinde giderken yüz kaslarınız sırıtmaktan ne kadar geriliyorsa orası hakkında yazı yazmak da doğru orantılı olarak zorlaşıyor. Ben şimdi size sonbaharın yaprak kokularını, çamlık tepelerden yüzüme vuran serin rüzgarı nasıl anlatayım? Biliyorum resimler de yeterli olmayacak; olmasın da zaten. Mutlaka gidin görün buraları…
İznik motosikletle ilk keşfettiğim rotalardan biriydi. Gerçekten günübirlik gitmek için harika bir yer. Zamanla İznik civarındaki yolları, köyleri de listeye aldım. Geçen yaz da Engin (Osbourne) ile Yalova’da bayağı bir köy yoluna girip çıktık. Ancak Yalova’dan itibaren tamamen dağ köyleri üzerinden İznik’e ulaşma planımı gerçekleştirememiştim. Bu sefer kafaya koyduğum buydu ve rotayı mümkün olduğunca dağlık köylerden geçecek şekilde belirlemeye çalıştım.
Aslında yukarıdaki harita rotamı tam olarak göstermiyor. Ben Yalova üzerinden Çiftlikköy > Laledere > Dereköy güzergahını izledim. Haritada görünmese de Laledere ve Dereköy arasında gayet güzel bir asfalt var.
Sabah 08:15 hızlı feribotu ile Yalova’dan yola çıktım. Feribotta MT’den dostlarla bir arada olmak ayrı bir güzellik kattı bu güne.
Feribottan ayrılırken “öğle yemeğinde belki köftecide buluşuruz” dedik ama itiraf edeyim ben öğle yemeği vaktinde nerelerde olacağımdan o kadar da emin değildim. Sonuçta köy yollarında 30-40’la gidiyorsunuz ve çoğunlukla kısa görünen bir rota beklediğinizden çok uzun sürüyor. Genelde yollarda yalnız olduğum için ve köy yolları belirli riskler taşıdığından süratimi artırmamaya özellikle dikkat ediyorum. Asfalt düzgün olsa bile bir sonraki virajın ardında tamamen çamura bulanmış bir zemin olabilir. Ya da yolun ortasına kadar yığılmış odunlar…
Çiftlikköy üzerinden Gacık istikametine doğru ilerliyorum. Sonbahar kendini göstermiş, ama bence doğanın bu hali yazdan çok daha etkileyici. Hava mis gibi kokuyor. Sanırım biz İstanbul’da nefes almıyoruz.
Geleneği bozmayalım, aynadan fotoğrafa devam!
Şöyle bir bağ evimiz olamadı ya, ona yanarım.
Bir süre sonra önüme çıkan bu kavşaktan Dereköy istikametine sapıyorum. Yol yavaştan tepelere doğru tırmanmaya başlıyor. Etraf orman ve tarlalarla kaplı.
Bu makine gerçekten hayat kurtarıyor bazen. Anayoldan sapan her motorcunun iyi kötü bir navigasyon cihazının olması şart bence.
Bunlar da bu bayram da yırtmış olan şanslı azınlık!
Büyükçe bir köy olan İlyasköy’de mola verip yoluma devam ediyorum. Şimdiki hedefim Fevziye Köyü, oradan da Semetler. Sonra Karamürsel-İznik Yolu’nu dikine kesip doğuya doğru daha da tırmanmayı planlıyorum. Manzara hala enfes.
Bu arada komik bir şey geldi başıma, paylaşmadan geçmeyeyim: Semetler Köyü’nün çıkışına doğru yolun ortasında dev bir kangalın durduğunu gördüm. Hemen yan tarafındaki bahçede ise koyunlar otluyordu. Hayatta köpekler dışında pek korkusu olmayan Emrello kişisi olarak hemen savunma pozisyonu alıyorum. Sonuç itibariyle denklem belliydi: Kangal + koyunlar + motosiklet = kovalanmak. Hayvan bana bakarken vitesimi ve süratimi düşürdüm, hamle yapmasını bekleyeceğim. Yaklaşınca da gazı hafif açıp kopacağım. Plan bu. Hayvana yaklaştıkça gerçekten büyükçe bir arkadaş olduğunu fark ediyorum. Tam ben “işte başlıyoruz” derken hayvan korkuyla kaçıyor ve kuyruğunu kıstırıp koyunların arasına sığınıyor! Sen nasıl kangalsın arkadaşım! Böylesini de ilk defa görüyorum…
Bir süre sonra anayola, Yalakdere yoluna çıkıyorum. GPS’e göre birkaç yüz metre sonra tekrar anayoldan ayrılıp dağ yoluna girmem gerekiyor. Gerçekten de birkaç yüz metre bile gitmeden dönmem gereken yolun girişine varıyorum.
