Tüm Fenerbahçe Sohbetleri

Katılım
4 Şub 2006
Mesajlar
1,357
serkan79' Alıntı:
ya bunlar taktik aslında nobre o kadar kaliteli bi adam değil ama fırsat buldugunda degerlendiriyo fenerbahcede alex nobre nin nobre olmasını sagladı ama daha kalitelisini almak için serbest bıraktılar beşiktaşa gidincede tedirgin oldular beşiktaşta nobre kimle iş yapar tümer le alın tümeri alalım tümeri dediler aldılar ama tümer fenerbahcede forma giyebilirmi bilmiyorum bence iyi bi yedek olur fenerbahce gecen sezon sampiyonlar liginde yedek kulübesinin kalitesiz olması sebebiyle cezalı duruma düşen ve sakatlanan adamların yerini dolduracak adam bulamadı örnegin alex ve aurelio kırmızı kart görmüştü sonraki maçlarda yoklukları hissedildi bunları göz önüne alırsak tümer faydalı bile olabilir fenerbahceye
Ayrıca Tuncay efendi bir alternatifi olduğunu öğrenir de kendine çekidüzen verir
 
Super Moderator
Katılım
23 Mar 2006
Mesajlar
3,850
Fenerbahçe tarihi ve ibret belgesi

Şok! şok! İşte F.Bahçe'nin gizli tarihi
HABERTÜRK'ten spor tarihini derinden sarsacak Fenerbahçe belgeleri...

10.10.2006 06:58
HABERTÜRK'ün gündem yaratan spor programı 'Şeref Tribünü'nden spor tarihini alt üst edecek belgeler... İşte Fenerbahçe'nin gizli tarihinin belgelerini açıklıyoruz....
İşte Şeref Tribünü programında Tuğrul Yenidoğan tarafından hazırlnan ve ekrana getirilien dosyanın tam metni:
“Şeref Tribünü’nün son 2 bölümünde, Fenerbahçe kulübü resmi internet sitesinin Fenerbahçe tarihi bölümünde yer alan akıl almaz iddiaları mercek altına almıştık.
Neydi bu iddialar?
Birebir FB internet sitesinde yer alan cümlelerle kısaca hatırlayalım:
“Mütarekenin karanlık yıllarında işgal kuvvetlerine mensup takımlarını her hafta birbiri peşi sıra futbol sahalarında yenerek milletin rencide olmuş gururunu okşayan Fenerbahçe tüm halkın sevgilisi haline geliyor, zamanla da milli mücadelenin ve milliyetçi karşı çıkışın adeta İstanbul şubesi halini alıyordu. Onlar, cephelere gönderdikleri futbolcuları misali Çanakkale’de yaptıkları müdafaanın) bir örneğini de sanki Taksim’in Taşkışla sahasında gösteriyor, yaptıkları toplu hücumlarda ise sanki kısa bir süre sonra Kocatepe’den verecekleri milli taarruzdaki şahlanışımızın provasını veriyorlardı.

Fenerbahçe’nin, başta General Harrington Kupası (29 Haziran 1923) olmak üzere işgal kuvvetleri takımları karşısında elde ettikleri tüm galibiyetler, İstanbul halkının intikam duyguları içindeki milli duygularını şahlandıran ve yaralı gönüllerine teselli veren yegane olay haline dönüşüyordu.
Artık iş futbol oyunu halinden çıkmış, vatanın asıl sahipleri ile işgalcilerin hesaplaşması şekline dönüşmüştü. Fenerbahçe takımı artık “Kuvai Milliye” ruhunun halk içindeki sembolü olmuştu. Bunun birinci sebebi işgal takımları ile oynadıkları toplam 50 maçtan ikisi hariç hiç yenilmeyip 41 maçta galip gelmeleriydi ki Altınordu ve Galatasaray takımları ne yazık ki bu başarıyı gösterememişlerdi. İkinci sebebi ise, “Anadolu Harekatı”nın başında olan Mustafa Kemal’in “Fenerbahçeli” olarak bilinmesiydi.”
Milli mücadelenin ve milliyetçi karşı çıkışın İstanbul şubesi olmak, “Kuvai Milliye” ruhunun halk içindeki sembolü olmak ve “Anadolu Harekatı”nın başında olan Mustafa Kemal’in “Fenerbahçeli olması gibi ciddi iddialar hangi tarihi belgelere dayanarak ortaya atılıyor, elbette ki bu hikayeleri yazanlara sormak lazım. Yani tüm çağrılarımıza, hatta kendilerini tarihi gerçekleri çarpıtmakla suçlamamıza rağmen aradan geçen sürede tek bir açıklama yapamayan o meşhur yazarlara sormak lazım. Biz tarihi gerçeklerle olduğu kadar basit mantığa da ters düşen bu iddialarda bulunan Fenerbahçe tarihi yazarlarına çağrımızı tekrarlıyoruz:
Gelin, İşgal kuvvetleriyle oynanan 50 maçın sadece 9’u milli mücadele yıllarında oynandığı halde, bu karşılaşmaların amacının nasıl olup da cephede savaşan askerlerimizin maneviyatını yükseltmek olduğunu açıklayın diyoruz. İddia ettiğiniz üzere, Fenerbahçe’nin İşgal Kuvvetleri askerlerinden oluşan takımlara karşı galibiyetlerinin hangi cephelerde, nasıl bir sevinçle karşılandığını söyleyin diyoruz.
Anadolu insanı,
Mehmedimiz,
İnönü’de, Sakarya’da, Kocatepe’de düşman kurşunu altında şehit olurken,
Ayağına giyecek çarık bulamayıp, çorabının üzerine çaput bağlarken,
Tek öğünlük tayınla ayakta durmaya çalışıp, açlığını bastırmak için mısır koçanı yerken,
Hiç duymadığı, hiç izlemediği, hiç bilmediği, bir oyun olan futbolda alınan galibiyetleri nasıl sevinçle karşılar, diye soruyor,
Böylesine mantık dışı yalanları yüzünüz kızarmadan nasıl yazabildiğinize şaşırıyor,
Vatan uğruna can vermiş şehitlerimizin ruhlarından, fanatizm uğruna uydurduğunuz bu saçmalıklar için biz af diliyoruz.
İşgal kuvvetleriyle futbol maçı yapmayı, tarihinin övünülecek bir sayfası olarak gösteren, dünya üzerinde başka bir kulüp örneği gösterebilir misiniz diye soruyoruz.

Madem bu maçlar cephedeki askerin moralini yükseltmek amacıyla yapılıyordu, Milli Mücadelenin tamamlandığı ve Türk ordularının İzmir’e girdiği 9 Eylül 1922 tarihinden tam 9 ay 20 gün sonra İngiliz İşgal kuvvetleri komutanı Harrington adına düzenlenen kupaya hangi gerekçeyle iştirak edildiğini sorguluyoruz.
Milli mücadelenin zaferle sonuçlanması, sizlerin İşgal kuvvetleriyle futbol oynama gerekçesi olarak iddia ettiğiniz gibi ‘’halkın moralini yükseltip, ulusun kırılan onurunu bir nebze de olsun onarmakta’’ yeterli olamamış mıydı? İngilizlerle yapılan maçlara ve onların onuruna verilen çay partilerine bu yüzden mi devam edildi?

Milli Mücadele zaferle sonuçlanıp, saltanat kaldırılırken, Ankara’da Büyük Millet Meclisi tarafından çok yakında kurulacak Türk devletinin temelleri oluşturulmaya çalışılırken, Gazi Mustafa Kemal Anadolu’yu karış karış dolaşıp, birbiri ardına gerçekleştireceği devrimlerin temellerini atarken, İsmet Paşa Lousanne’da tam bağımsızlık için ter dökerken, Yıllardır o cepheden bu cepheye sürüklenmiş Anadolu insanı yaralarını sarmaya çalışırken, bu zaman zarfında, son halife Abdülmecid’in oğlu şehzade Ömer Faruk’u hala başkanlık makamında tutmakta olan Fenerbahçe futbol takımının İngiliz İşgal kuvvetleri askerleriyle tam 19 kez karşılaşmış olması da mı ‘’ aslında milli taarruzdaki şahlanışımızın provası yapılıyordu’’ gerekçesiyle açıklanıyor, merak ediyoruz?
Ezeli rakip Galatasaray’la 50. maç rekabetteki 21. yıl sonunda oynanırken, ilk kez Cumhuriyet’in ilanından sonra karşılaşılan bir diğer ezeli rakip Beşiktaş’a karşı ancak 17 sene sonra 50. maça çıkılırken, işgal kuvvetleriyle 3.5 yılda 50 kez karşılaşmış olmak oldukça ilginç bir istatistik diyoruz.
Fenerbahçe takımının İşgal kuvvetlerine karşı son maçını 30 Ekim 1923’de oynadığının altını çiziyor, bu maçtan sadece 6 gün sonra Refet paşa komutasındaki Türk birliklerinin sevinç gözyaşları arasında İstanbul’a girmesini yüreklerimiz kabararak hatırlıyor, daha fazla bir şey de söylememek için dilimizi tutuyoruz.
Tekrar, Fenerbahçe Kulübü resmi internet sitesinde yazan tarihçeye dönüyor, Atatürk ve “Fenerbahçe”si; başlıklı bölümü okuyoruz:
‘’Fenerbahçe’nin müttefiklerle mücadelesi sadece yeşil sahalarla da sınırlı kalmayacak, Cihan Harbi’nde vatana feda ettikleri diğer sporcuları gibi, futbolcularının büyük bir bölümünü yine işgal yıllarında İstanbul’dan Anadolu’ya silah aktarılmasında etkin bir rol oynatarak vatanının ihtiyaç duyduğu konuda hayatlarını budaktan esirgemeyeceklerdi.’’
Bu satırları okuyunca, doğal olarak Fenerbahçeli hangi futbolcuların Anadolu’ya silah kaçırdığını merak ediyor, tarihi belgeleri araştırmaya başlıyoruz.
Ulaşabildiğimiz kayıtlardan önce futbolcuların mesleklerini araştırıyoruz.
Şaşırtıcı bir biçimde aralarından birinin, hem de İşgal kuvveti komutanı Harrington adına düzenlenen kupaya uzanan golü kaydeden Zeki Rıza Sporel’in Osmanlı ordusu mensubu olduğunu öğreniyoruz.
Ordudan maaş almakta olan bir askerin hangi gerekçeyle Anadolu’daki direnişe katılmadığını soruşturuyor ve öylesine şaşırtıcı belgelere, öylesine ilginç kayıtlara rastlıyoruz ki, inanmakta güçlük çekiyoruz.
İŞTE TARİHİN TOZLU RAFLARINDAN ORTAYA ÇIKARDIĞIMIZ İNANILMAZ BELGELER.
Yıl 1946
Fenerbahçe’nin Milli oyuncusu Zeki Rıza Sporel 1934 yılında futbolu bırakmış ve iş hayatına atılmıştır.
Yıllar önce İngiliz Vitol ailesinin kızlarıyla evlenmiş, İngiliz konsolosluğunda görev yapan kayınbiraderleri vasıtasıyla kurduğu ilişkiler sayesinde futbolda gösterdiği başarıları ticaret hayatında da göstermeye başlamıştır.
İşgal zamanının acıları sarılmış, Vitol ailesinin bazı üyelerinin İşgal kuvvetlerinde komutanlık yaptığı günler ise çoktan unutulmuştur.
Liverpool’dan kalkıp önce İzmir’e göçen, daha sonra da İstanbul’da Moda’ya yerleşen bu köklü İngiliz aile, Zeki Rıza Sporel’in yakın dostları Celal Bayar’la da tanışmasına vesile olmuştur.
O yıl ülkede ilk demokrasi sınavı verilmektedir. Tek parti dönemi bitmiş, yeni kurulan Demokrat Parti’ de seçimlere katılmıştır.
Zeki Rıza Sporel, Celal Bayar’ın kontenjanından Demokrat Parti İstanbul Milletvekili adayı olur.
Seçimi kazanır.
Mazbatasını almak üzere Ankara’ya yollanır.
İşte tarihin tozlu raflarında kalmış acı gerçekler bundan sonra gün ışığına çıkar:
Meclise seçilen yeni milletvekillerinin seçim tutanaklarını incelemekle görevli soruşturma komisyonu başkanlığına Zeki Rıza Sporel’in geçmişiyle ilgili bir çok ihbar dilekçesi ulaşmıştır.

İşte söz konusu komisyonun raporundan bazı bölümler:
İSTANBUL MİLLETVEKİLLİĞİNE SEÇİLEN ZEKİ RIZA SPOREL’İN SEÇİM TUTANAĞI HAKKINDA TUTANAKLARI İNCELEME KOMİSYONU RAPORU
(5/48) (S.Sayısı 19)
Hazırlama Komisyonu Raporu
Milli Savunma Bakanlığı’ndan bu hususa aid celb olunan 23 Eylül 1946 tarih ve 164381sayılı yazı ile ek 21 Temmuz 1924 ve 665 aded işaretli Bursa (Askeri) Heyeti Mahsusası’nca ittihaz olunan kararda, “1922 senesi Nisanında Milli Orduya katılması için resmen gerçekleştirilen davete sağlık nedenleri ileri sürerek icabet edemediğini iddia etmekte ise de, iddiasının gerçek olmadığına ve bununla birlikte gerçek olmayan nedenlerle davete icabet etmediğine kanaat hasıl olmakla, 25 Eylül 1923 tarihli kanunun ikinci maddesine göre Türk ordusundan tardına oybirliği ile karar verildi” denilmektedir.
Tutanakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı’na,
21 Kasım 1946
1) 1 Ağustos 1946 tarih ve emekli Yüzbaşı Zülfikar Akdal imzalı dilekçede, Zeki Rıza Sporel’in Milli Mücadele’nin başında baytar subayı olarak İstanbul’da bulunurken, vatan müdafaasına iştirak etmesi için Anadolu’ya gelmesi kendisine tebliğ edildiği, bu emri alan Zeki Rıza Sporel’in vazife başına koşacağı yerde, aksine olarak Milli Kuvvetleri arkadan vurmak üzere (Sadrazam) Damat Ferit’in teşkil ettiği kuvayi İnzibatiye’ye katıldığı, bu yüzden Harb Divanı’nca ordudan atılmasına karar verildiği, bir vatandaş için askerlik şerefinden mahrum edilmenin cezaların en büyüğü addolunması lazım geleceği ihbar edilmektedir.

2) 2 Ağustos 1946 tarih ve Mazhar Erkan imzalı dilekçede, Zeki Rıza Sporel’in baytar Üstteğmen iken, istiklal mücadelesi zamanındaki kabahatlerinden dolayı, 25 Eylül 1335 (1339/1923) tarihli kanunun ikinci maddesi mucibince nispeti askeriyesinin kat edilmiş olduğu bildirmekte, nispeti askeriye kat’ına mütaallik muamele, milletvekilliği sıfatı ile imtizaç edemeyeceği cihetiyle, seçim mazbatasının tasdik edilmemesi istenmektedir.
3) 4 Ağustos 1946 tarih ve Lütfi Sarı imzalı telgrafta, Zeki Rıza Sporel’in kurtuluş hareketimizin önderi olan Kuvayi Milliye aleyhinde muvazzaf baytar subay olduğu halde çalıştığından, (Bursa Askeri) Heyeti Mahsusası kararı ile ordudan tard edildiği, Zeki Rıza Sporel’in bu durumu itibariyle milletin en büyük Türk Milletini temsil yetkisi olmadığı bildirilmektedir.
Komisyonumuz huzurunda müdafaası alınan ve şifahen dinlenen Zeki Rıza Sporel, bu resmi davete icabet etmediğini ve sebep olarak rahatsız olan hemşiresini bırakacak bir kimse bulunmadığını, milli hareketin neticesinin taayyün etmesi için bir müddet daha beklemeyi muvafık bulduğunu beyan etmiştir.
Son derece ağır suçlamalar içeren Hazırlama Komisyonu Raporu üzerine, Tutanakları inceleme komisyonu, raporu meclis görüşmesine açıp açmamak kararını almak üzere toplanır.
İşte 2 Aralık 1946 tarihli toplantı sonucunda yayımlanan raporun karar bölümü:

Anayasamızın 12. maddesindeki kamu hizmetlerinden yasaklılığın milletvekilliğine seçilmeye mani olduğu kabul edilmiştir. Zeki Rıza Sporel ise, Mücadelei Milliyede hizmeti vataniyesini ifaya resmen davet edildiği ve kendisi de muvazzaf baytar subayı olduğu halde, bu davete icabet etmemiş ve bu sebeple 347 sayılı kanun gereğince nispeti askeriyesinin kat’ına karar verilmiştir.
Zeki Rıza Sporel’in bu hükümlülüğü af kanununun şümülünden dışarıda kalmış olduğundan, kendisi kamu hizmetlerinin bir kısmından yasaklıdır. Kendisinin bu durumu ise, milletvekili seçilmeye mani görüldüğünden, tutanağının kabul edilmemesi hususunun meclisin yüksek tasvibine sunulmasına oyçokluğu ile karar verilmiştir.