“Pek güzel bir yol gibi görünmüyor” diyerek biraz daha ilerliyorum ki, köy yollarının belirsizliği bir kez daha kendisini gösteriyor:
Yol adamın kendi malı, yapacak bir şey yok.
Hayal kırıklığı içinde devam ediyorum ama birkaç yüz metre sonra gördüğüm Çamdibi/Fulacık tabelası yüzümü güldürüyor. Bir baraj yoluna sapıyorum. Bu yol GPS’in haritalarında görünmüyor.
Başka bir baraj yolunda geçen yaz başıma gelenler nedeniyle Yusuf realitesi bir tokat gibi çarpıyor yüzüme! (Ne cümle kurdum bea!) Barajın kenarında biraz mola veriyorum, kimse geçmiyor yoldan. Yol kırılmış taş ve topraktan oluşan bir karışım. Gitmeye karar veriyorum ama itiraf edeyim korkuyorum da. Tek başına böyle yollara girmemeye karar vermiştim ama kararı bozacağız gibi görünüyor.
“Bir araba geçse bari” derken o da ne? Bir scooter’ın üzerinde anne-baba-çocuk şeklinde bir çekirdek aile geliyor. Yolu soruyorum, tarif ediyorlar. Onlar bu halde giderken ben altımda koca Transalp, full koruma, yedek lastiklerden zincir tamir aparatına malzemeyle tedirginlik yaşıyorum. Yüzüm kızarıyor resmen. Taşıdığı ağırlıktan bel vermiş scooter’ın arkasına takılıp sevgili rehberimi izliyorum. Bükemediğin bileği öpeceksin kardeşim! Bunu bilir bunu söylerim. Bir yerde rehberimin önüne geçtim ama aldığım tariflere rağmen iki kez yanlış yere sapınca yine scooter’cı dostumun arkasına takıldım. Yaşasın KPS (Köylü Positioning System), en kral GPS yanında halt etmiş!
Sıradaki köy Çamdibi. Gerçekten çamlık bir tepenin eteklerine kurulmuş. Mis gibi çam kokuyor her taraf.
Yol artık iyiden iyiye yükselmeye başlıyor. Hava aşağılarda oldukça sıcaktı, şimdi ise hava serin ve rüzgar sertleşiyor. Hava alışık olmadığım temizlikte. Bir süre sonra Fulacık Köyü’ne ulaşıyorum, sonra daha da tepeye.
Artık o bölgenin en tepesindeyim. Yol o kadar güzel ki, manzara o kadar güzel ki benim yazma yeteneğimin sınırlarını aşıyor. Anlatmam imkansız. Dediğim gibi, gidin görün. Binbir renk ormanlar, yol kenarlarında pınarlar, aşağıda pırıl pırıl İznik Gölü… O kadar keyif alıyorum ki naralar atarak kullanıyorum motoru, kim duyacak?
Manzara çok güzel ama yol yer yer mıcırlı ve bazı yerlerde de asfalt mı, mıcır mı anlayamadığınız garip bir kaplama var. Çok dikkatli ve yavaş gitmek gerekiyor.
Çakırca’nın yukarıdan görünüşü.
Orhaniye, Çakırca üzerinden İznik yoluna iniyorum. Köfteci Yusuf’ta MT’den dostlarla yine buluşuyoruz, daha doğrusu onlar yakalıyorlar beni. Ben onlar çoktan gitmiştir zannederken kendim erkenden gelmişim. Çıkışta İstanbul’dan bir başka motorcu arkadaşla daha karşılaşıyoruz. İstanbul’daki motorcuların yarısı o gün İznik’teydi herhalde.