20 kişilik komisyonda sadece 4 üye karara muhalefet şerhi koymuştur.
İşte TBMM’nin 6 Aralık 1946 günü gerçekleştirdiği toplantının tutanak zabıtlarından bazı bölümler:
Kaynak:
TBMM Tutanak Dergisi
Birleşim: 13
Oturum: 1
6 Aralık 1946
Önce tutanakları inceleme komisyonu sözcüsü, Kırşehir milletvekili SAHİR KURUTLUOĞLU rapor hakkında açıklamalarda bulunur.
Ardından Kırşehir milletvekili REFİK KORALTAN kürsüye çıkarak, Zeki Rıza Sporel’in Milli Mücadele sırasında Anadolu’ya geçmek isteyen subayları koruyan ve onların Anadolu’ya geçmesine yardım eden M. M. Grubunun bir çalışanı olduğunu, M sıfır kod adıyla tanınan Miralay Esat Bey’in emrinde çalıştığını, bu görevini sürdürmenin memleket için daha hayırlı olduğunu düşündüğünden, Anadolu’dan gelen davete icabet etmediğini iddia eder. Miralay Esat Bey’in birkaç yıl önce öldüğünü, sağ olsa bu gerçeğe şehadet edeceğini ekler.
Refik Koraltan’ın ileri sürdüğü bu yeni iddialar üzerine bir çok milletvekili kürsüde söz almak ister. İşte o günün meclis tutanaklarından birkaç satır başı:
GENERAL EYÜP DURUKAN
HATAY MİLLETVEKİLİ
“Zeki (Rıza) Sporel’in Merkez Kumandanlığı’nın gizli hizmetlerinde ve Anadolu lehinde çalıştığını söylüyorlar. Milli Mücadele’nin sonunda Erkanı Harbiyei Umumiye Riyaseti, Gruplara emir verdi. ‘Milli Mücadele’de, Milli Mücadele için çalışan subay, askeri memur ve sivillerin isimlerini bildireceksiniz’ dedi.
Ben Anadolu Ordusu’na dahil olarak Felah Grubu’nun mühimmatın ve askeri fabrikalara aid tezgah, alet ve edavatın Anadolu’ya kaçırılması ile görevliydim. Erkanı Harbiyei Umumiye emir verdi. ‘Milli Mücadele’de Anadolu Ordusu’na dahil olarak çalışanların ve gizli vaziyette bulunanların isimlerini bir cetvel halinde bildiriniz’ dedi. Umumiye Riyaseti’ne takdim edildi. Hatta bugün dahi, tahmin ederim ki, arşivde mevcuttur.
Eğer bu arkadaş hizmet etmişse, hatta gizli olarak, yani ikinci veya üçüncü derecede hizmet eylemişse, mutlaka bu cetvellere isminin girmesi lazımdı. Çünkü Esat Paşanın maiyetinde Milli Mücadele’de gizli olarak çalışanların hiçbirisinin ismi unutulmamıştır. Farzımuhal olarak bu gibi hizmette bulunmuş ve ismi de cetvele girmemiş olsun, öyle farz edelim. Nihayet Bursa (Askeri) Heyeti Mahsusası’na çağrılmış ve gitmiş… Gittiği vakit, ‘Ben hastaydım’ yahut ‘Hemşirem hastaydı’ diyecek yerde, ‘Ben İstanbul’da Merkez Kumandanı Esat Bey’in maiyetinde gizli olarak çalıştım’ deseydi. Bu çalışan mesul arkadaşlardan soracaklardı. Bu suretle bu adam mahkum olmayacaktı. Çünkü bunun misalleri vardır.
Şu halde kendisinin böyle bir hizmeti olacağını zannetmem. Çünkü delil meydandadır. Verilen cetvellerdeki arkadaşlar hizmetlerine göre (Türkiye) B(üyük) M(illet) Meclisi’nce kimi takdirname ile, kimi İstiklal madalyası ile, kimisi terfi ile taltif edilmişlerdir. Binaenaleyh bu arkadaşın bunlar arasında ismi kat’iyen yoktur. Olsaydı, böyle mahkum olmasına imkan yoktu. Vatanın muhtaç olduğu bir zamanda lazım olan hizmeti yapmamak şerefsizliğine düşmemiş olurdu. Binaenaleyh hizmetleri hakkında söylenen şeylerin bence kat’iyen aslı esası yoktur.”
MUHİTTİN BAHA PARS
BURSA MİLLETVEKİLİ
“Milli Mücadele başladığı zaman burada 14 yaşındaki çocukların, kadınların yardımına muhtaç olduğumuz bir devir yaşıyorduk. 14 yaşındaki çocuklar yardım ediyordu. Böyle vazifesi vatanı kurtarmaktan ibaret bir askerin davete icabet etmemesi ne demektir? Size sorarım. Gelin memleket tehlikede; hayır memleket değil, bütün vatan ve bütün Türk milleti tehlikede… Bu başka harplere de benzemiyor. Lisanı hal ile Zeki (Rıza) Sporel’e söylenen bu, ‘gel bize yardım et; sana çok ihtiyacımız var’ cümlesi söylendiği zaman, ‘Hastayım, gelemem’ diyor. Bu arkadaş, şayanı teessürdür ki, bizim Komisyonda cevap verdiği zaman, ‘Ben hasta değildim, hemşirem hastaydı’ diyor. Burada ‘Hemşirem hastaydı’ diyor. Demek ki, pek de hakikate taalluk eder bir beyanat değil. Pekala biz mazereti de kabul ediyoruz. Gelemiyor… Zafer oluyor, herkes Anadolu’dan İstanbul’a sevinerek koşuyor, memleket kurtulmuş bulunuyor. Askerler terfiye mahzar olmuşlar. Hepsinin göğüslerinde kırmızı kurdelalarla birer şeref madalyası vardır. İstanbul’da bir arkadaş var, askerlikten matrut, bir ızdırab duymuyor; ‘Keşke ben de gideydim şu şerefli vazifede bulunaydım’ demiyor. Onu da bırakın, ‘askerlikten matrut olmak fena vaziyetinden kurtulayım, Ankara’da bir heyet teşekkül etmiş… Gideyim, masumiyetimi ispat edeyim; şu fena vaziyetten kurtulayım’. demesi lazım gelirken, onu da yapmıyor.

Efendim, bu arkadaş partide vazife almış… Efendim, bu arkadaş falan zatın teveccühünü kazanmış, şu zat ile resim çıkartmış… Efendim, bu arkadaş futbolda büyük muvaffakiyetler göstermiş… Bunları birbirine karıştırmak doğru değildir. Elini sıktığınız insanların içini biliyor muyuz? Herkes Zeki(Rıza) Sporel’in Milli Mücadeleye iştirak etmediği için askerlikten tard edildiğini bilebilir mi? Biliyor mu idi? Biliyor mu idik? Elbette hayır.”
DR. FAHRİ KURTULUŞ
RİZE MİLLETVEKİLİ
“Kendilerinde vatan için çekecekleri fedakarlıkların takatini bulamayanlar, Türkün bu saldırışı karşısında tutunamayacağını az mı iddia ettiler? Az mı insan bu mücadelenin boşluğunu söylemedi? Az mı münevver davamıza silah çekmedi?

Şimdi memleketin bir adama, Milli Mücadele’nin bir insana muhtaç olduğu bir zamanda, Zeki Rıza Sporel, ‘Kardeşim hasta, yanına bırakacağım kimsem yok, Milli Mücadele’nin ne şekil alacağını bilmiyorum, bunun için cepheye gitmedim’ demiştir.
Hukuk meseleleri hukukçuların payı olsun; fakat bir milli vicdan vardır, bir milli ahenk vardır, bir milli inanış vardır. Biz bu inanış içinde, her şeyi her an feda ederek, bu davayı müdafaa etmesini bilmezsek, bu topraklar bizim olamaz.

Milli Mücadele yıllarının karakteri, her şeyden üstün olan vatan içindir. Binaenaleyh askeri mesuliyet ve vazifesinin kutsiyetini bilmeyen bu arkadaşımıza şu misali hatırlatırım: 27 Ağustos 1927 (1922)’de emir alan merhum Albay Reşat, Çiğiltepesi’ni beş dakika geç aldığı için intihar etmiştir. Bu mukaddes vatan evladı, Zeki Rıza Sporel gibi o vazifeye gitmemeyi bilmez miydi? Halbuki beş dakika geç kaldığı için intihar etmiştir. Zeki Rıza (Sporel)’in bu milli heyet arasında bulunmasının ne dereceye kadar yeri vardır? İstiklal Şehitlerinin ruhu gelip, bunu bizden sormayacak mı?”

Söz alan Sinop Milletvekili SUPHİ BATUR ise, Zeki Rıza Sporel tarafından kaleme alınan bir mesajı okur:

“Ben bu vatanda milli şuurun ve kabiliyetin spor sahasında tecelli eden faaliyetlerine acizane iştirak etmiş ve karanlık günlerinde teselli kaynağı olmaya vesile olmuş, yabancı memleketlerde milli formayı senelerce şerefle sırtımda taşıyan ve kudretim dahilinde necip ve asil Türk milletinin yüzünü ak etmeye çalışmış olmakla mübahi bir vatandaşım.
Ruhumda ve kalbimde yegane yaşayan arzu ve gaye, bu millete faydalı olmak ve onun hayrına çalışmaktır. Genç yaşımdan beri bütün milletin gözleri önünde bütün safhaları apaçık geçmiş bir maziye ve hayata sahip bulunuyorum. Benimle yakından ve uzaktan münasebette bulunan herkes bilir ki, tek gayem bu memlekete saham dahilinde çalışıp faydalı olmaktan ibarettir.”

Kürsüde son sözü tutanakları inceleme komisyonu sözcüsü, Kırşehir milletvekili SAHİR KURUTLUOĞLU alır:

“Arkadaşımız (Zeki) Rıza Sporel Milli Mücadele senelerinde vatani vazifesini esnasında vaki olan davete sağlık nedenleri ileri sürerek icabet etmemiştir. Binaenaleyh Bursa’da teşekkül eden (Askeri) Heyeti Mahsusa kendisinden bu ciheti sormuş, o da sıhhi meseleyi ileri sürerek, bu işe icabet etmediğinden bahisle, buna cevap vermiş… Fakat (Bursa Askeri) Heyeti Mahsusa(sı), davete icabet etmediği zaman spor sahasında futbol oynamakla meşgul bulunduğunu tespit ederek, bu mazereti vatani vazifeyi yapmaya mani bir engel olarak yerinde bulmayarak, nispeti askeriyesinin kat’ına 25 Eylül 1339 (1923) tarihli kanunu mahsus mucibince karar vermiştir.”
Zaman zaman hararetli, zaman zaman duygusal konuşmaların yer aldığı görüşmeler sonucu Zeki Rıza Sporel’in milletvekiliğinin düşmesi yönündeki komisyon raporu oylamaya sunulur.
Bu gün Fenerbahçe stadında ismi yazan Şükrü Saraçoğlu’nunda aralarında yer aldığı çoğunluk milletvekillerinin oylarıyla Zeki Rıza Sporel’in milletvekilliğine TBMM tarafından son verilir.
Heyeti Mahsusa kayıtları, TBMM Meclis Zabıtları bunları anlatıyor.
Yani tarihi belgeler bunları gösteriyor.
Kendimizden hiçbir şey katmadık, en ufak bir yorumda bulunmaktan özellikle kaçındık.
Yorumu sizlere, Türk insanının sağ duyusuna bırakıyoruz.
Ne yalan söyleyelim, tarihi yeni baştan yazmaya meraklı zamane masalcılarının, bir takım türedi meczupların yorumlarını da merak etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
Bekliyoruz...
Mevlana’nın, ne kadar anlatırsan anlat, anlatabildiklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır, sözünü aklımızdan çıkarmıyor, anlamak istemeyenlerin, düşünme yeteneklerinin önüne çektiği koruma kalkanlarına bir kez daha çarpacağımızı biliyor, yine de merakla bekliyoruz.

bu adresten videosunu izleyebilirsiniz yaklaşık 32 dk lık bi ibret belgesi

http://video.google.com/videoplay?docid=5218599635979506969&sourceid=docidfeed&hl=en

yorumsuz
 
Forumdan Uzaklaştırıldı
Katılım
21 Tem 2005
Mesajlar
2,933
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
Yaw dun gece bende izledim hayretler içerisinde...Gerçekten yorumsuz...:silent:
S&S
 
Katılım
7 Nis 2005
Mesajlar
1,905
Anlaşılan o ki, yılardır süren Fenerbahçeyi karalama kampanyası sonucunda bulabildikleri birkaç tane saptıralabilir belgeye, birden fazla yalan ve yorum katarak, ortaya çıkan saçmalık ancak bu...

Yazının geneli "çamur at izi kalsın" mantığı ile olayları aradan 84 yıl geçtikten sonra farklı bir bakış açısı ile bu noktaya getirmişler.

Bu mesnetsiz iddialarda bulunanlar ve yardakçıları şu gerçeği nasıl atlıyorlar ?

Eğer durum böyle olsaydı, o dönemden başlayarak bugüne kadar gelen FB sevgisi ( Türkiyenin en büyük taraftar topluluğu ) nasıl yeşerdi ?

Aynı dönemde İttihat ve Terakki Derneğinin takımı olarak kurulan Altınordu yokolup giderken FB nasıl Türkiyenin en büyük takımı oldu ?

O dönem kurtuluş savaşını yaşayıp, Cumhuriyeti kuran Türk milleti aptalmıydı da FB yi kısa sürede Türkiyenin en büyük takımı yaptılar ?

Son soru : FB düşmanlığı olsun da her yalana bir kulp takarız diyen kişilerin destekleyicisi olan zihniyet, bu başlığı hangi ileri düşünce doğrultusunda "Moto Sohbet" e uygun gördü ?
 

007

Katılım
24 Mar 2006
Mesajlar
1,000
Nedense birşeyler iyiye gittiğinde Turkiye de hep böyle olaylar olur. Herkesin bir açık tarafı vardır. Günahım yok diyebileniniz var mı? Buda onun gibi bişey... Italya Dünya Kupasını aldı arkadan bir ton eleştiri... Hadi iyi günler... :)



Kilit gelir yakında... :p
 
Katılım
23 Haz 2006
Mesajlar
1,239
HABERTÜRK ALAYINA İSYAN ALAYINA İSYAN SİZ KİMSİNİZ ULAN FENERBACEMİZ HAKKINDA BÖLE AGIR LAFLAR EDİOSUNUZ BÜYÜK CAMİAMIZI YALANCI YAPIOSUNUZ İŞİNİZİ GÜCÜNÜZ YOK BİZLE UĞRAŞIOSUNUZ :pr: :pr:

ATATÜRKÇÜYÜZ!!! FENERBAHÇELİYİZ!!!

BU VATAN İÇİN CANIMIZ VERİRİZ KOLPA BASINNN DUYURULUR SANA


 
Super Moderator
Katılım
23 Mar 2006
Mesajlar
3,850
Anlaşılan o ki, yılardır süren Fenerbahçeyi karalama kampanyası sonucunda bulabildikleri birkaç tane saptıralabilir belgeye, birden fazla yalan ve yorum katarak, ortaya çıkan saçmalık ancak bu...

Yazının geneli "çamur at izi kalsın" mantığı ile olayları aradan 84 yıl geçtikten sonra farklı bir bakış açısı ile bu noktaya getirmişler.

Bu mesnetsiz iddialarda bulunanlar ve yardakçıları şu gerçeği nasıl atlıyorlar ?

Eğer durum böyle olsaydı, o dönemden başlayarak bugüne kadar gelen FB sevgisi ( Türkiyenin en büyük taraftar topluluğu ) nasıl yeşerdi ?

Aynı dönemde İttihat ve Terakki Derneğinin takımı olarak kurulan Altınordu yokolup giderken FB nasıl Türkiyenin en büyük takımı oldu ?

O dönem kurtuluş savaşını yaşayıp, Cumhuriyeti kuran Türk milleti aptalmıydı da FB yi kısa sürede Türkiyenin en büyük takımı yaptılar ?

Son soru : FB düşmanlığı olsun da her yalana bir kulp takarız diyen kişilerin destekleyicisi olan zihniyet bu başlığı hangi ileri düşünce doğrultusunda "Moto Sohbet" e uygun gördü ?

sevgili levent abi bu söylenen olaylarda fener sevgisi azaldı arttı gibi bi iddaa yok ayrıca fark ettin mi bilmem ama bu olaylar fenerbahçe sitesinde de yayınlanınca böyle büyük bi klübümüzün yanlış yolda gittiği için tarihteki olayları bazıları para kazansın die saptırdığı için araştırmacı gazeteci arkadaş bunları gün yüzüne çıkardı hee bu olaylar kesin bizzim dediğimiz gibi olmuştur derseniz eğer belgelerinizle beraber habertürk e başvurmanızı ve canlı yayına çıkmanızı öneririm
ayrıca bundan 2,5 yıl kadar önce beşiktaş müzesinin girişinde ilk takımımız die asılı olan resim galatasaray takımının resmiydi bunu fark edip araştırma yaparak bu yanlışlığı düzelten gazeteci arkadaşımızda gene bu haberi yapan kişiydi
amaç fenerbahçeyi karalamak değil tarihi gerçekleri yalan yanlış değil belgeleriyle gerçekleri öğrenmenizdir
 
Katılım
7 Nis 2005
Mesajlar
1,905
Öğrenmek ?

Tarih hakkında yorum yapabilmek için tek bir "saptırılmış" yayın değil çok fazla kitap okumak ve kaynak sahibi olmak gerekir !

Misal, BJk takımı kuruluş olarak 1903 senesini gösterir. Konu ile ilgili belgeler, pek geçerliliği olmayan yazışma söylem vs. dir. Söz konusu takımın tescil edilmiş ilk futbol maçı da 1923 senesindedir.

Burada FB tarihi hakkında bilgi sahibi olmadan yorum yapanlara öncelikle daha elle tutulur işlerle ilgilenmelerini öneririm.

Yukarıda bahsedilen belgelerin çoğu, Zeki Rıza Sporel ile ilgili olarak o dönem bir çok insanın birbiri ile kavgalı olduğu mecliste söyledikleri laf salataları. Bunu alıp da FB liler tarihi sapıtıyor diyenlerin zeka durumundan şüphe ederim.
 
Forumdan Uzaklaştırıldı
Katılım
21 Tem 2005
Mesajlar
2,933
Bilgiledirme: Bu mesajı yazan kullanıcının üyeliği iptal edilmiştir.
BJK KURULUŞ
1902 sonbaharında Beşiktaş Serencebey Mahallesi'nde, o zamanın Medine Muhafızı olan Osman Paşa'nın konağının bahçesinde, 22 kişilik genç grup, haftanın bazı günlerinde toplanıp jimnastik hareketleri yapmaktaydı. Başta Osman Paşa'nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ile mahellenin gençlerinden Ahmet Fetgeri, Mehmet Ali Fetgeri, Nazımnazif, Cemil Feti ve Şevket Beyler’in aralarında bulunduğu gençlerin ilk ilgilendikleri spor branşları, özellikle barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti. O sıralarda siyasi hareketler dolayısıyla her türlü toplanmadan ürkerek hafiyeler dolaştıran 2. Abdülhamit'in adamları Serencebey'deki bu toplanmaları haber alınca, spor yapan gençler bir baskınla karakola götürüldü. Bu sporcu gençlerin bir kısmının saray erkanına yakın olması, ayrıca o dönemlerde kötü gözle bakılan futbol oynamadıkları ve sadece beden hareketleri yaptıklarını belirtmeleriyle gergin durum yumuşadı. Hatta saray çevresinden Şeyhzade Abdülhalim bu sporcuları destekledi ve sık sık antrenmanları seyretmeye başladı. Ünlü boksör ve güreşçi Kenan Bey de antrenmanlara gelerek güreş ve boks hareketleri göstermeye başladı.
1903 Mart'ında ise özel bir izinle Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu. 1908'de Meşrutiyet'in ilanıyla sportif hareketler biraz daha serbestlik kazandı. 31 Mart 1909'daki siyasi olaylardan sonra Edirne'de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, Hareket Ordusu ile İstanbul'a geldi. Siyasi olaylar yatıştıktan sonra iyi bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey'de jimnastik yapan gençleri bularak birlikte spor yapma fikrini kabul ettirdi. Fuat Balkan, Ihlamur'daki evinin altındaki yeri, kulüp merkezi yaptı ve Bereket Jimnastik Kulübü'nün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi. Böylece jimnastik, güreş, boks, eskrim ve atletizmin ön planda tutulduğu güçlü bir spor kulübü meydana geldi. Fuat Bey'in arkadaşları Refik ve Şerafettin Beyler de iyi birer eskrimciydi.

Bu arada Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey'in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 13 Ocak 1910 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu. Semtin gençlerinin bu spor kulübüne ilgisi büyüdü ve spor yapan üyelerin sayısı bir anda 150'ye yükseldi. Kulübün merkezi de Ihlamur'dan Akaretler'de 49 numaralı binaya taşındı. Bir süre sonra bu bina da küçük gelince, yine Akaretler'de 84 numaralı binaya geçildi. Bu binanın arkasındaki bahçe de bir spor sahası haline getirildi.
Not.: BJK resmi internet sitesinden alıntıdır..
Buda kuruluş belgesini resmi...
 
Katılım
14 Haz 2006
Mesajlar
8,146
yaaa ben ençok bu videoyu ve yazıyı okuyupta fenerbahçeyi vatan haini sanan insanalara acıyorummmmm yazık onlara zavallı insancıklar.
dikkat ederseniz video "zeki rıza sporel" le başlayım yine "zeki rıza sporel" ile bitiyor . o vatanını satsa bile fenerbahçe 1 kişi futbolcusu olan bir takım degil. milli mücadelede 20 tane futbolcu var ve bunlar spor çantalarının içinde anadoluya silah taşıdıgı sabittir. bir kişi yüzünden tüm takımı karalamak. ancak bu haberi yapan kanalın görüşlerini gösterir.
fb'nin o tarihteki milli mücadele verdigi destekten dolayı bu millet o tarihten bu zamana kadar fb yi bagrına basmıştır. bunun aksi bir durum olsaydı atatürk dahil kimse fb yi bu ülkede barındırmazdı. fb ye vatan haini demek atatürk'e de vatan haini demek gibi saçmadır. herşeyden önce Atatürkün diger takımları degilde fb yi tutmasının bir sebebi var...
 
Super Moderator
Katılım
23 Mar 2006
Mesajlar
3,850
Öğrenmek ?

Tarih hakkında yorum yapabilmek için tek bir "saptırılmış" yayın değil çok fazla kitap okumak ve kaynak sahibi olmak gerekir !

Misal, BJk takımı kuruluş olarak 1903 senesini gösterir. Konu ile ilgili belgeler, pek geçerliliği olmayan yazışma söylem vs. dir. Söz konusu takımın tescil edilmiş ilk futbol maçı da 1923 senesindedir.

Burada FB tarihi hakkında bilgi sahibi olmadan yorum yapanlara öncelikle daha elle tutulur işlerle ilgilenmelerini öneririm.

Yukarıda bahsedilen belgelerin çoğu, Zeki Rıza Sporel ile ilgili olarak o dönem bir çok insanın birbiri ile kavgalı olduğu mecliste söyledikleri laf salataları. bunu alıp da Fb liler tarihi sapıtıyor diyenlerin zeka durumundan şüphe ederim.


beşiktaşın abi 1903 senesinde ve 1909 senesinde olmak üzere 2 kuruluşu vardır tarihi belgelerde dün akşam bunlarıda gördük ve gene 1900lü senelerde (tarihi hatırlamıyorum) yaptıkları tartışmalar neticesinde klübün kuruluşunu 1903 olarak tescil etmişlerdir.
bu yukarıda olan ve sizin deyiminizle laf salatası olan şeyler meclis tutanaklarına geçirilmiş veee zeki rıza sporel ile birlikte 1 kişi daha millet vekilliği iptal edilmiştir dediğiniz gibi olsa (laf salatası) kimse meclisden atılmazdı fenerbahçe tarihi adlı kitapta kitabın arka yüzünde şöyle bir yazı vardır general carlington un içinden şöle bi düşünce geçmiş "biz adamların ülkesini aldık sesleri çıkmadı fenerbahçeyi kapattık hepsi ayaklanıyor" ve bu kitabın yazarı arkadaş 1975 doğumlu ama generalin içinden geçen düşünceleri bile biliyor walla bravo
bencede abi tarihi iyi okumak ve araştırmak gerekiyor bence sizde her okuduğunuza inanmayın ve belgeleriyle beraber yazan yazarlara inanın
son not olarak haftaya p.tesi akşamı habertürk'ü saat 11,30 dan sora izleyin
program adı ŞEREF TRİBÜNÜ
 
Katılım
18 Haz 2006
Mesajlar
3
Tarih meraklılarına ithafen

Amaç tarihin doğru olarak bilinmesiyse al sana tarih.......
Spor proğramı altında 5 kuruşluk spordan bahsetmeden sadece köpekler gibi
ona buna havlayarak gece yarılarına kadar vakit dolduranların yaptığı habere tarih diyen zihniyet olsa olsa yanına bile yaklaşamayacağı bir devin yıkıldığını zannedip leş yemeye kalkan çakallara mahsustur.
Ben şimdi size istediğiniz kişi hakkında öyle bir özgeçmiş yazarım kii feriştahı gelse o adamı bir daha temize çıkaramaz.
Aklı başında olan bir adamın kendisine sorması gereken şudur. Bu belge belge diye ortaya çıkan şeyleri bunca senedir bilen yoktuda Fenerbahçenin 100. yılındamı ortaya çıktı. Zahmet edip aşağıdaki yazıyı okursanız ismini ağzıma almaya tenezzül etmediğim gazeteci müsfeddesinin tarihler konusunda bile ne kadar sapma bilgiler verdiğini görürsünüz.
Elin gavuru bile Atatürk'ün takımıyla maç yapacağız diye manşetler atarken, hangi dine hangi mezhebe hangi millete bağlı olunduğu bilinmeyen halis muhlis saf gazeteci çocuğunun yazdıklarına doğru diyenleri kendi ahlakları ve kendi geçmişleri ile başbaşa bırakıyorum.




Nerede İstersen Orada! Ne Zaman İstersen O Zaman !!!

Toplumsal bilincin bulanıklaştığı zor dönemlerden geçiyoruz. Türlü amaçlarla ulusal değerlere saldırılıyor ama yazık ki sorumlular gereğini yapmıyor. Oysa toplumu bir arada tutmayı kolaylaştırabilecek bu değerlere sıkı sıkıya sarılmanın tam zamanı. Ancak böylelikle dayanışma içinde zorluklar atlatılabilecek. Oysa toplumu yönlendirenler, toplum önündekiler en çok da kitle iletişim araçlarını kullanarak insanları geriyor, kışkırtıyor. Tarihi olayları çarpıtmaktan geri durmuyor.

Futbol evrenimizde, kerameti kendinden menkul bazı sözüm ona gazeteci ve medya mensupları resmen “Ali Kemal’leşiyor”. Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ve kahramanlıklarına dil uzatabilecek kadar meczuplaşıyor. O dönemde Fenerbahçe’nin, ulusal mücadelede nasıl önemli bir unsur haline geldiğini „iyi niyetle“ söylüyoruz. Ancak ne bilmek, nede öğrenmek istemiyorlar.

Şanlı geçmişiyle koskoca Fenerbahçe Kulübü “meczuplara” cevap verecek, onları ciddiye alacak konumda da değil elbette.

Ama bir infial var aynı zamanda, yapılan küstahlığa karşı. İnsanlara gerçeklerin anlatılması gerekiyor. Ruhları bağnazlığın esiri olmuş, güçlerini nereden aldığı belli olmayan(!) bazı mutaassıp şahıslara verilecek bir cevabımız var…!

"NEREDE İSTERSEN ORADA, NE ZAMAN İSTERSEN O ZAMAN…"

Bir olağanüstü, dünya üzerinde hiçbir kulübe nasib olmamış geçmişten bahsedeceksek 19. yüzyılın sonlarına kadar inmek gerekiyor.

Abdülhamid döneminde, padişahın bizzat kendi korkularından yürüttüğü sıkı istibdad döneminde yalnız azınlıkların kulüpleşme ve futbol takımı oluşturma hakları bulunuyordu. Birçoğu yabancı isimlerle kurulan bu kulüplerde pek istisnai durumlar dışında Türk futbolcu bulunmazdı. Moda (1896), Kadıköy (1899), Stroggles, Imogene ve Elpis (1900) takımları kendi aralarında kurdukları bir ligde aralarında maçlar yapar, Türk gençleri onları ancak seyirci olarak, içlerinde futbol oynama hevesiyle kenardan izlerdi. Donanma amirali Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğlu Fuat Hüsnü Bey de içi müthiş bir futbol sevgisiyle dolu bu gençlerden biriydi. Abdülhamid’in karşı baskılarına rağmen bir Türk futbol takımı kurmak arzusuyla kendi başına futbol antrenmanları yapar, bunu nasıl yapabileceğini düşünür dururdu. Arkadaşı Reşat Danyal Bey ve diğer arkadaşları ile beraber nihayet ilk Türk takımını kurduklarında sarayın dikkatini çekmemek için yabancı bir isim vermeyi uygun görmüşlerdi: “Black Stocking”..

Geçtiğimiz yıl, kulübün geçmişini yeni kuşaklarla buluşturmayı hedefleyen son derece başarılı girişimler sonucu Black Stocking tiyatro oyunu ile canlandırılmıştı, Fenerbahçeliler kolayca hatırlayacaklardır. Çünkü bu kulüp aslında Fenerbahçe Kulübü’nün köklerini oluşturmuş, Fuat Hüsnü Bey daha sonraları Fenerbahçe antrenörü olarak görev yapmıştır. “Kimse yokken biz vardık” sloganına sarılan, saray çevresinin takımı olarak kurulmuş BJK’ye ithaf olunur ! Bir Rum takımı ile oynayacağı ilk maçına 28 Ekim 1901’de çıkan Black Stocking maçı mağlup durumda götürürken saraya jurnal neticesinde zaptiye tarafından baskına uğramış, maç yarıda kalmış, futbolcular selameti sahadan kaçmakta bulmuşlardır. Fuat Hüsnü Bey paçayı zor kurtarmış, Reşat Danyal Bey ise Tahran’a sürgün edilmiştir.

Bundan sonraki yıllarda Osmanlı Devleti çökerken İttihat ve Terakki Cemiyeti özgürlük için özellikle Balkanlar ve Batı Trakya’da önemli mücadeleler vermiş, hem çetelerle savaşmış, hem de padişahın ittihatçılara karşı gönderdiği paşalara karşı önemli suikastlar gerçekleştirmiştir. Yavaş yavaş istibdada karşı özgürlük rüzgarları kuvvetlenmiştir. Zaten bu sürecin sonu meşrutiyetin ilanı ve meclisin açılması olacaktır. Ne var ki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile, cemiyetin fazlaca politikanın içinde olduğunu düşünen Mustafa Kemal’in arası açılmaya başlamıştır. Bu kısmi özgürlük döneminde yeniden Türk futbol takımı kurma istekleri artmaya başlamıştır.

Nihayet Kadıköy’deki Saint Joseph Koleji öğretmenlerinden Enver Bey arkadaşları Nurizade Ziya Bey ve Ayetullah Bey aralarına Necip Bey’i de alarak 1907 yılı bahar aylarında Fenerbahçe ismiyle kulübü kurmuşlardır. Önce, o mevsimde her yerden adeta fışkıran papatyanın renkleri olan sarı ve beyazı alan kulüp daha sonra renklerini sarı ve laciverte dönüştürmüş, o andan itibaren de efsanevi çubuklu formasını futbolcularına giydirmeye başlamıştır. Daha ilk maçında son derece iyi futbol oynayarak, bir Rum takımını, Fener’in arkasındaki çayırda seyircilerin coşkulu tezahüratlarıyla 2-0 yenmeyi başarmıştır.

Fenerbahçe Kulübü’nün kurulmasından 1 yıl sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uğraş ve baskıları sonucu Abdülhamid II. Meşrutiyeti ilan etmiştir. Mustafa Kemal ise o dönemlerde çeşitli cephelerde kazandığı askeri başarılarla tanınmış, ama bu başarıları, saray çevresi tarafından da İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından da tehditkar bulunmuştur. Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu ve ismini verdiği “Hareket Ordusu” ile İstanbul’da patlak veren 31 Mart 1909 gerici isyanı bastırılmış, Abdülhamid tahttan indirilmiştir. 30 yıllık istibdad devri son bulmuştur. Bunlardan bahsetmemizin nedeni, bu dönemin Türk futbol takımları ve kulüpleri üzerinde yarattığı yoğun baskıyı anlatabilmektir.