Akşamüzeri kendimi yorgun hissettiğimden Yalakdere virajlarına girmek istemiyorum ve gölün kuzeyinden anayola çıkarak yine hızlı feribota gidiyorum.
Akşam güneşi…
Bu arada yolda Keramet Köyü’ne uğradım; meşhur ılıcalarını görme şansım oldu. Giriş 3 TL imiş, kamp yeri de var. Havuzdaki sıcaklık yaz kış 34 derece imiş. Kışın da giriliyormuş. Denemek lazım bir ara…
Feribot sisin içine doğru ilerlerken İznik’in berrak havasından İstanbul’un belirsizliğine adım atar gibiyim.
Sonuç: Fazla söze gerek yok; gidin görün buraları. Ama dikkatli sürün.
Bu arada aklıma takılan bir şeyi de söylemek istiyorum: Aslında biz motorcular İznik’e biraz haksızlık ediyoruz sanki. Tamam yolu güzel, köftesi güzel de, İznik’in gelenlere sunacak çok daha fazla şeyi var. Bir kere Google Maps’ten İznik’in uydu fotoğrafına bakmanız bile bir şeyler anlatabilir: İznik hala kale formunu koruyan ve iyi korunmuş ortaçağ şehirlerinden biri. Müzesi oldukça güzel, meraklıları için çini dükkanları var, göl kenarı huzur veriyor. Ayrıca bir dahaki gidişime köfte yerine artık göl balıklarını tatmayı düşünüyorum.
Sakar motorcu Emrello’dan ipuçları: Ya kaskınız denize düşerse?
Şimdi “kaskın denizde ne işi var?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu da başıma geldi sevgili arkadaşlar! Birkaç gün önce birkaç arkadaş Şile’ye gittik, motorları rıhtıma park ettik ve kask elimden düştü. Yuvarlandı, durur gibi oldu, sonra birden hızlandı ve aynen denize!
Başımıza, daha doğrusu kaskımıza böyle bir şey gelirse ne yapacağız? Bir kere kaskın batmadığını öğrenmiş bulunuyorum. Duba gibi duruyor suyun üstünde bu meret. O yüzden fazla telaşa gerek yok. Ama poyraz varsa kaskınız açıklara sürüklenebilir, bu yüzden fazla vakit kaybetmeden bir kanca vasıtasıyla kaskı denizden alıyoruz. Süngerlerini söküp tatlı suyla güzelce yıkıyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Tabii ki kurumuyor. Kafamıza göre bir torba buluyoruz ve kaskı torbanın üzerine takıp evimize kadar idare ediyoruz. Yol boyunca deniz kokusu almak bedava!
Bir başka kaçış rotasında buluşmak üzere…
Geçen yıldan bu yana tüm kaçış rotaları:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-1-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-2-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...rotalari-3-mudanya-trilye-golyazi-gezisi.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...lonun-kacis-rotalari-4-trakya-yollarinda.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...i-5-bati-izmit-kandira-koyleri-kefken-vs.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...alari-6-yeni-sezon-kurna-riva-sahil-yolu.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...behlulun-izinde-gollu-koyu-kardak-mevkii.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...-rotalari-8-yalovanin-dogu-koyleri-iznik.html
Osbourne ile yaptığımız bir başka gezi:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...bourneun-kacis-rotalari-1-yalova-armutlu.html
Bu da ibretlik belalı rota!
http://www.motosiklet.net/forum/etk...91-emrellonun-belali-rotalari-ozel-bolum.html
Arkadaşlar, tekrar merhaba. Bir kaçış rotasında daha beraberiz (TRT gibi oldu sanki, neyse artık!).