1908’de Fenerbahçe güçlü Moda takımını ve ünlü İngiliz Imogene takımını yenince daha önce bu lige kabul edilen Galatasaray’ın ardından 2. Türk takımı olarak İstanbul Cuma Ligi’ne kabul edilmiştir. Bu arada yöneticiler arasında anlaşmazlık çıkmış, kulübün kasası durumundaki, dönemin zenginlerinden Ziya Bey kulüp başkanlığından istifa etmiş, İngiliz ve Rumlarla anlaşarak ve yanında birçok futbolcuyu da Fenerbahçe’den kopartarak Union Clup takımını kurmuştur. Gelirlerinin kesilmesi ve takımdan futbolcuların gitmesiyle güçsüz duruma düşen Fenerbahçe ilk 2 sene bu ligde gayet başarısız sonuçlar almış, Özellikle Galatasaray ile oynadığı maçlarda çok kötü sonuçlarla karşılaşmış, 1910-1911 sezonunda tarihi 7-0’lık yenilgisini almıştır. 1911’de kulübün başkanlığına takımın kaptanı meşhur Galip Bey (Kulaksız) getirilmiş, bu dönemden sonra Fenerbahçe yeniden çıkışa geçmiştir. 1911-1912 sezonunda Fenerbahçe tüm rakiplerini yenmiş, Galatasaray o sezon ligden çekilmek durumunda kalmış, final maçında Stroggles takımını yenen Fenerbahçe ilk şampiyonluğunu kazanmıştır. Fenerbahçe artık herkes tarafından tanınmaya, sevilmeye başlanmıştır. Balkan Savaşı ile ara verilen lige 1913 yılında tekrar başlanmış, Aralık ayında Kuşdili Çayırı’nda Galatasaray’ı 4-2 yenen Fenerbahçe bu takıma karşı ilk galibiyetini almıştır. Bundan sonra 9 yıl Fenerbahçe Galatasaray karşısında mağlubiyet almayacaktır. 6 takımın katıldığı ligde Fenerbahçe hiç yenilmeden şampiyon olmuş, 1914 yılında en ünlü Osmanlı takımı halini almıştır. Halk takımı Fenerbahçe sarayın dikkatini çekmiş, Şehzade Ömer Faruk Fenerbahçe’nin hiçbir maçını kaçırmaz olmuş, Şehzade Osman Fuat Efendi Fenerbahçe’ye fahri başkan yapılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti de halkın Fenerbahçe’ye olan büyük sevgisinden yararlanmak istemiş, Talat Paşa uzun süre başkan olmak istediyse de başaramamış, çareyi Altınordu kulübünü kurmakta bulmuştur. Fenerbahçe karşısında başarısızlığa uğrayan Altınordu kulübü “askere alınmama” vaadiyle birçok Fenerbahçeli futbolcuyu ayartmış, buraya transfer etmiştir. Ancak bu devşirme model de tutmamış, Fenerbahçe Altınordu’yu hep adeta ezmiştir.

1915 yılında gerek Çanakkale’de gerekse diğer cephelerde Fenerbahçeli futbolcular da çarpışmıştır. Galip Bey Kırıkkale’de, Emirzade Arif Keşan’da, Ethem Bey Fikirtepe’deki bataryada görev almışlar, maç günleri izinlerinde üniformalarını çıkarıp kramponlarını giymişlerdir. 1914-1915 sezonunda Altınordu başkanı Talat Paşa Galatasaray’ı da yanına alıp Fenerbahçe’nin lige alınmamasını sağlamışlardır. Bunun üzerine Darüşşafaka, Darülmuallimin, Hilal ve Türk İdman Ocağı ile birlikte Fenerbahçe ayrı bir lig kurmuş, bu ligde Fenerbahçe şampiyon olmuştur. İstanbul ligini şampiyon bitiren Galatasaray ile Fenerbahçe arasında İstanbul şampiyonluğu için maç oynanması gereği ortaya çıkmıştı. İstanbul maçı beklerken cephelerden şehit futbolcuların cenazeleri geliyor, analar Fenerbahçe Kulübü önünde ağlıyordu. Üsteğmen Sadık ve yüzbaşı Fethi Beyler Sina-Filistin cephesinde, Teğmen Haldun, yedeksubay Kemal, teğmen Nurettin ve Halim, Teğmen Sabri Beyler Çanakkale’de, Üsteğmen Münir Bey Kafkas cephesinde şehit düşmüşlerdi. Galatasaray ve Beşiktaş’lı futbolcular da cephelerde şehit düşmüşlerdi. Türk futbol takımları 15-16 yaşında oyunculardan kurulur olmuştu. Büyük final İttihat Stadyumu’nda 11 Şubat 1916’da oynanmış, Fenerbahçe Galatasaray’ı 3-1 yenerek yine şampiyon olmuştu.

1915 sonunda Mustafa Kemal Çanakkale’den İstanbul’a dönmüş, hastalıklarla boğuşmuş, Sofya ve Edirne’de görevlerde bulunmuştur. Daha sonra da Suriye’deki 7. Ordu komutanlığına atanmıştır. Aralık 1917 ve Ocak 1918 tarihleri arasında Sultan Vahdettin’le birlikte Almanya seyahatine çıkmış, sultanı tanıma olanağı bulmuştur. 1918 Mayıs başlarında yine İstanbul’a dönen Mustafa Kemal “Osmanlı Genç Dernekleri”nin başına getirilmiştir. Sporla ilgilenirken siyasetten uzak kalacağı düşüncesiyle bu göreve getirilen Mustafa Kemal böbrek ağrıları nedeniyle Almanya’ya, Karlsbad Senatoryumu’na gitmeden önce, arkadaşı Sabri (Toprak) Bey’e Fenerbahçe kulübünü ziyaret etmek istediğini söyler. Sabri Bey 1914-1915 yıllarında Fenerbahçe başkanlığını yapmıştır. 1924-1934 yılları arasında da başkanlık yapacaktır. “Fenerbahçe’nin her tarafta konuşulan başarılarını çok duyduğunu” söyler Sabri Bey’e. 3 Mayıs 1918 günü tarihi ziyaret gerçekleşir. Herkesin ortasında yapılan ikramlar sonrasında Mustafa Kemal, Sabri Bey diğer yöneticilerle birlikte bir odaya kapanıp saatlerce konuşurlar. “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Fenerbahçe Cephesi” nin ilk nüveleri burada atılır.

Mustafa Kemal kulübün şeref defterine şu cümleleri yazar:

“Fenerbahçe Kulübünün her tarafa mazhar-ı takdir olmuş bulunan asar-ı mesaisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve ebedi hamiyeti tebrik etmeyi vazife etmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir.

Takdir ve tebriklerimi buraya kayd ile mübahiyim.

3 Mayıs 1334”

Kürekle tekrar karşıya geçmek üzere kayığa binerken geri dönerek Sabri Bey’e şöyle der:
“Fenerbahçe’ye ebedi muvaffakiyetler dilerim.”

Akaretler’de otururken ve yolu üzerinde komşu olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübünü bir defa ziyaret etmemiş olan Ulu Önder’in dedikleri bunlardır. Birçoklarının çıkarması gereken çok da dersler vardır, ama nerede o akıl !

Mustafa Kemal Karlsbad dönüşü 7. Ordu ile Suriye’de İngilizleri püskürtmüş, tarihimizdeki en hazin anlaşmalardan Mondros Mütarekesi gereği ordusu dağıtılınca 1918 yılı sonuna doğru İstanbul’a geri gelmiştir. Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekildiği o yıl Altınordu şampiyon olmuştur. Ama devleti oldu bitti ile Almanya yanında savaşa sokan muhteris Talat Paşa, Enver ve Cemal paşalarla birlikte denizaltı ile yurt dışına kaçtıklarından bu başarıya sevinememişlerdir bile.

Mustafa Kemal İstanbul’da iken uzun süre memleket meseleleri üzerinde düşünür gerek Pera Paras’da kalırken, gerekse Şişli’de tuttuğu evde. Çeşitli hazırlıklar yapar. Memleketin hali ortadadır. İsmet İnönü ile beraber Anadolu’ya geçmesine karar vermeden önce vatanseverlerin kurduğu Mim mim gibi çeşitli gruplarla görüşür. Tanınmış kabadayı Topkapılı Cambaz Mehmet ve diğerleri hem güvenle Samsun’a ulaşmasına yardım edecek hem de verdiği diğer önemli görevi yerine getirecektir: Gebze yolunda habersiz kuş bile uçmayacaktır. Amaç, Karadeniz’e cephe ve mühimmat çıkartacak bu yolu güvence altına almaktır. Oradan da malzeme Anadolu’ya gidecektir. Topkapılı ve arkadaşlarının gerek işgal orduları gerekse dağıtılan Osmanlı ordusu cephanelerini soyup boşaltarak sağladıkları cephane ve silahları uygun biçimde İstanbul’dan çıkartmak gerekmektedir. Bunda önemli bir görevi Fenerbahçe Kulübü üstlenir.

Anadolu’da kurtuluş mücadelesi başlayınca Fenerbahçe’li futbolcular da formalarını çıkartıp yeniden üniformalarını giyerler. Hüsnü Bey, Demir Ethem Bey, Dr. Refik Bey, Baylar Nahit ve Kenan Or Anadolu’ya geçip Mustafa Kemal’in ordusuna katılırlar. Havacı Cevat Hüsnü 1922’de Cava adasında, Havacı Üsteğmen Zeki Bey 1923 yılı 9 Eylül günü İzmir’in kurtuluşu`nun yıldönümü sırasında şehit düşerler. Futbolcular ordu içinde kahramanlıklarıyla yüksek rütbelere atanırlar. Kalan futbolcular cephe gerisinde, tarihi ziyareti sırasında Mustafa Kemal’e kulüp tarafında verilen sözü tutar, gizli yollarla Anadolu’ya silah kaçırırlar. Direniş cemiyetlerinin toplantılarına katılırlar. Bizzat Mustafa Kemal’den aldığı görevle gizli olmayan, binlerce seveni olan bir örgüt (!) kurtuluş yolundaki mücadeleyi bütün gücüyle sürdürür. Fenerbahçe Kulübü diğer örgütlerle birlikte çalışarak bu görevini yerine getirir. O dönemde kulüp yönetimi şu kararları alır:

1. Fenerbahçe’yi mütareke döneminin İstanbul’a döktüğü işgal kuvvetlerine mensup takımlarla çarpıştırarak mümkün olduğu kadar galibiyetlere sevk etmek
2. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve bilhassa Rumlar ve Ermeniler ve bunların muhtelifleriyle yapacakları maçları mümkün olduğu kadar gazetelerde anlatarak, Fenerbahçe’yi milli mücadelenin bir bayrağı haline koymak ve halka sevdirmek
3. Bir taraftan ve mütemadiyen maçlar ve diğer taraftan, bu maçların propagandasını yaparak, büyük kitlelerin futbola karşı alakasını hareketlendirmek ve Fenerbahçe maçlarına mümkün olduğu kadar fazla seyirci gelmesine çalışarak hem hasılat temin etme, hem de futbol merakını halk arasında neşretmek.

Ey Meczup !
Kulübün aldığı kararlar bunlardı.
Ve Fenerbahçe işgal kuvvetlerini böylece resmen tanımıştı öyle mi ?
Üstelik Osmanlı Devleti işgali resmen tanımışken, İstanbul yabancı askerlerin ayakları altında çiğnenirken. Amaç belliydi:

Fenerbahçe hem Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah ve cephane kaçırarak Kurtuluş Savaşı’na sürekli destek sağlayacak, hem de İstanbul’da işgal kuvvetleri ve azınlık takımlarıyla yapacağı karşılaşmaları kazanarak halkın moralini yükseltip, ulusun kırılan onurunu bir nebze de olsa onaracaktı.

Yine de bir süre sonra bir muhbirin gammazlaması ile Fenerbahçe’nin kulüp binası önündeki iskeleden motorlara yükleyerek silah ve cephane kaçırdığı işgal kuvvetleri komutanlığınca öğrenilir ve kulüp baskına uğrar. İşgal kuvvetleri ile yaptıkları silahlı çatışmada futbolculardan Refik ve Mustafa Beyler şehit olur. Anacak mühimmat yine de kutarılır ve tekne boğaza açılır. Fenerbahçe Kulübü kapatılır, Başkan Sabri Bey ve birçok yönetici Malta Adası’na sürgün edilir.

Oysa daha işgalin ilk ayından itibaren Fenerbahçe işgal kuvvetlerinin sinirlerini bozmaya başlamıştı. Fransız karmasını 3-1 yenmişti. Fenerbahçe işgal kuvvetleriyle 50 maç yapmış, 41’inin kazanmış, 4’ünde berabere kalmıştır. 193 gol atıp 47 gol yemiştir. Ermeni ve Rum takımlarıyla yaptığı 16 maçın tamamını kazanmıştır. Avrupa fatihi kimdir acaba ?

Kan ağlayan İstanbul’un yüzünü Fenerbahçe güldürmüş, Fenerbahçe’nin başarılarını Galatasaray, Altınordu ve Beşiktaş gösteremeyince Fenerbahçe’nin taraftar kitlesi çığ gibi artmış, kulüp Kuvva-i Milliye’nin sembolü haline gelmiştir. Fenerbahçe haberleri gazetelerde heyecan içinde okunmuş, cepheye ulaştırılan Fenerbahçe’nin zafer haberleri askere moral olmuştur. Fenerbahçe sevgisi o denli artmıştır ki yabancılarla Fenerbahçe’ye nazaran daha zayıf takımlarımızın maç yapmalarına bile tahammül olunmamaya ve tribünlerden “Fener’i isteriz” bağırtıları duyulur olmaya başlanmıştı.

Emperyalistler için Anadolu’da kabus Mustafa Kemal, İstanbul’da kabus Fenerbahçe idi.

İngilizler 2 futbolcumuzu şehit edip kulübü kapattıklarında şu yazıyı yöneticilerimize vermişlerdi:
1. Fenerbahçe Spor Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup spor maskesi altında siyasi faaliyetlerde bulunmaktadır.
2. Fenerbahçe müttefik kuvvetlere karşı düşmanca duygular beslemekte ve bunu her fırstta ifade edip ahaliyi kışkırtmaktadır.
3. Kulüpte yuvalanan bazı kimseler Anadolu’daki asilere silah ve mühimmat sevk etmektedir.
4. Görülen lüzum üzerine Fenerbahçe Spor Kulübü süresiz olarak kapatılmış ve azaları her türlü sosyal faaliyetten men edilmiştir.

General Harrington imzalı bildiri ile kulübün kapatılması büyük bir infial ile karşılanmış, İstanbul halkı olağanüstü tepki göstermiştir. Kolay değildir. İstanbul’daki tek ışık söndürülmek istenmektedir. Halk ellerinde sarı lacivert bayraklarla gösteriler yapmaya başlamıştır. Şehzade Ömer Faruk, ileri gelenler araya girmiş, kulübün açılmasına çaba göstermişlerdir. Mim mim grubu kulübün kapatılması üzerine Harrington’a bir ders vermek amacıyla General Harrington’un otomobilini Topkapılı Cambaz Mehmet aracılığıyla çaldırmıştır. Bu otomobil Anadolu’ya yollanmış, Mustafa Kemal’in makam otomobili olmuştur. Kulüp ancak 70 gün kapalı kalmış, Harrington kulübü tekrar açmak zorunda kalmıştır. Kuşkusuz ki halk ile daha fazla “papaz olmayı” göze alamamıştır.

Basılma tehlikesi içindeki Galatasaray’a Fenerbahçe yardım etmiştir. Önemli Galatasaray evraklarını saklayabileceklerini söylemişler, bunun üzerine Galatasaray’lı yöneticiler karar defterlerini ve önemli evraklarını Fenerbahçe’ye teslim etmişlerdir. Fransızlarla yaptıkları bir maçta Galatasaray’lı futbolcular Fransız askerleri tarafından dövülmeye başlanmış, İhsan İpekçi’nin imdadına Fenerbahçe’li boksör Yavuz İsmet Uluğ yetişmiş, etrafındakileri döverek İhsan İpekçi’yi kurtarmıştır.

Belli ki o dönemde kimseyle pek kavga etmeyen, paşa paşa geçinen kulüp Beşiktaş Jimnastik Kulübü olmuştur. Yine bellidir ki Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki ezeli rekabet ve ebedi dostluğun temelleri o zamanlarda atılmıştır. Bunu bilmeyen, kavramayan, “saatlere endeksli” yeni yönetici modellerinin vay haline ! Her şey ne kadar ucuzlamış..

Mustafa Kemal ve orduları Anadolu’da başarı üstüne başarı, zafer üstüne zafer kazanmış, son darbenin indirileceği gün yaklaşmıştır. O gün 9 Eylül 1923 olacaktır.

General Harrington İstanbul’da sürekli diken üzerinde oturmasına neden olan Fenerbahçe’ye kaçınılmaz son vuku bulup İstanbul’dan defolup gitmeden önce bir ders vermek ister: İngiltere’den profesyonel oyuncular getirerek oluşturacağı takım ile Fenerbahçe’yi yenmek. Gelen oyuncular güçlü Chelsea kulübünün 4 oyuncusudur. Dergi ve gazetelere ilan verdirir Harrington. İlanda, İngiliz karması’nın kendine güvenen Türk kulüplerinden biriyle maç yapmak istediği belirtilir. Kazanana 80 cm boyunda gümüş bir kupa verilecektir: General Harrington Kupası..

Haber hemen İstanbul’da konuşulmaya başlanır. Fenerbahçe yönetimi bu ilanın ne anlama geldiğini anlar elbet. Bu kapalı davetin fırtına gibi esen Fenerbahçe’ye olduğu bellidir. Yöneticiler şu cevabı yazıyla verir:

İstanbul ve Havalisi Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Cenab-ı Alisine,

Fenerbahçe Spor Kulübü bütün kulüplere vaki davetinize muttali olmuştur. Kulübümüz arzu duyurulan futbol maçını, yine arzu buyrulan gün ve sahada yalnız kendi kadrosu ile oynamaya hazır ve cevabınıza muntazır olduğunu cenab-ı alilerine bildirmekle kesbi şeref eyler.

Fenerbahçe işgal kuvvetlerine hep yaptığı gibi bir kez daha meydan okumakta, rest çekmektedir: “Kendi Kadromla, Üstelik Nerede İstersen Orada, Ne zaman İstersen O Zaman !”

Merak ve heyecanla maçı beklemeye başlar İstanbul halkı. Sadece İstanbul’da değil. Anadolu’da cephedekiler de.. Oluşturulan İngiliz takımı ve gücü hakkında çıkarılan çeşitli söylentiler halkı tedirgin de eder: Memleketin gururu acaba bu kez yenilecek midir ?

27 Haziran 1923’de İngiliz yedek takımı Taksim Stadı’nda Galatasaray ile oynar. Galatasaray 3-1 yenilir. Bu, kaygıları daha da arttırır. Ya Fenerbahçe de yenilirse !

29 Haziran’da, çok sıcak bir havada 15.00’de maç başlar. Muaazam bir taraftar kalabalığı vardır. İğne atsan yere düşmez hale gelen Taksim Stadı’nda ileri gelenler de yerini almıştır. General Harrington ve işgal kuvvetlerinin tüm generalleri, diplomatlar, basının tümü oradadır. İlk yarı İngiliz karmasının 1-0 üstünlüğüyle kapanır. Sahada ölüm sessizliği vardır. İkinci yarıda Fenerbahçe şahlanır. Fenerbahçe şahlandıkça halk coşar. Zeki Rıza’ nın (Sporel) 2 muhteşem golüyle maçı Fenerbahçe alır. Bitiş düdüğüyle stad ana baba gününe döner. General Harrington kupayı Kaptan Zeki Rıza’ya verirken yıllarca işgal altındaki, ama istiklaline az kalmış vatanın evlatlarının arasında hıçkırıklara boğularak ağlayan da çoktur.

Maç sonucu derhal telgrafla, maç sonucunu heyecanla bekleyen Mustafa Kemal’e bildirilir. Aynı telgraf Ulu Önder’in emriyle Lozan’da diplomasi masasında yabancılarla boğuşan İsmet Paşa’ya iletilir. İsmet Paşa Fenerbahçe Kulübü’ne şu telgrafı çektirir:

“Heyetimiz adına meserretle gözlerinizden öperim
İmza: İsmet”

Sonraları Ulu Önder 10 Ağustos 1928 akşamı herkesin içinde şu lafı da diyecektir:

“Ben de Fenerbahçeliyim !”


Fenerbahçe ile savaştan yenik çıkmış Osmanlı Devleti’nin, sonrasında Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın paralelliği böyle.

Özellikle Kurtuluş Savaşı’mız adeta Fenerbahçe Kulübü ile adeta iç içe geçmiş, et ve tırnak gibi olmuş, herkesin görebileceği gibi.

Böyle büyük bir kulübün taraftarı iseniz, en başta şeref duyun..
Değilseniz, ne yapalım, o da sizin bahtsızlığınız. Herkes Fenerbahçeli olacak kadar şanslı da değil.

Fenerbahçeli’ler de düşünsün: Memleketin her köşesine sinmiş, onunla özdeşleşmiş Fenerbahçe Cumhuriyeti aynı Türkiye Cumhuriyeti gibi örselenip, incitilmeye çalışılmıyor mu ?

Tarihsel paralellik sürmüyor mu ?
Fenerbahçeliler her şeyi buna göre değerlendirsin, tercihlerini buna göre yapsın.
Televizyon seyrederken bile..
Fenerbahçe’ye layık evlat olmaya çalışsın önce her Fenerbahçeli.

Not: Bu yazıda Yakınçağ tarihçisi Sinan Meydan’ın “Sarı Lacivert Kurtuluş. Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe ve Atatürk” kitabı* temel alınmış, büyük oranda faydalanılmıştır.
* Sinan Meydan. Sarı Lacivert Kurtuluş. Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe ve Atatürk. Truva Yayınları, İstanbul. 1. Baskı, Haziran 2006.

Asılsız ithamlarla camiamızda başkanlık yapmış bazı isimleri töhmet altında bırakan, bu isimleri vatan hainliği ile suçlayacak kadar gözleri dönmüş bağnaz „Gazeteci“lere, hatırlatmakta fayda gördüğümüz başka hususlarda var.

Harrington Kupası maçının oynandığı 29.Haziran.1923 günü Fenerbahçe Kulübünün başkanının Ali Naci Kayacan olduğunu iddia edenler şunu bilmeli! Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başkanlık yapan isimler arasında Ali Naci Kayacan diye bir isim yok. Bu ismi üstüne basarak defalarca zikredenlerin, nasıl fikir sahibi olmadan zikir sahibi olduklarını taraftarlarımızın ve spor kamuoyu’nun dikkatine sunuyoruz.

Fenerbahçe tarihinde soyadı Kayacan olan tek bir başkan vardır. Onun da adı Ali Naci Kayacan değil, Hamit Hüsnü Kayacan’dır. Amiral Hüseyin Hüsnü paşanın oğlu Hamit Hüsnü Kayacan. Hamit Hüsnü Kayacan ayrıca 1923 yılında değil, 1912-1914 yılları arasında Fenerbahçe’de başkanlık yapmıştır. Bağnazlıkta sınır tanımayanların ifade ettiği gibi Harrington Kupası maçının oynandığı yılda kulübümüzün Başkanı ne Ali Naci Kayacan, ne de Ali Naci Karacan değildir. O dönemde kulübümüzün Başkanı Nasuhi Baydar’dır. Galip Kulaksızoğlu ve Tevfik Taşçı’da diğer iki idare heyeti üyesidir.



İşgal yıllarında halkın hangi koşullarda yaşadığını, nasıl bir ruh hali içinde olduğunu irdeleyemeyecek kadar özürlü olanların bu yıllarda yapılan maçlarla ilgili yorumları ise adeta kara mizah niteliğinde. I.Dünya savaşından II.Dünya savaşına atlayarak kendi senaryolarını destekleyecek örnekler vermeye çalışan, bunu yaparken küçülmekle kalmayıp adeta “suç” işleyenlerin “Fransa ve Macaristan’da işgal kuvvetleri ile maç yapanlar vatan haini ilan edildi..” diye başlayan söylemleri, Fenerbahçe’nin işgal kuvvetleri ile yaptığı karşılaşmalarla ilişkilendiriliyor. Hızını alamayan bir meczup, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden örnek vererek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Ordusu’nun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki varlığını adeta “İşgal” olarak nitelendiriyor ve “Biz nasıl ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde uzun sene spor müsabakalarını dünya tanımadığı için götüremediysek” gibi suç unsuru taşıyan bir ifade kullanıyor.

Meczuplar Konseyi’nin unuttuğu bir başka husus ise, işgal yıllarında işgal kuvvetlerine karşı maç oynayan tek takımın Fenerbahçe olmadığı. 5 yıl süren Mütareke ve işgal yıllarında Fenerbahçe ile birlikte Galatasaray ve Beşiktaş işgal kuvvetleri ile toplam 80 maç yaptılar. Bu maçlarda işgalcilerin karşısına Beşiktaş 7, Galatasaray 23, Fenerbahçe ise 50 defa çıktı. Fenerbahçe’nin diğer iki takımdan farkı işgalciler karşısında 5 yıl boyunca ezici bir üstünlük sağlamasıdır. Fenerbahçe, bu 50 maçın sadece 5’ini kaybetti, 4 beraberlik aldı ve 41 maçı galibiyetle bitirdi. İşgal kuvvetlarine 193 gol atarken kalesinde 47 gol gördü. Meczuplara göre sadece Fenerbahçe değil, Galatasaray ve Beşiktaş’ta vatan hainliği yapmıştır.

Düzenli bir şekilde Fenerbahçe tarihine saldırmayı kendilerine görev sayan bu zavallıların son marifeti ise Salih Paşa…Salih Hulusi Kezrak 1914-1915 yılları arasında kulübümüzün başkanlığını yapmış, hiçbir şekilde Salih Hulusi Kezrak’ın kimliği saklanmamış, hatta bugün bile resmi sitemiz Fenerbahçe.org’da resmi yer almaktadır.

Ulusal tarihimizi tahrip etmekten sakınmayanların, öncelikle tarihi araştırma yetisine sahip olması gerekmektedir. Gazeteci sıfatı ile, Gazeteci mesleğinin onurunu zedeleyenlerin böyle bir yetiye sahip olmasını beklemek, hayâl dahi edilemez...Meczupların iddiasına göre Salih Paşa, İngiliz ve Fransız zırhlıları, toplarını Meclis-i Mebusan’a çevirdiğinde, Milliyetçilerin tutuklama emrine okey vermekle, İngilizlerin bildirisini de resmi bildiri olarak yayınlamakla suçlanıyor. Salih Paşa’nın, isnad edilen bu eylemleri ise Fenerbahçe Başkanı olduğu dönemde yaptığı iddia ediliyor…

Tarihimiz göz göre göre çarpıtılıyor, haddini ve maksadını aşanlar toplumu kandırmaya devam ediyor. İşte meczupların yalanlarına tarihi cevaplar. Salih Hulusi Kezrak 8.Mart.1920-2.Nisan.1920 tarihleri arasında sadece 25 gün hükümette kalmıştır. Hükümeti bizzat Kuva-i Milli mensuplarınca oylanmış, işgalci İngilizlerin bildirisini yayınlamamakta ısrar ettiği için görevinden istifa etmiş, söz konusu olan bildiriyi yayınlamamıştır. Yine Salih Hulusi Kezrak, Fenerbahçe Spor Kulübü’nde 1914-1915 yılları arasında başkanlık yapmış, Fenerbahçe Başkanlığı dönemi ile Hükümet’te olduğu dönem arasında hiçbir ilişki yoktur.

Osmanlı savaştan ağır bir yenilgiyle çıkmıştı. Mütareke ve işgal koşulları altında ağır ağır tükenmekteydi ve bir kaos süreci yaşanıyordu. Milli bir kurtuluş için teşkilatlanma ve yöntemleri henüz tartışılıyor ve oluşturuluyordu. Öte yandan milleti temsilen Meclisin çalışması ve böylece bağımsızlıktan yana bir Milli iradenin güçlü bir şekilde sergilenmesi gerekliydi. Saflar henüz kesin çizgilerle ortaya çıkmamış ve taşlar tam olarak yerlerine oturmamıştı. Milli bağımsızlık ve kurtuluş vazgeçilmez ana fikirdi ancak Ülkenin başşehri, saltanat ve hilafet, Meclis-i Mebusan ve köklü bir devletin bütün organları her türlü baskı ve yaptırım gücünü kullanan yabancı işgali altındaydı. 600 yıllık Saltanat ve 400 yıllık hilafetin olmadığı bir “Cumhuriyet” kurmak fikri ise henüz sadece Atatürk ün kafasının içindeydi. Mustafa Kemal’in yanında milli mücadele veren kumandanlar da dahil ordu, hala saltanatın askerleriydi. Bu komutanların bir çoğu da Atatürk ün Cumhuriyete dönüştürdüğü karmaşık ve uzun süreç içinde böyle düşünmeye ve öyle kalmaya devam ettiler. Düşününüz ki, bu tarihten çok sonra Hilafeti kaldıran Millet Meclisi’nde, milli mücadelenin önde gelenleri de dahil olmak üzere vazife başındaki hiçbir asker yoktu.

Atatürk’ü ve düşüncelerini özümsemeden, onun uzun vadeli öngörü ve planlarını çok iyi kavramadan tarih anlatılamaz. Bu yüzden de yetersiz ve donanımsız kişiler tarihi anlayamaz ve anlatamazlar. Her tarihsel vak’a’yı yaşandığı koşullar altında değerlendirerek açıklamak gerekir. Aksi taktirde Ali Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin, Harbiye Nazırı (Milli Savunma ve Savaş Bakanı) Fevzi Çakmak’a da Salih Paşa gibi hain ve işbirlikçi demek gerekirdi.

Henüz iki hafta önce Türk Basın camiasının herhangi bir üyesinin adını bilmemesi utanç vesilesi sayılacak A.Naci Karacan ismini, Kayacan olarak ifade edenler doğru ismi öğrendikten sonra, Fenerbahçe’nin Harington Kupasını kazanmasının ardından İsmet Paşa’nın yolladığı tebrik telgrafı hakkında “Karacan’ın iki tane kitabı var ikisini de okudum, hiçbiyerde İstanbul’daki maç sonunda Lozan’dan bir kutlama telgrafı çekildiği yazmıyor” diyebilecek kadar arsız ve yüzsüz’dür! Çünkü okunduğu iddia edilen kitaplar aslında bir kitaptır. Aynı kitaptır…Karacan’ın “Lozan” adlı kitabının ilk basımı 1943 yılında “Lozan Konferansı ve İsmet Paşa” ismiyle yayınlanmıştır. Bu kitap piyasada her iki isimle satılmaktadır.

Salih Hulusi Kezrak Paşa ile ilgili dönemi hatırlamak, o günkü ahval’i kavrayabilmek için tarihe bir bakalım…Kaynakları ile birlikte o dönemde cereyan eden hadiselerle sizleri başbaşa bırakıyor, meydanın boş olmadığını bir kez daha hatırlatıyoruz…!

Tarih, hasta ruhların bağnaz düşünceleri ile değişmeyek kadar gerçek, mutaassıpların kavrayamayacağı kadar zengin’dir. Unutulmaması gereken yegâne husus “Güneşin balçıkla sıvanmayacağı” gerçeğidir…

(Temel Yayınları-Ali Fuat Cebesoy- Milli Mücadele Hatıraları-S.287-290)
Sivas`ta heyet-i temsiliye azalarıyla müştereken yapmış olduğumuz müzakereler 29 Kasım 1919`da nihayet bulmuş ve aşağıdaki kararlar alınmıştı:

1 - Meclis-i millînin İstanbul`da içtimaındaki mehazir ve mehalike (sakınca ve korku) rağmen, hükümeti seniyenin hariçte (istanbul dışında) içtimaına adem-i muvafakati yüzünden ve memleketi buhrana duçar etmekten içtinaben İstanbul`da içtimai zarureti kabul edildi. Ancak aşağıdaki tedabirin ittihazı lüzumu tekarrur etti:

a)Bilûmum mebusları vaziyet hakkında tenvir ile münferiden mütalâalarını talep etmek.

b)Mebuslar, İstanbul`a gitmeden evvel Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi mahallerde kısım kısım toplanarak Meclis-i Millînin içtimaına nazaran gerek İstanbul`da ve gerekse hariçte alınması lâzım gelen emniyet tedabirini ve programımızın esasatını müdafaa edecek kuvvetli bir grubun vücuda getirilmesi esbabını tezekkür ve teemmül eylemesi. (konuşarak etraflıca tartışma)

c)Teşkilât-ı cemiyeti,(teşkilatlanma) süratle teşmil ve tarsin (yayma ve sağlamlaştırma) için kolordu kumandanları ve ahz-ı asker rüesası vasıtasıyla delâleti seria-i fiiliyede bulunmaları.(yol gösteren ve çabuk)

d)Bilcümle rüesayı memurini mülkiyeden (mülki amirler) her ihtimale karşı, teşkilât-ı milliyeye sadakatte bulunacaklarına dair söz almak ve kendilerinin vesaiti mevcudeleriyle teşkilât-ı cemiyeti, taazzuv (organlaşma) ettirmeğe sürati tevessüllerini talep etmek.