Okuyanlar hatırlayacaktır, geçen seneden bu yana, çoğu günübirlik olmak üzere, İstanbul çevresinde yaptığım gezileri “Kaçış Rotaları” adı altında toplamaya ve paylaşmaya çalışıyorum. Genelde alternatif veya ıssız güzergahlardan oluşan bu gezileri “belki benim gibi rota peşindeki İstanbul kaçkınlarına fikir verir” diye raporluyorum. Elimizden geldiğince…
1. Gezi – 41-77 üzerinden Yuvacık ve Sofular > Akçat Güzergahı
Buralarda Yuvacık Barajı’na gitmeyen kaldı mı? Sanırım aranızda gitmeyen bir ben kalmıştım. “Gitmeyeni dövüyorlarmış abi” şeklinde bir duyum alınca artık bana da hazırlıkları yapıp yola çıkmak düştü.
Ama sadece Yuvacık’ın beni kesmeyeceğini düşünerek aşağıdaki gibi yine ıssız, sapa yollardan tuhaf bir güzergah hazırladım:
Sabahın köründe yola çıkıp kendimi TEM’e vurmayı, sonra da Kurtköy Kavşağı’ndan çok sevdiğim 41-77 güzergahına girmeyi planlıyorum. Bu yol TEM’in kuzeyinden geçiyor ve yaklaşık 70 km dağların, ormanların arasından dolandıktan sonra Kocaeli Üniversitesi’nde son buluyor. Issız ve virajlı yolları sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.
Sabah 7:30 gibi yola çıkmayı planlamıştım, tüm hazırlıklarım tamam ama beklenmedik bir durumla karşılaşıyorum: Korkunç bir sis var! “Dağılır canım, ne var yani” deyip yola çıkıyorum ama sis gittikçe yoğunlaşıyor. TEM’e girince artık bir araba sonrasını göremiyorum. Başka araçların peşine takılıp “kelle koltuk” yola devam ediyorum. Arkadaşlar, mecbur kalmadıkça siste yola çıkmayın. Göremiyorsunuz, görülmüyorsunuz, üstelik yol kayganlaşıyor. Buğu damlaları vizöre yapışıyor ve işleri daha da zorlaştırıyor. Hiç tavsiye etmiyorum, hoş değil...
Kurtköy’e doğru sis hafifliyor ve otoyoldan çıkıp, yönümü kuzeye çeviriyorum. Birkaç kilometre gitmeden sisten eser kalmıyor! Bulutların üzerindeyim artık! Aşağıya bakınca sis tabakasını görebiliyorum.
Yoldaki bir benzincide son hazırlıkları yapıyorum. Hatta müthiş(!) kamera aparatımı da bağlıyorum motora. Ama kameranın zoom ayarını yanlışlıkla maksimuma getirdiğimden yol boyunca havayı çekmişim. Yani video yok!
Bu yoldan defalarca geçtim ama her seferinde ayrı keyif alıyorum, her mevsimde ayrı güzel. Şehirden uzaklaşıp köyün, tarlaların kokusunu almak harika! (Evet, bazen pek güzel kokmasa da doğal en azından, anladınız siz onu.)
Tam “sisi geride bıraktım, artık rahatım” derken bir gol daha yiyorum: Aşağılarda sis hala gayet etkili.
Ama İzmit’e inince sisin yoğunluğunun korktuğum kadar olmadığını görüp rahatlıyorum. Yuvacık’a planladığımdan çok önce varıyorum. Saat daha 10:30.
Barajın yanında devam edip tesislerin bulunduğu Servetiye Köyü’ne ulaşıyorum, zaman geçirmek için yolun yukarısına tırmanmaya başlıyorum. Ama orman yolları hep nemli ve yer yer çamur-yaprak karışımı son derece kaygan bir örtüyle kaplı. Artık tek başına can sıkıcı maceralara atılmak istemediğimden geriye dönüp, Karaaslan alabalık tesisine giriyorum.
Burası tahminimden oldukça büyük, düzgün işletiliyor gibi görünen bir tesis. Dere kenarına bir sürü çardak yapmışlar. Benim şansıma koca tesiste topu topu üç beş kişi var. En güzel yeri kapıyorum.
Aslında burada alabalık yemeyi planlamıştım ama sabahın 11’inde balık yeme fikri hoşuma gitmiyor. “Bari kahvaltı alayım” diyorum. Adamlar neredeyse üç kişilik kahvaltı getiriyorlar! “Hepsini ben mi yiyeceğim?”, derken aslında servisin daha yeni başladığını fark ediyorum. Kiremitte peynir, börek… Geliyor da geliyor! Çayı da demlikte getirip portatif ocakta veriyorlar. Çok keyifli. Kahvaltı çok güzeldi, fiyatı ise 14 TL.
Not: Hayır, hepsini bitiremedim tabii ki… Böreği paket yaptırdım, çok şık oldu!
Artık yola çıkma zamanı. Zengin kahvaltı sayesinde sevgili motorumun üzerindeki ağırlık artmış olduğundan sanki daha iyi yol tutuyor.
Yuvacık’tan sahile doğru yol alıyorum. Bundan sonraki hedefim hiç girmediğim Sofular > Senaiye güzergahını deneyerek Karamürsel’i İznik’e bağlayan Yalakdere yoluna ulaşmak. Uydu fotoğrafları bu yolun bir vadide yer aldığını gösteriyor.
Yol ormanın içlerine doğru vadi boyunca ilerliyor. Güzel ama bu yolla ilgili insanı tedirgin eden bir şeyler var. Kötü bir yol değil, aksine oldukça kaliteli. Yukarıda söz ettiğim kaygan orman dokusunun asfalta bulaştığı noktalar var ama asıl sorun o değil. Bu yolun korkutucu bir tarafı var; çözemedim ama yol boyunca çok tedirgin oldum.
Böyle hissediyorsanız en iyisi biraz durmak ve dinlenmektir. Senaiye Köyü’nde dinlenmeye karar veriyorum. Üzerimde kalın kışlık giysiler var, onlar da oldukça rahatsızlık veriyor.
Bir süre sonra Senaiye Köyü’ne ulaşıyorum. Köy meydanında duruyorum. Oldukça büyük bir camisi ve karşı çaprazında büyükçe bir kahvesi var köyün. Ama yine bir tuhaflık var: Köyde kimse yok. Tuvalete girmem gerekli; kahveye giriyorum. Kahve açık, hatta içilmemiş bir bardak çay duruyor masalardan birinde. Ama ortalıkta kimse yok!
Senaiye Köyü’nün meydanında yaklaşık 20 dakika kadar durdum. Tek adama rastlayamadım. Araba da geçmiyor. Çok acayip!
Senaiye’den sonra yol iyice ıssızlaşıyor ve yükselmeye başlıyor. Ama manzaralar da daha göz alıcı bir hal alıyor. Sonbahar renkleri bir başka güzel.
Tam artık “insan görmeyeli kaç kilometre oldu yav?” demeye başlamışken bir rampadan aşağıya iniyorum ve aniden Akçat’a ulaşıyorum. Benzin istasyonu bile var!
Buradan Başdeğirmen tesislerine devam ediyorum.
Düzgün bir yere benziyor. Villa şeklindeki evlerde konaklama imkanı da varmış.
Başdeğirmen’de bir kahve içip Karamürsel’e doğru yola devam ediyorum.
Hava harika, her şey çok güzel derken dağlardan inince sisin aynı yerde durduğunu görüyorum. Zaman kaybetmeden feribota doğru ilerliyorum. Sis dolayısıyla iptal edilme ihtimali var. Tam Topçular’a ulaşıyorum ki “seferlerimiz iptal edilmiştir” anonsu yapılıyor! Çok yorgunum, körfezi dolaşacak halim hiç yok ama dolaşmak zorundayım! Güneş batmak üzere, sis çökmüş ve ben körfezi dolaşıyorum. Otoyoldaki viyadüklerin altlarından duman fışkırıyor sanki.
Tüm zorluklara rağmen kazası belasız eve varıyorum. Hiç hesapta yokken 360 km yol yapmışım!
Sonuç: Bu rota aslında pek çok açıdan tatmin ediciydi. Otoban var, ıssız virajlar var, güzel yemek var, korku faktörü var. Çok yorulduğum ama çok da keyif aldığım bir gezi oldu. Umarım siz de okurken eğlenmişsinizdir.