2 - Meclis-i Millî, İstanbul`da içtima ettikten sonra, mebusan, emniyet ve serbestii tam ile ifa-yı vazife-i teşriiye eylemekte olduklarını teyit edeceği güne kadar, heyet-i temsiliye, şimdiye kadar olduğu gibi hariçte kalarak vazife-i milliyesine devam edecektir. Ancak bilcümle livalardan ve mebus olan zevattan intihap edilmek üzere birer, vilâyat ve müstakil livalardan ikişer zatın, nizamnamenin sekizinci maddesine istinaden heyet-i temsiliye âzası olarak Eskişehir kurbunda cemedilerek, vaziyetin tavzihi ve Meclis-i Mebusan`da sureti hareketin takriri tezekkür edilecektir. Bu sebeple heyet-i temsiliye dahi mahallî mezkûra intikal edecektir. Bu içtimai müteakip heyet-i temsiliye sureti münasibede takviye olunduktan sonra diğer zevat İstanbul`a Meclis-i Millîye gideceklerdir. Heyet-i temsiliyenin, vazifeye devam ettiği müddetçe, teşkilât-ı milliyenin şekil ve tarzı faaliyeti, nizamnamede münderiç olduğu gibi olacaktır.

Meclis-i Mebusan, emniyeti mutlaka içinde bulunduğunu teyit ettiği zaman, heyet-i temsiliye, nizamnamede mevcut salâhiyetine istinaden, umumî kongreyi içtimaa davet ederek onbirinci madde mucibince, cemiyetin alacağı vaziyeti âtiyenin tekarrürünü, kongrenin kararına terkedecektir.

Kongrenin mahalli içtimai ve sureti in`ikadı, o zamanki ahval ve icabata tâbi olacaktır. Kongrenin davet olunduğu zaman ile in`ikadı arasında geçecek müddet zarfında heyet-i temsiliye, hükûmet-i merkeziye ve Meclis-i Mebusan ile mecburiyeti kat`iyye görmedikçe münasebatı resmiyede bulunamaz.

3 - Paris Sulh Konferansı, hakkımızda menfî bir karar verdiği ve hükümet ve Meclis-i Millice kabul ve tasdik edildiği halde vesaiti seriai münasibe ile irade-i milliye bilistimzaç nizamnamede musarrah olan esasatın istihsaline çalışılacaktır.

Millî Mücadele tarihimizde pek önemli bir vesika mahiyetini taşıyan bu kararlarımız heyet-i temsiliyenin mesaisine hakikî bir rehber olacaktı. Mukarrerata şu zatlar imzalarını koymuşlardı: Heyet-i temsiliyeden Mustafa Kemal Paşa, Hüseyin Rauf Bey, Vasıf Bey (Erkân-ı Harp Miralayı Kara Vasıf Bey), Bekir Sami Bey (Hariciye Vekili Bekir Sami Bey), İbrahim Süreyya Bey, Hüsrev Bey, Hakkı Behiç Bey, Ömer Mümtaz Bey, Mazhar Müfit Bey, kumandan olarak da ben, 15 inci Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, 3 üncü Kolordu Kumandanı Miralay Hüseyin Selâhattin Bey, 12 nci Kolordu Erkân-ı Harp Reisi Şemsettin Bey imzalamışlardı.

“Amasya mülakatı ve Salih Paşa“
Sivas`ta kumandanların da iştirakiyle yapılan müzakere ve varılan neticelere sebep olan hâdiseleri de kısaca gözden geçirmek istiyorum. Anadolu ile anlaşarak iktidara gelen Ali Rıza Paşa hükümeti, teferruat üzerinde de bir mutabakat hâsıl edebilmek için Bahriye Nâzın Salih Paşa`yı Amasya`ya göndermişti. Amasya`da Salih Paşa ile heyet-i temsiliye arasındaki müzakereler 20-22 Ekimde vuku bulmuştu. Bu müzakerelerin en mühim kısmı Meclis-i Millînin nerede toplanacağına dair olanı idi. Meclis-i Millî`nin herşeyden evvel tam bir emniyet içinde ve serbest olarak teşri vazifesini yapması şarttı. Karadan ve denizden ecnebî işgali altında bulunan İstanbul`da Meclis-i Mebusan`in teşriî vazifelerini hakkıyla yapacağına ihtimal verilemezdi. 1870`de Fransızların Bordo`da ve sonra Almanların Vaymar`da yaptıkları gibi sulhun akdine kadar muvakkaten hükümeti seniyenin tensibi ile Anadolu`da emin bir mahalde içtimai zarurî ve muvafık görülmüştü. Bahriye Nâzın Salih Paşa, bu muvafakatin ancak şahsına ait olduğunu, bütün hükümet namına kat`î söz veremiyeceğini ileri sürmüştü. Salih Paşa bilâhare arkadaşlarını iknaa muvaffak olamadığını bildirmişti. Demek ki Meclis-i Millî İstanbul`da toplanacaktı.

Meclis-i Mebusan`ın İstanbul`da toplanması halinde, sultan Vahi-deddin ile taraftarlarından terekküp etmiş olan Ayan Meclisinin tesiri ve İngiliz işgal kuvvetlerinin tehdidi altında kalacağından mebusların ekseriyetinin hamiyet ve fedakârlığına güvenimiz olmasına rağmen Meclisin, millî arzulan tamamiyle tahakkuk ettiremiyeceği endişesi uyanmıştı. Sonra o zamanki Meşrutiyet Kanun-u Esâsîsi millet hâkimiyetini ve iradesini mutlak olarak Meclis-i Mebusan`da mahfuz tutamıyordu.

Bütün bu mahzurlara rağmen Meclisin Anadolu`da emin bir mahalde toplanmasında daha fazla ısrar edemiyorduk. İstanbul ile irtibatımız kesilecekti. Mebuslar ısrar ederek Anadolu`da toplanmağa kalkışmış olsaydı, ne padişah, ve ne de ayan azaları mebusların içtima eyledikleri mahalle gelmiyeceklerdi. Kanun-u Esâsî mucibince Meclis-i Millî`nin arzu edilen bir halde toplanması keyfiyeti yalnız mebusların elinde değildi. Böyle bir karara padişah ile hükümetin ve ayan meclisinin katılmaları lâzımdı.

Zaman henüz müsait değildi

İstanbul ile münasebetimizi ve irtibatımızı keserek Anadolu`da millî bir hükümet tesisine kalkışmağa ne efkâr-ı umumîye ve ne de bizler henüz kafi derecede hazır değildik.
 
Katılım
18 Haz 2006
Mesajlar
3
Tarih meraklılarına ithafen 2

Bu vaziyet karşısında yapılacak şey, düşmanlarımızı serbest bırakalım, istedikleri gibi Meclis-i Mebusanı da İstanbul`da toplıyarak tesirleri altına alsınlar, biz de Anadolu`da herşeyi hazırlayalım Padişah ve hükümet menfi bir sulh kararını kabul eder ve onu tazyik ile Meclis-i Millîye de kabul ettirirse, biz de Anadolu`da haklı olarak icraî ve teşriî kuvvetleri kendisinde cemedecek, milletin mukadderatına hâkim olabilecek bir müessisan meclisini toplar, Kanun-u Esâsî`yi yeni siyasetimize göre değiştirir ve millî dâvayı kurtaracağımız güne kadar milletin bütün maddî ve mânevi kuvvetlerini kullanarak muvaffak olmağa çalışırız.

İşte Sivas kararının birinci ve ikinci maddeleri bu gayeyi temin edebilecek olan hazırlıkları ve üçüncü madde ise yeni millî idarenin kurulmasını istihdaf etmişti.

Kâzım Karabekir`in görüşü
Sivas içtimaında rahmetli ve pek aziz arkadaşım Kâzım Karabekir Paşa, heyet-i temsiliyenin Amasya`da Salih Paşa`ya kabul ettirdikleri Meclis-i Millî`nin Anadolu`da toplanması fikrini, İstanbul ile irtibatımızı keserek Anadolu`da millî bir hükümet kuracağımız şeklinde anlamıştı. Halbuki Heyet-i Temsiliyenin nokta-i nazarı milletin mukadderatını üzerine alacak olan Meclis-i Milli`nin her nevi tazyik ve tesirden âzâde bir mahalde içtimaını teminden ibaretti. Belki de Karabekir Paşa, Meclis-i Millî`yi başka bir mânada anlamıştı. O zamanki Kanun-u esâ-sî hükümlerine göre, Padişah, Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan ve hükümetin bir araya toplanmasından teşekkül edecek heyete Meclis-i Millî deniyordu.

Heyet-i temsiliyenin Sivastan daha garba gitmesi lüzumu da bu içtimadan sonra hatıra gelmişti. Sivas`ın münakale bakımından şimendifer yollarından çok uzakta bulunması İstanbul ile olan muvasalasını geciktiriyordu. Mebuslar İstanbul`a gitmezden evvel heyet-i temsiliye ile temasa geleceklerdi. Mebusların Sivas`a kadar gelmeleri hem uzun sürecek ve hem de külfetli olacaktı. Umumî kongreden sonra Ankara millî bir merkez halini almış, her tarafa karşı emniyeti temin edilmişti. Eskişehir ise daimî bir merkez olamazdı. Yalnız iki şimendifer hattının iltisak noktasında bulunduğu için lüzum görüldüğü takdirde burada da muvakkaten kalınacaktı.

Umumî kongreden sonra İstanbul ile irtibak kesilerek Ankara`da millî bir hükümetin kurulması ve bunun başına da Mustafa Kemal Paşa`nın geçeceği gibi bir fikir o zamanlar hiç kimsenin aklından geçmemişti. Bütün emelimiz Meclis-i Millî`nin Anadolu`da emniyetli ve münasip bir mahalde toplanabilmesini hükümet ve padişaha kabul ettirmekten ibaretti. Bu teklif kabul edilmeyince Sivas`ta toplanılmış, vaziyet yeniden görüşülmüştü. Hiçbir arkadaş diğerinin tesiri altında kalmaksızın vesikadaki her üç madde üzerinde ittifak etmiştik.


(Türk Tarih Kurumu yayınları-Zekeriya Türkmen-Mütareke Döneminde Ordunun Durumu ve Yeniden Yapılanması (1918-1920)-Özet)

Mütarekeyi takip eden günlerde Osmanlı hükûmetine baskıları giderek arttıran İngilizler, ordu komutanlarının görevlerine son verilerek, orduların dağıtılmasını, silah, araç, gereç ve her türlü techizâtın teslimini, askerin de terhisini istiyorlardı. Öte yandan, İtilaf Devletleri`nin yaptıkları baskılar sonucu bu isteklerin uygulanması yolunda ordu komutanlarına gönderilen emir ve talimâtlar tepkilere yol açtı. Suriye, Musul, Kafkasya, Trakya, Yemen, Asir, Hicaz ve Trablusgarp`ta bulunan ordu ve birlik komutanları bu emirleri uygulamadıkları gibi, şiddetle protesto da ettiler. Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın telkinleri sonunda, ordu komutanları birliklerini mümkün olduğunca Anadolu içerilerine çekip, yerlerine de bir vekil bırakıp, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetinin davetine uyarak İstanbul`a geldiler. Yapılan tespitlere göre, ordu komutanlarından bazıları komuta ettikleri birliklerin memleketin iç kesimlerine nakli ve yerleştirilmesinden dolayı bu davete geç katıldılar. Nitekim, VI.Ordu komutanı Ali İhsan Paşa ile IX.Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa bu yüzden İstanbul`a gelmekte gecikmişlerdi.

Ordu ve kolordu komutanlarının İstanbul`da Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti karargâhında toplandığı sırada, Osmanlı ordusunun elinde bulunan silah, cephane, araç-gereç ve her türlü techizâtın büyük bir bölümü İtilaf komisyonlarının kontrolüne geçti. Seferî ordunun silah ve cephanesi elinden alınarak ordunun mevcut depolarına veya İtilaf Devletleri tarafından depo olarak kullanılan yerlere konuldu. Bu arada Osmanlı ordusu, (1918) Kasım ayından itibaren uygulamaya konulan terhis talimatnâmesi ile terhis edilmeye başlandı. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, ordudaki zabitler ile teknik personeli terhisin dışında tutarak bunları idari izinli saydı. Bu kritik dönemde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, mütarekenin tatbiki yolundaki bütün baskılara rağmen, ordu ve kolordulardaki iskelet kadroyu muhafaza etmeye büyük gayret sarfetti. Bu arada belirtmek icap ederse, iskelet kadro kuruluşu mevcut olan fakat, personel (neferât) ve silah bakımından ikmâli tamamlanmamış, olağanüstü bir durumda hemen derlenip, kuruluşu ve teşkili tamamlanabilecek bir düzenleme idi. Nitekim, Mütareke Döneminde ordu, yeniden yapılanma sürecine girdiğinde bu iskelet kadrolar, askerlerin kısa sürede derlenip toparlanmasını mümkün kılmıştır.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, I.Dünya Savaşı`ndan mağlup çıkmış bulunan Osmanlı ordusunun kalıntısından, Mütareke Dönemi`nde yeni bir ordu vücuda getirmek için büyük gayretlerle işe başladı. 1919 yılı başında 9 kolordu ve 20 tümen şeklinde iskelet kadrosu belirlenen Osmanlı ordusunun genel durumu hakkında İtilaf Devletleri`ne de gerekli bilgi verildi. Mütarekenin imzalandığı sırada 400.000 kişi civarında bulunan Osmanlı ordusu, orduların lağvı ve terhislerin sonunda (1919) Nisan ayında 110.000 kişi civarına indirildi. Bilindiği gibi, mütarekenamede İtilaf Devletleri`nin ordu hakkında belirledikleri rakam 50.700 idi. Fakat, tespitlerimize göre bu sayı anlaşma hükümlerinde kalmıştır.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti`nin mütarekeden sonra İstanbul’a davet ettiği ordu komutanları burada boş durmamışlar; memleketin kurtuluşu için askerî sahada birtakım plan ve projeler hazırlamışlardı. Tarihe “Üçler Misâkı” adıyla geçen bu plana göre, ilk önce üç ordu müfettişliğinin teşkili gündeme geldi. Bu misaka göre teşkil edilecek ordu müfettişlikleri ile ordunun denetim altına alınması, mümkün olduğunca bol miktarda silah ve cephanenin Anadolu`daki depolarda toplatılarak İtilaf Devletleri`ne teslim edilmemesi, İstanbul`da hükûmet ve saltanat makamı İngiliz esareti altında bulunduğundan, buradan verilecek emirlerin icra edilmeyip, Anadolu`da millî bir idare vücuda getirilmesi, kuva-yı milliye teşkiliyle düşmana karşı taarruzlarda bulunulması kararlaştırıldı. Araştırmamıza göre, Üçler Misâkındaki kararların Türk İstiklal Savaşı`ndaki gelişmelere bakılırsa, tatbik mevkiine konulduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, ordu müfettişliklerinin kurulması ile Mondros Mütarekesi`ne göre savunmasız bir halde bırakılan memleketin, birlik ve beraberliğinin yeniden te`sisi de düşünüldü. Bundan başka, lağvedilen ordu komutanlıklarının yerine, son derece geniş mülki ve askeri yetkilerle teşkil edilen ordu müfettişliklerinin bir an önce faaliyete geçirilerek, dağılmakta olan ordunun kontrol altına alınması planlandı. Yaptığımız tesbitlere göre, hükûmet de Nasihat Hey`etlerini teşkil ederek Anadolu`da mütareke hükümlerinden kaynaklanan otorite boşluğunu doldurmak istedi. Bu hey’ etlerle halkın saltanat ve hükûmete bağlılığı arttırılmak istenmişti. Diğer taraftan, teşkil edilen bu heyetler vasıtası ile Anadolu`daki ordunun kontrol altına alınması da planlandı. Nitekim, Nasihat Hey`etleri ile umduğunu bulamayan hükûmet, bunun üzerine ordu komutanlıkları ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetinin müfettişlik teşkili yolundaki fikrini kabul ederek uygulamaya koydu.