-----------------
2. Gezi – Yalova ve İznik’in Dağ Köyleri
Yaklaşık iki yıldır gezi raporları yazmaya çalışıyorum. Öğrendiğim bir şey varsa o da bazı güzergahlar hakkında rapor yazmanın diğerlerine göre çok çok zor olduğu… Güzergah ne kadar göz alıcı ise, motorun üzerinde giderken yüz kaslarınız sırıtmaktan ne kadar geriliyorsa orası hakkında yazı yazmak da doğru orantılı olarak zorlaşıyor. Ben şimdi size sonbaharın yaprak kokularını, çamlık tepelerden yüzüme vuran serin rüzgarı nasıl anlatayım? Biliyorum resimler de yeterli olmayacak; olmasın da zaten. Mutlaka gidin görün buraları…
İznik motosikletle ilk keşfettiğim rotalardan biriydi. Gerçekten günübirlik gitmek için harika bir yer. Zamanla İznik civarındaki yolları, köyleri de listeye aldım. Geçen yaz da Engin (Osbourne) ile Yalova’da bayağı bir köy yoluna girip çıktık. Ancak Yalova’dan itibaren tamamen dağ köyleri üzerinden İznik’e ulaşma planımı gerçekleştirememiştim. Bu sefer kafaya koyduğum buydu ve rotayı mümkün olduğunca dağlık köylerden geçecek şekilde belirlemeye çalıştım.
Aslında yukarıdaki harita rotamı tam olarak göstermiyor. Ben Yalova üzerinden Çiftlikköy > Laledere > Dereköy güzergahını izledim. Haritada görünmese de Laledere ve Dereköy arasında gayet güzel bir asfalt var.
Sabah 08:15 hızlı feribotu ile Yalova’dan yola çıktım. Feribotta MT’den dostlarla bir arada olmak ayrı bir güzellik kattı bu güne.
Feribottan ayrılırken “öğle yemeğinde belki köftecide buluşuruz” dedik ama itiraf edeyim ben öğle yemeği vaktinde nerelerde olacağımdan o kadar da emin değildim. Sonuçta köy yollarında 30-40’la gidiyorsunuz ve çoğunlukla kısa görünen bir rota beklediğinizden çok uzun sürüyor. Genelde yollarda yalnız olduğum için ve köy yolları belirli riskler taşıdığından süratimi artırmamaya özellikle dikkat ediyorum. Asfalt düzgün olsa bile bir sonraki virajın ardında tamamen çamura bulanmış bir zemin olabilir. Ya da yolun ortasına kadar yığılmış odunlar…
Çiftlikköy üzerinden Gacık istikametine doğru ilerliyorum. Sonbahar kendini göstermiş, ama bence doğanın bu hali yazdan çok daha etkileyici. Hava mis gibi kokuyor. Sanırım biz İstanbul’da nefes almıyoruz.
Geleneği bozmayalım, aynadan fotoğrafa devam!
Şöyle bir bağ evimiz olamadı ya, ona yanarım.
Bir süre sonra önüme çıkan bu kavşaktan Dereköy istikametine sapıyorum. Yol yavaştan tepelere doğru tırmanmaya başlıyor. Etraf orman ve tarlalarla kaplı.
Bu makine gerçekten hayat kurtarıyor bazen. Anayoldan sapan her motorcunun iyi kötü bir navigasyon cihazının olması şart bence.
Bunlar da bu bayram da yırtmış olan şanslı azınlık!
Büyükçe bir köy olan İlyasköy’de mola verip yoluma devam ediyorum. Şimdiki hedefim Fevziye Köyü, oradan da Semetler. Sonra Karamürsel-İznik Yolu’nu dikine kesip doğuya doğru daha da tırmanmayı planlıyorum. Manzara hala enfes.
Bu arada komik bir şey geldi başıma, paylaşmadan geçmeyeyim: Semetler Köyü’nün çıkışına doğru yolun ortasında dev bir kangalın durduğunu gördüm. Hemen yan tarafındaki bahçede ise koyunlar otluyordu. Hayatta köpekler dışında pek korkusu olmayan Emrello kişisi olarak hemen savunma pozisyonu alıyorum. Sonuç itibariyle denklem belliydi: Kangal + koyunlar + motosiklet = kovalanmak. Hayvan bana bakarken vitesimi ve süratimi düşürdüm, hamle yapmasını bekleyeceğim. Yaklaşınca da gazı hafif açıp kopacağım. Plan bu. Hayvana yaklaştıkça gerçekten büyükçe bir arkadaş olduğunu fark ediyorum. Tam ben “işte başlıyoruz” derken hayvan korkuyla kaçıyor ve kuyruğunu kıstırıp koyunların arasına sığınıyor! Sen nasıl kangalsın arkadaşım! Böylesini de ilk defa görüyorum…
Bir süre sonra anayola, Yalakdere yoluna çıkıyorum. GPS’e göre birkaç yüz metre sonra tekrar anayoldan ayrılıp dağ yoluna girmem gerekiyor. Gerçekten de birkaç yüz metre bile gitmeden dönmem gereken yolun girişine varıyorum.
“Pek güzel bir yol gibi görünmüyor” diyerek biraz daha ilerliyorum ki, köy yollarının belirsizliği bir kez daha kendisini gösteriyor:
Yol adamın kendi malı, yapacak bir şey yok.
Hayal kırıklığı içinde devam ediyorum ama birkaç yüz metre sonra gördüğüm Çamdibi/Fulacık tabelası yüzümü güldürüyor. Bir baraj yoluna sapıyorum. Bu yol GPS’in haritalarında görünmüyor.
Başka bir baraj yolunda geçen yaz başıma gelenler nedeniyle Yusuf realitesi bir tokat gibi çarpıyor yüzüme! (Ne cümle kurdum bea!) Barajın kenarında biraz mola veriyorum, kimse geçmiyor yoldan. Yol kırılmış taş ve topraktan oluşan bir karışım. Gitmeye karar veriyorum ama itiraf edeyim korkuyorum da. Tek başına böyle yollara girmemeye karar vermiştim ama kararı bozacağız gibi görünüyor.
“Bir araba geçse bari” derken o da ne? Bir scooter’ın üzerinde anne-baba-çocuk şeklinde bir çekirdek aile geliyor. Yolu soruyorum, tarif ediyorlar. Onlar bu halde giderken ben altımda koca Transalp, full koruma, yedek lastiklerden zincir tamir aparatına malzemeyle tedirginlik yaşıyorum. Yüzüm kızarıyor resmen. Taşıdığı ağırlıktan bel vermiş scooter’ın arkasına takılıp sevgili rehberimi izliyorum. Bükemediğin bileği öpeceksin kardeşim! Bunu bilir bunu söylerim. Bir yerde rehberimin önüne geçtim ama aldığım tariflere rağmen iki kez yanlış yere sapınca yine scooter’cı dostumun arkasına takıldım. Yaşasın KPS (Köylü Positioning System), en kral GPS yanında halt etmiş!
Sıradaki köy Çamdibi. Gerçekten çamlık bir tepenin eteklerine kurulmuş. Mis gibi çam kokuyor her taraf.
Yol artık iyiden iyiye yükselmeye başlıyor. Hava aşağılarda oldukça sıcaktı, şimdi ise hava serin ve rüzgar sertleşiyor. Hava alışık olmadığım temizlikte. Bir süre sonra Fulacık Köyü’ne ulaşıyorum, sonra daha da tepeye.
Artık o bölgenin en tepesindeyim. Yol o kadar güzel ki, manzara o kadar güzel ki benim yazma yeteneğimin sınırlarını aşıyor. Anlatmam imkansız. Dediğim gibi, gidin görün. Binbir renk ormanlar, yol kenarlarında pınarlar, aşağıda pırıl pırıl İznik Gölü… O kadar keyif alıyorum ki naralar atarak kullanıyorum motoru, kim duyacak?
Manzara çok güzel ama yol yer yer mıcırlı ve bazı yerlerde de asfalt mı, mıcır mı anlayamadığınız garip bir kaplama var. Çok dikkatli ve yavaş gitmek gerekiyor.
Çakırca’nın yukarıdan görünüşü.