Nisan 1919`da kuruluşu tamamlanan ordu müfettişlikleri, 30 Nisan 1919 tarihli padişah iradesi ile resmiyet kazandı. Buna göre, Osmanlı ülkesi üç ordu müfettişliğine bölündü. Bütün askerî ve mülkî birimlerin ordu müfettişliklerine bağlı oldukları prensibi kabul edildi. Böylece bütün fonksiyonlarını yitirdiğine kanaat getiren devlet merkezi, bu şekilde bir yapılanma ile varlığını devam ettirmek istiyor ve Anadolu`da dağınık bir vaziyette bulunan orduyu da yanına çekmeyi düşünüyordu. Bir yerde ordu müfettişlikleri, saltanat ve hilafet makamı ile hükûmetin Anadolu`daki otoritesini devam ettireceklerdi. Müfettişlik uygulamasına geçildikten sonra , hükümet görünen maksadını İtilaf Devletleri`ne şöyle açıklamıştı: Mütareke hükümlerinin tatbikini kolaylaştırmak, ötede beride dağınık halde bulunan orduyu terhis edip silah ve cephanenin teslimini kolaylaştırmak, kuva-yı milliye adı altında toplanan çeteleri dağıtmak. Bu şekilde görevleri belirlenen ordu müfettişliklerinden I.Ordu müfettişliği İstanbul`da kalmak üzere, II. ve III.ordu müfettişleri Anadolu’ya geçerek vazifeye başladı. Anadolu`ya geçen müfettişlerin, İtilaf Devletleri temsilcilerine bildirilen maksadın dışında faaliyetlerde bulunmaları, bunlara karşı şüphenin giderek artmasına sebep oldu. Bu sırada müfettişlerin kuva-yı milliyeden yana tavır sergilemeleri, mütareke hükümlerinin tatbikinde ağır davranmaları veya tatbik etmemeleri bu şüpheleri zamanla daha da arttırdı. Müfettişlerin Anadolu`daki tavır ve hareketleri, İtilaf Devletleri’nin müfettişlik konusunda hükûmete baskı yapmalarına sebep oldu. İtilaf Devletleri`nin İstanbul`daki sözcüsü konumundaki İngilizler, bu sırada müfettişlik mes`elesinden dolayı hükûmete baskı yapmaya başladılar. İngilizler`i böyle bir harekete zorlayan en önemli gelişme ise, III.Ordu müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa’nın mütareke şartlarını hiçe sayan tavır ve hareketleri idi. Araştırmamızın ikinci bölümünde detaylı bir şekilde ifade edildiği üzere, III.Ordu müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa son derece geniş mülkî ve askerî yetkilerle Anadolu`ya gönderilmişti. Müfettişlik konusunda, hükûmet merkezinden kendisine verilen talimâtta, Orta Karadeniz kesimindeki şekaveti önlemek, silah, cephane ile vb. malzemenin bir an önce depolarda toplatılmasını sağlamak, terhis işlemlerini hızlandırmak ve kuva-yı milliye için asker toplanmasına mâni olmak gibi hususlar vardı. Fakat, Mustafa Kemal Paşa bu talimatta belirlenenlerin tam aksine hareket etti. O`nun bu hareketi, İngiliz temsilcilerini ve İtilaf Devletleri`nin baskıları sonucu, politikasını İngiltere`nin dümen suyuna göre yönlendiren Damat Ferid Paşa ve kabinesini tedirgin etmekte idi. Ordu müfettişi ile hükûmet merkezi arasında yapılan haberleşmelerden çıkan sonuca göre, hükûmetin askerî kanadını oluşturan Harbiye Nezareti ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, bu sırada gizli de olsa Mustafa Kemal Paşa’nın faaliyetlerini desteklemekte idi. Bu sırada içinde bulunduğu nazik dönemi çok iyi kavrayan III.Ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa ise, devlet merkeziyle olan ilişkilerinde çok hassas davranıyor; dengeleri mümkün olduğunca sarsmamaya çalışıyor; hattâ devlet merkezine gönderdiği telgraflarda her defasında bağlılığını bildiriyor; müfettişlik mıntıkasında ihtiyaç duyduğu şeyleri sıralayarak birtakım taleplerde bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen, devam eden İngiliz baskı ve tazyiki, hükûmet tarafından M.Kemal Paşa’nın müfettişlik mıntıkasından geri çağrılmasına sebep oldu. Sadrazam Damat Ferid Paşa ve Harbiye Nezareti tarafından İstanbul`a dönmesi için yapılan davete, Paşa gayet nazikane bir şekilde cevap vererek reddetti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul`a yapılan davete icabet etmemesi 7/8 Temmuz 1919 gecesi azledilmesine sebep oldu. Öte yandan, aynı gün ve saatlerde Mustafa Kemal Paşa da devlet merkezine gönderdiği telgrafta, çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa ettiğini belirterek, kendi deyimiyle bir "ferd-i mücahit" sıfatıyla halkın içine katıldığını bildirdi. Bu arada şunu da ifade etmek gerekirse, Mersinli Cemal Paşa’nın 1 Temmuz 1919 tarihinde Konya’daki II.Ordu müfettişliğini vekâleten Miralay Selahattin Bey`e bırakıp, yapılan davet üzerine İstanbul`a gittikten sonra, Anadolu’da en kıdemli komutan olarak Mustafa Kemal Paşa kaldı. Böylece II.Ordu müfettişliği mıntıkası da askerî hiyerarşi gereği Mustafa Kemal Paşa’ya bağlandı. Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişliğinden azledilmesinden bir kaç gün evvel Anadolu`da bulunan kolordu komutanları -ki, bunlar içerisinde özellikle Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar-, şayet ordu müfettişliğinden uzaklaştırılsa bile eskisinden daha fazla emirlerine riayet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa tereddüt etmedi. Ordu müfettişliğinden ayrıldıktan sonra, tekrar Anadolu’nun en kıdemli komutanı sıfatı ile kuva-yı milliye hareketinin tabii lideri oldu. Nitekim, komutanların İstanbul`da bulundukları sırada (1919 Nisan ayında) üçler misâkında aldıkları kararların bir kısmı böylece uygulamaya konulmuş oldu ve Anadolu`da bulunan kolordular Mustafa Kemal Paşâ ya bağlandı. Millî Mücadeleyi yürütecek kadro da böylece belirginleşmeye başladı.

Anadolu`daki ordunun Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında kenetlenmesinden tedirgin olan Damat Ferid Paşa hükûmeti, bunun üzerine Tahkik Hey`etleri teşkil ederek kolorduları yanına çekmek için gayret sarfettiyse de başarılı olamadı. Tahkik Hey`etleri ile bir yerde nasihatlerde bulunarak orduyu yanına çekmekte başarısızlığa uğrayan hükûmet, otoritesini Anadolu`da icra-yı faaliyet gösteren ordu müfettişliği teşkilatını tamamen lağvetmekle kabul ettirmek istedi. Bu aşamada 16 Ağustos 1919 tarihinde ordu müfettişlikleri lağvedilmiş oldu.

Bilindiği gibi, her rejim ordunun veya buna benzer resmî bir kuvvetin desteği ile ayakta durabilir. Bu düstûrdan hareketle Damat Ferid Paşa hükûmeti, lağvedilen ordu müfettişliklerinin yerine yeniden ordu komutanlıklarını ikame etti. Hükûmet, bu sırada orduyu yeniden düzen altına alabilmek için Askeri Şûra teşkilini dahi gerçekleştirdi. Bütün bu yapılanları mütareke ahkâmına aykırı gören İngilizler, hemen harekete geçti. Böylece askeri şûra çalışmaları ve orduyu yeniden düzenleme çabaları sonuçsuz kaldı. Dönemli ilgili kaynaklardan çıkan sonuca bakılırsa, Damat Ferid Paşa ve kabinesi iktidara gelişinden (16 Mayıs 1919), kuva-yı milliye ve kamuoyunun baskılan sonucu istifa edişine (30 Eylül 1919) kadar geçen zamanda şöyle bir bakılırsa, politik yönden büyük zikzaklar çizdiği, İngiliz mümessillerinin yönlendirmeleriyle siyasetini belirlediği dikkati çeker. Bu dönemde hükûmetin İngiliz istekleri doğrultusunda politikasını belirlemesi, kuvayı milliye hareketi ile Anadolu`da âdeta içli dışlı durumda bulunan ordunun, hükûmete karşı katı bir tavır takınmasına sebep oldu.

Damat Ferid hükûmetinin istifasından sonra kuva-yı milliyenin isteklerine İstanbul değer vermek mecburiyetinde kaldı. 2 Ekim 1919`da Ali Rıza Paşa kabinesi kurulunca, İstanbul ile Anadolu arasında önceki hükûmet döneminde kopan ilişkiler yeniden kuruldu. Bilinen Amasya mülakatı neticesi, Temsil Hey`eti ile hükûmet arasında mutabakat sağlandı. Öte yandan, bu hükûmetle ilişkilerin düzelmesinde, diyaloğun sağlanmasında Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa’nın büyük gayretleri oldu. Nitekim, Cemal Paşa ile Cevat Paşa, Anadolu`da düşmana karşı başlatılmış olan kuva-yı milliye hareketinin, âdeta İstanbul`da hükûmet kanadındaki temsilcileri gibiydiler. Cemal Paşa bu sırada orduya yeniden bir düzen vermek amacıyla, Askerî Şüra’nın açılmasını gerçekleştirdi.Askeri Şûra çalışmaları 1919 Kasım`ında başlayarak Damat Ferid`in yeniden iktidara gelişine -Nisan 1920 tarihine- kadar devam etti. İşte bu şûra çalışmaları sonunda, ortak bir karara varan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ile Harbiye Nezareti, kuva-yı milliyenin iaşe ve ikmâlini kabul ederek, bunun çok gizli yollarla temin edilmesini kararlaştırdı. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Damat Ferid Paşa hükûmeti döneminde reddedilen kuva-yı milliye, bu hükûmet tarafından baştacı edilmek isteniyordu. Cemal ve Cevat Paşalar yayınladıkları gizli tamim ve emirlerle kuva-yı milliyeye her türlü yardım ve desteği sağlamayı vaad etmekle kalmayıp, uygulamaya da koydular. Askerî Şûra çalışmalarından sonra kuva-yı milliyeyi gizli yollarla desteklemeyi ilke edinen Ali Rıza Paşa kabinesi, Anadolu’nun nabzını yoklamak, gelişmeleri yerinde takip edebilmek amacıyla Tahkik Hey’etleri’ni yeniden teşkil etti. Bu hükûmet döneminde Anadolu`da faaliyet gösteren Tahkik Hey`etleri ile kuva-yı milliye liderleri ve Temsil Hey`eti arasında tam bir uyum sağlandı. Hükûmet, kuva-yı milliye ile anlaşmak, ona gizli yollardan yardım etmekle kalmadı; öteden beri millî hareketin lideri olan ve Damat Ferid Paşa kabinesi döneminde ordudan azledilen M.Kemal Paşa ile telgraf görüşmelerini başlattı. Nitekim, bu görüşmelerin ardından milli hareketin lideri M.Kemal Paşa.`ya tekrar eski itibarı iade edildi. Paşa, ordudan istifa etmiş kabul edilerek, ayrıca sahip olduğu nişan ve madalyaları geri verildi. Bu konu Vahdettin’ in iradesi ile kesin şeklini aldı. Kuşkusuz yaptığımız bu tespitlerden çıkarılan sonuca göre, İstanbul hükûmeti artık Anadolu`da Temsil Hey`eti etrafında ortaya çıkan oluşumu resmen tanımış oluyordu.

Öte yandan, Cemal ve Cevat Paşalar`ın her ne pahasına olursa olsun, Anadolu`daki hareketi desteklemeleri İngilizler tarafından fark edilince istifaları gündeme geldi. İngilizler’in bu tazyik ve baskıları karşısında, Ali Rıza Paşa kabinesi toptan istifayı düşündü. Fakat, adı geçen paşalar istifa ederek, millî menfaatler açısından bu hükûmetin bir müddet daha iktidarda kalmasını sağladı. Diğer taraftan, 12 Ocak 1920`de Osmanlı Meb`usan Meclisi`ni toplayarak, 28 Ocak 1920`de Misak-ı Millî kararlarının alınmasını sağlayan Ali Rıza Paşa kabinesi tarafından kuva-yı milliyenin faaliyetleri gözardı edildi. Bu kabine döneminde Anadolu’da bulunan kolordu ve birlikler Harbiye Nezareti`nin gizli desteği ile silah, cephane ve personel bakımından takviye edildi. Cemal Paşa’nın istifasından sonra nezarete getirilen Fevzi Paşa da bırakılan faaliyetleri aynı doğrultuda devam ettirdi. Fevzi Paşa, Çanakkale Akbaş Cephaneliğinde ve İstanbul`daki silah depolarında mevcut silahların yapılan baskın vs. yollarla Anadolu`ya kaçırılmasına göz yumdu. Fevzi Paşa döneminde, Anadolu`da Mustafa Kemal Paşa liderliğinde toplanan ordunun iaşe ve ikmali büyük ölçüde gerçekleştirildi. İngilizler`in baskılar sonucu, kuva-yı milliyenin İstanbul`daki temsilcisi kabul edilen Ali Rıza Paşa kabinesi 3 Mart 1920`de istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Ali Rıza Paşa’nın halefi Salih Paşa kabinesi de Anadolu’ya karşı aynı politikayı takip etti.

İtilaf Devletleri tarafından 16 Mart 1920`de İstanbul`un işgal edilip, meclisin basılarak kuva-yı milliye yanlısı milletvekillerinin takip edilmeleri, bir kısmının Malta`ya sürülmeleri Türk Tarihi’nde yeni bir devrin başlangıcı oldu. Bütün bu hadiseleri dikkatle değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, milletin meşrû müdafaasını ancak hür bir ortamda sağlayabileceğini, bu yüzden artık Anadolu`ya tabi olunması gerektiğini her tarafa tamim etti. Bu düşünceden hareketle, meclisin Ankara’da toplanmasını ve bunun Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak 23 Nisan 1920`de açılmasını sağladı. İşgal olayından kısa bir süre sonra iktidara gelen Damat Ferid Paşa, Anadolu`da gayr-ı meşru olarak vasıflandırdığı bu yeni yapılanmayı bastırmak için hemen harekete geçti. Bir yerde kuva-yı milliyeyi te`dip etmek, orduyu kontrol altına almak maksadıyla Kuva-yı İnzibatiye ve Anadolu Fevkalâda Umum Müfettişliğini kuran hükûmet, bütün bu çabalarında başarılı olamadı. Zaten bu sırada ordu, kayıtsız şartsız olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin kontrolüne girmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmetinin teşkiliyle birlikte, hükûmetin askerî kanadını oluşturan Millî Müdafaa Vekâleti ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin yeniden düzenlenmesi gündeme geldi. Böylece mütareke döneminde İstanbul hükûmetlerinin gerçekleştirmek istedikleri yeniden yapılanma, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Karargâhı teşekkül eden ordu, kısa sürede personel ikmali ile silah, techizat vb. lojistik desteğini tamamlayarak cephe taksimatına göre 1920 yılı sonlarına doğru yapılanmasını tamamlamış oldu. 1921 yılı Ağustos`undan itibaren, artık yeniden yapılanan bu orduyu durdurmak mümkün değildi.

(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.143)
2 Ekim 1919
Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu ve açıklandı. İngilizlerin de rızasıyla kurulan bu hükümet için Padişah "hülleci bir kabine olacak" diyor. Anadolu`nun İstanbul`la bağlantılarını kesmesi üzerine Damat Ferit Paşa Hükümeti 30 Eylül (veya 1 Ekim)`de işbaşından uzaklaştırılmıştı. Anadolu ile uzlaşmayı savunan Ali Rıza Paşa Hükümeti, 12 Ocak`ta Mebuslar Meclisi`ni toplayacak, İtilaf Devletleri`ne karşı mücadele edemeyecek, öte yandan Temsil Kurulu`nu Hükümet`in işlerine karışmakla suçlayacak, İngilizlerin ağır müdaheleleri üzerine 3 Mart 1920`de istifa ederek yerini kısa bir süre işbaşında kalabilecek olan Salih Paşa Hükümeti`ne bırakacaktır. Damat Ferit Paşa`nın istifası ve Ali Rıza Paşa Hükümeti`nin kurulması, Kuvayı Milliye`nin ilk siyasî zaferi olarak değerlendiriliyor. (TV: 3662; İkdam, Tas.Ef., Peyam, İfham, İstiklal, Alemdar, Vakit, İleri: 3; İr.Mil. 7; İnal: 2111; Göztepe: 220; Cebesoy 1: 230; Türkgeldi 1: 245, 249; MN 1922: 170)

Ali Rıza Paşa Kabinesi: Başbakan: Bahriye eski Bakanı Ali Rıza Paşa; Şeyhülislam: Haydarizade İbrahim Efendi; Dışişleri: Dışişleri eski Bakanı Mustafa Reşit Paşa; Harbiye: Askerî Okullar Müfettişi, 2. Ordu eski Müfettişi Cemal Paşa (20 Ocak 1920`ye kadar); Bahriye: Bahriye eski Bakanı Salih Paşa; İçişleri: İtibar-ı Millî Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Damat Şerif Paşa; Adalet: Mustafa Bey; Maliye: Maliye eski Bakanı Tevfik Bey; Bayındırlık: Harbiye ve Bayındırlık eski Bakanı Abuk Ahmet Paşa; Ticaret ve Tarım: Ticaret ve Tarım eski Bakanı, Genelkurmay eski Başkanı ve Senato üyesi Hadi Paşa; Eğitim: Sait Bey; Danıştay: Abdurahman Şeref Bey; Evkaf: Sait Bey (Vekâleten) (TV: 3662; İkdam, Peyam, İfham, İstiklal, Alemdar, Vakit, İleri; 3; Göztepe: 220; Türkgeldi 1: 245; İnal: 2111)