Orhaniye, Çakırca üzerinden İznik yoluna iniyorum. Köfteci Yusuf’ta MT’den dostlarla yine buluşuyoruz, daha doğrusu onlar yakalıyorlar beni. Ben onlar çoktan gitmiştir zannederken kendim erkenden gelmişim. Çıkışta İstanbul’dan bir başka motorcu arkadaşla daha karşılaşıyoruz. İstanbul’daki motorcuların yarısı o gün İznik’teydi herhalde.
Akşamüzeri kendimi yorgun hissettiğimden Yalakdere virajlarına girmek istemiyorum ve gölün kuzeyinden anayola çıkarak yine hızlı feribota gidiyorum.
Akşam güneşi…
Bu arada yolda Keramet Köyü’ne uğradım; meşhur ılıcalarını görme şansım oldu. Giriş 3 TL imiş, kamp yeri de var. Havuzdaki sıcaklık yaz kış 34 derece imiş. Kışın da giriliyormuş. Denemek lazım bir ara…
Feribot sisin içine doğru ilerlerken İznik’in berrak havasından İstanbul’un belirsizliğine adım atar gibiyim.
Sonuç: Fazla söze gerek yok; gidin görün buraları. Ama dikkatli sürün.
Bu arada aklıma takılan bir şeyi de söylemek istiyorum: Aslında biz motorcular İznik’e biraz haksızlık ediyoruz sanki. Tamam yolu güzel, köftesi güzel de, İznik’in gelenlere sunacak çok daha fazla şeyi var. Bir kere Google Maps’ten İznik’in uydu fotoğrafına bakmanız bile bir şeyler anlatabilir: İznik hala kale formunu koruyan ve iyi korunmuş ortaçağ şehirlerinden biri. Müzesi oldukça güzel, meraklıları için çini dükkanları var, göl kenarı huzur veriyor. Ayrıca bir dahaki gidişime köfte yerine artık göl balıklarını tatmayı düşünüyorum.
Sakar motorcu Emrello’dan ipuçları: Ya kaskınız denize düşerse?
Şimdi “kaskın denizde ne işi var?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu da başıma geldi sevgili arkadaşlar! Birkaç gün önce birkaç arkadaş Şile’ye gittik, motorları rıhtıma park ettik ve kask elimden düştü. Yuvarlandı, durur gibi oldu, sonra birden hızlandı ve aynen denize!
Başımıza, daha doğrusu kaskımıza böyle bir şey gelirse ne yapacağız? Bir kere kaskın batmadığını öğrenmiş bulunuyorum. Duba gibi duruyor suyun üstünde bu meret. O yüzden fazla telaşa gerek yok. Ama poyraz varsa kaskınız açıklara sürüklenebilir, bu yüzden fazla vakit kaybetmeden bir kanca vasıtasıyla kaskı denizden alıyoruz. Süngerlerini söküp tatlı suyla güzelce yıkıyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Tabii ki kurumuyor. Kafamıza göre bir torba buluyoruz ve kaskı torbanın üzerine takıp evimize kadar idare ediyoruz. Yol boyunca deniz kokusu almak bedava!
Bir başka kaçış rotasında buluşmak üzere…
Geçen yıldan bu yana tüm kaçış rotaları:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-1-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...mrellonun-istanbuldan-kacis-rotalari-2-a.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...rotalari-3-mudanya-trilye-golyazi-gezisi.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...lonun-kacis-rotalari-4-trakya-yollarinda.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...i-5-bati-izmit-kandira-koyleri-kefken-vs.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...alari-6-yeni-sezon-kurna-riva-sahil-yolu.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...behlulun-izinde-gollu-koyu-kardak-mevkii.html
http://www.motosiklet.net/forum/etk...-rotalari-8-yalovanin-dogu-koyleri-iznik.html
Osbourne ile yaptığımız bir başka gezi:
http://www.motosiklet.net/forum/etk...bourneun-kacis-rotalari-1-yalova-armutlu.html
Bu da ibretlik belalı rota!
http://www.motosiklet.net/forum/etk...91-emrellonun-belali-rotalari-ozel-bolum.html