(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.404)
3 Mart 1920
İngilizlerin baskısına daha fazla dayanamayan Ali Rıza Paşa Hükümeti, Yunan ilerlemesini ve sansürü protesto ederek istifa etti. Ali Rıza Paşa Hükümeti, Damat Ferit`in Anadolu ayaklanması karşısında yenik düşmesi üzerine 2 Ekim 1919`da kurulmuştu. Damat Ferit`in işbaşına getirilmesi için İstanbul`da yoğun çalışmalar yapılıyor, ancak Anadolu`dan gelecek sayısız telgraflar ve Mebuslar Meclisi`nin isteği ile Padişah başbakanlığı kısa bir süre için Salih Paşa`ya verecek, 8 Mart`ta açıklanan bu hükümet de 2 Nisan`da istifa edecektir. (İkdam, Akşam, Tas. Ef, Vakit, İfham, PS, İleri, YG: 4; öğüt: 5, 8; İr. Mil: 8; Nutuk, ves. 341 "Dünkü İtilaf notasından dolayı"; Rey: 270; Türkgeldi 1: 254)

Rauf Bey ve Kara Vasıf, Mustafa Kemal`e gönderdikleri raporda, Hükümet`in istifasını anlattılar. Meclis`in dağıtılacağını, yeni bir Damat Ferit Hükümeti ihtimali olduğunu bildirerek, etkili tedbirler alınmasını istediler. (Nutuk, ves. 241 a) * Felah-ı Vatan Grubu toplanarak Hükümet`in istifasını görüştü. Buhran hakkında bilgi almak üzere Celalettin Arif Bey ve Mecdi Hoca, Saray`a gönderildi. Grup temsilcileri Padişah`tan, Kuvayı Milliye`nin kabul edebileceği bir başbakan atamasını istediler. Vahdettin, "Buhranın önemini takdir ediyorum. Müsterih olsunlar. Duruma göre bir başbakan tayin edip Grup`la anlaşmasını söyleyeceğim" dedi. (BTTD 61: 20; Nutuk, ves. 242 c)

(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.412-415-416)
6-8 Mart 1920
Dükkânlar kapatıldı. Halk, hükümet konağı ve ordu dairesi önüne giderek kurulacak hükümetin millî amaçlara uygun olmasını istedi. Aksi görüşte bir hükümetin emirlerine itaat edilmeyeceği bildirildi. İstanbul`a teller çekildi. Dün ve bugün İstanbul telgraf yağmuruna tutuldu. Bunlardan 212`si, Mec-lis`in bugünkü oturumunda üyelere duyuruldu. (İr.Mil., Albayrak: 8; Karabekir 1: 485) * Meclis Başkanı Celalettin Arif Bey, Padişah`a sunduğu raporda Kuvayı Milliye`yi savundu. Hükümet buhranına bir an önce son verilmesini istedi. Hükümet`in Damat Ferit Paşa tarafından kurulması halinde Anadolu`ya Bolşevikliğin gireceğini, Anadolu`dan Meclis için yeniden seçim yaptırabileceğini söyleyerek Hükümet`in Salih Paşa tarafından kurulmasını önerdi. Her taraftan yüzlerce telgraf geldiğini belirtti. (Nutuk, ves. 245; Kansu II: 554) * A. Reşit Bey`in önerileri (Rey: 270).

Padişah, Anadolu`dan ve Meclis`ten gelen baskılar sonucu Damat Ferit`i Başbakanlığa getiremedi. Başbakanlık görevi, Bahriye Bakanı Salih Paşa`ya verildi. Padişah, hiç bir mebusun Hükümet`e alınmamasını istedi. Derme çatma kabinesi yarın açıklanacak olan Salih Paşa Hükümeti zamanında, İtilaf Devletleri İstanbul`u işgal edecekler, bu Hükümet`ten Kuvayı Milliye`nin ve Mustafa Kemal Paşa`nın bir bildiriyle reddedilmesini isteyeceklerdir. Yayımlanacak metin konusunda anlaşma sağlanamayınca Hükümet 2 Nisan`da istifa edecektir. (İfham, Tas.Ef., İleri, Alemdar, YG: 7; Vakit: 7-9; PS: 7, 9; MN 1922: 172; Söylevi: 290; Türkgeldi 1: 257)
Üç yüksek komiser, İstanbul`un işgalinin uygun olacağını kararlaştırdılar. *

Dışişleri Bakanı Curzon`dan Yüksek Komiser Robeck`e: Türkiye ile yapılacak barış anlaşmasında Çatalca`ya kadar Trakya`nın ve İzmir`in Yunanistan`a verilmesini, Boğazların milletlerarası kontrole alınmasını, bağımsız bir Ermenistan`ın kurulmasını, belki Kürdistan`ın da tanınmasını isteyeceğiz. Bunları Türklere kuvvet yoluyla kabul ettirebilmek için İstanbul işgal edilecek, Mustafa Kemal`in azledilmesi istenecektir. İşgal, barış şartlarının uygulanmasına kadar sürecektir. Diğer yüksek komiserlerle görüşülerek, Türklere boyun eğdire-bilmek için başka tedbir düşünülüyorsa tez elden bildirilmesi... (Şimşir I: 440; Baytok: 89)* Curzon, Robeck`in 27 Şubat tarihli yazısına karşılık vererek, Kürdistan`ın İngiliz ve Fransız himayelerinde ikiye bölünmesi konusunda Konferans`a bir öneride bulunulmadığını, Kürdistan`ın Türkiye`den koparılması ve bağımsızlığının korunmasının tasarı halinde olduğunu bildirdi (İngiliz Belgelerinde Kürdistan: 117).

Hükümet buhranına geçici bir çözüm bulundu. Salih Paşa Hükümeti açıklandı. Ali Rıza Paşa Hükümeti, İngilizlerin baskısı, Hükümet`in açıklamalarını bile yasaklayan Müttefik sansürü ve Yunan ilerlemesi sebepleriyle 3 Mart`ta istifa etmişti. Anadolu`dan İstanbul`a çekilen binlerce telgrafta, millî amaçlara uygun bir hükümet kurulması istenmiş, Meclis de yeni bir Damat Ferit hükümetine yurdun tahammül edemeyeceğini Padişah`a bildirmişti. Padişah bunun üzerine, Ali Rıza Paşa Hükümeti`nde Bahriye Bakanı olan Salih Paşa`yı hükümeti kurmakla görevlendirmek zorunda kalmıştı. Salih Paşa Hükümeti de Müttefiklerin baskısına ancak 25 gün dayanabilecek, 2 Nisan`da istifa edecektir. Dördüncü Damat Ferit Hükümeti 5 Nisan`da kurulacaktır.

Salih Paşa Hükümeti: Başbakan: Salih Paşa; Dışişleri: (Yeniden) Safa Bey, İçişleri (Yeniden) Hazım Bey; Harbiye: (Yeniden) Fevzi Paşa (Çakmak); Şeyhülislam (Yeniden), Haydarîzade İbrahim Efendi; Eğitim: Senato üyesi Abdurahman Şeref Bey; Adalet: Celal Bey; Bahriye: (vekâleten) Salih Paşa (14`te Esat Paşa); Evkaf: Eski Şeyhülislamlardan Ömer Hulusi Efendi; Ticaret ve Tarım: Ziya Bey; Maliye (Vekâleten): Tevfik Bey (11`de Faik Nüzhet Bey); Danıştay: (vekâleten) Abdurrahman Şeref Bey (11`de Adalet eski Bakanı Cemil Molla); Bayındırlık: Senato üyesi Tevfik Bey.

(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.428)
16 Mart 1920
İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserleri, sabah erkenden Başbakan Salih Paşa`ya bir nota vererek saat ondan itibaren İstanbul`un işgal edileceğini bildirdiler. Notada, Mustafa Kemal ile öteki millî liderlerin hemen reddedilmesi isteniyor, Kilikya`da benzer olayların devam etmesi halinde barış şartlarının daha da sertleştirilebileceği bildiriliyor. Salih Paşa, verdiği cevapta İstanbul`da asayişin tam olduğunu belirtti. Anadolu`da Hıristiyanların katledildiği iddasını reddetti ve işgali protesto etti. (HTVD 22, ves. 557; Tepeyran: 25; Şimşir I: 460; Türkgeldi 1: 259; Söylemezoğlu: 191)


(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.450-451)
26 Mart 1920
İtilaf Devletleri yüksek komiserleri, Salih Paşa Hükümeti`nden, Kuvayı Milliye eylemlerinin ve Mustafa Kemal`in resmen kınanmasını yeniden istediler. Notada, bunun 16 Mart`ta istenildiği ancak hâlâ yerine getirilmediği belirtildi. Komiserlerin isteği üzerine Hükümet, bir kınama metni hazırlayacak ancak bu, yüksek komiserlerce beğenilmeyecektir. Bildiri taslağı birkaç kez gidip geldikten sonra Hükümet, yüksek komiserlerin istediği dili kullanmayı reddederek 2 Nisan`da istifa edecektir. (Şimşir I: 467)


(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.455)
28 Mart 1920
Hükümet, İtilaf Devletleri yüksek komiserlerinin isteği üzerine, millî hareketi ve Mustafa Kemal`i takbih eden bildiri taslağını komiserlere sundu. Bildin taslağında, İstanbul`un işgali üzerine çıkan mübalağalı söylentilerden sonra taşradaki millî hareketin bazı aşırı hareketlere girdiğinin öğrenildiği, İzmir olayları üzerine ortaya çıkan bu teşkilatla Hükümet`in bir ilişiğinin olmadığı, Hükümet`in Mustafa Kemal ve arkadaşlarını tasvip etmediği anlatıldı. Yüksek komiserler yarın verecekleri cevapta, bu taslağın Mustafa Kemal`in tasvibi gibi yorumlanacağını bildirecekler, bildiri birkaç sefer daha Hükümet`le yüksek komiserler arasında gidip gelecek, sonunda Hükümet böyle bir bildiri yayımlamaktan vazgeçerek 2 Nisan`da istifa edecektir. (Şimşir II: 9)


(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.461)
1 Nisan 1920
Hükümet, üç yüksek komiserin, Kuvayı Milliye ve Mustafa Kemal aleyhinde istedikleri bildiriyi imzalamayacağını bildirdi. Salih Paşa cevabında, Hükümet`in, büyük devletlerin kararlarına karşı gelmenin faydasızlığına inandığını, bununla birlikte millî teşkilatın bütün mensuplarını toptan isyancı ilan etmenin de sükûnet getirmeyeceği kanısında olduğunu, bildiriyi istenen biçimiyle basında yayımlayamayacaklannı bildirdi. 28 Mart`ta Hükümet, Mustafa Kemal`in hareketlerini tasvip etmediği yolundaki bildiri taslağını yüksek komiserlere sunmuş, ancak taslak yetersiz görülerek 29`da geri çevrilmişti. Salih Paşa Hükümeti yarın istifa edecek. (Şimşir II: 12)

(Türk Tarih Kurumu yayınları- Zeki Sarıhan-Kurtuluş savaşı günlüğü 2.cilt –S.463-464)
2 Nisan 1920
Salih Paşa Hükümeti, İngilizlerin baskılarına daha fazla dayanamayarak istifa etti. Salih Paşa Hükümeti, Ali Rıza Paşa Hükümeti`nin 3 Mart`ta istifası üzerine 8 Mart`ta kurulmuş, ancak 16 Mart`ta İstanbul`un işgali üzerine hiç bir etkinliği kalmamıştı. Damat Ferit, günlerdir yeni Hükümet listesini yapmış olarak beklemekte, ancak Salih Paşa Hükümeti Anadolu Harekâtı`na zaman kazandırmak amacıyla istifa etmemekteydi. Hükümet, son olarak dün, İtilaf Devletleri temsilcilerine verdiği cevapta, Kuvayı Milliye`yi ve Mustafa Kemal`i toptan asî ilan etmeyi ve reddetmeyi kabul edemeyeceğini bildirmişti. Dördüncü Damat Ferit Hükümeti 5 Nisan`da kurulacak, bu tarihten itibaren Hükümet`in Anadolu Harekâtı`na karşı İngilizlerle birlikte en sert hareket dönemi başlayacaktır. (PS, İkdam, YG, Alemdar, İleri, Akşam: 14; Tepeyran: 51)

(Türk Tarih Kurumu yayınları-İngiliz belgelerinde atatürk-Bilal N. Şimşir-2. Cilt)
28 MART 1920
İTİLAF DEVLETLERİ YÜKSEK KOMİSERLERİNDEN OSMANLI SADRAZAMINA VERİLEN VE MUSTAFA KEMAL VE ARKADAŞLARININ İSTANBUL HÜKÜMETİNCE RED VE İNKAR EDİLMESİNİ İSTEYEN NOTAYA KARŞILIK OSMANLI SADRAZAMINDAN ISTANBUL`da İTİLAF DEVLETLERİ YÜKSEK KOMÎSERLERlNE CEVABI NOTA
1. itilâf devletleri Yüksek Komiserlerinin istekleri uyarınca Osmanlı Hükümetinin yayınlamayı düşündüğü bildirinin fransızca çevirisinin ilişikte sunulduğu.
2. Türkçe aslı Amiral Webb`e sunulmuş bulunan bu bildiri tasarısının Yüksek Komiserlerce uygun bulunacağının umulduğu.
İSTANBUL HÜKÜMETİNCE YAYINLANMASI DÜŞÜNÜLEN BlLDlRl TASLAĞI.
1. istanbul`un işgali üzerine çıkan mübalâğalı söylentiler sonucu, taşradaki milli teşkilâtların bazı aşırı hareketlere giriştiklerinin öğrenildiği.
2. izmir vilayetindeki acıklı olaylar sonucunda doğan bu teşkilâtların kuruluşu ve yönetimi ile istanbul hükümetinin ilişkisi bulunmadığı.
3. Meşru hakları savunmak için doğmuş olmalarına rağmen bu teşkilatların şiddet hareketlerinin devlete zarar verdiği.
4. Hiçbir resmi sıfatı bulunmayan M. Kemal Paşa ile diğer bazı milliyetçi yöneticilerin Hükümetçe tasvip edilmedikleri.

19 mart 1920
ISTANBUL`da ÎTÎLAF DEVLETLERİ YÜKSEK KOMİSERLERİNDEN OSMANLI SADRAZAMINA ORTAK NOTA
1. 28 Mart tarihli Osmanlı notasının ve ekinin alındığı.
2. Yayınlanması tasarlanan bildiri metninin, M. Kemal ve milli hareket liderlerinin tasvip edildikleri şeklinde yorumlanabileceği.
3. Bu bakımdan Yüksek Komiserlerin ancak M. Kemal ve millî hareket liderlerinin tasvip edilmediklerini açıkça belirten ve halkın bundan böyle yalnız meşru Hükümetin emirlerine uymasını isteyen bir bildiri metnini kabul edebilecekleri.

ÎTlLAF DEVLETLERİ YÜKSEK KOMÎSERLERlNE SUNULAN VE OSMANLI HÜKÜMETİNCE YAYINLANMASI TASARLANAN BİLDİRİNİN DEĞİŞTİRİLMİŞ METNİ
1. İstanbul`un işgali üzerine çıkan mübalâğalı söylentiler sonucu, taşradaki milli teşkilatların bazı aşırı hareketlerde bulunduklarının öğrenildiği.
2. İzmir vilayetindeki acıklı olaylar sonunda ve aslında müslüman halkın meşru haklarını savunmak için kurulan bu millî teşkilatların kuruluşu ve yönetimi ile Hükümeti Şahanenin ilişkisi bulunmadığı.
3. Aşırı hareketlere girişmiş olan M. Kemal`in hiçbir resmi sıfatı ve Hükümette yeri bulunmadığının ve Hükümetin niyetlerine aykırı hareket ettiğinin ilân olunduğu.
4. Halkın yalnız meşru otoritenin emirlerine uyması gerektiği.
OSMANLI HÜKÜMETİNCE YAYINLANMASI TASARLANAN BİLDİRİNİN BİR KERRE DAHA DEĞİŞTİRİLMİŞ METNİ
1. Mübalâğalı söylentiler sonucu milli teşkilatların yeniden bazı aşın hareketlere giriştiklerinin öğrenildiği.
2. Bu teşkilatların kuruluşu ve yönetimi ile Hükümetin ilişkisi bulunmadığı.
3. M. Kemal Paşa ve teşkilât liderlerinin hiçbir resmi sıfatı ve Hükümette yeri bulunmadığının ve bunların Hükümetin niyetlerine aykırı hareket ettiklerinin ilân olunduğu.
4. Halkın yalnız meşru otoritenin emirlerine itaat etmesi ve asayişi bozacak hareketlerden kaçınması gerektiği.

1 NİSAN 1920
OSMANLI SADRAZAMI H. SALİH PAŞADAN İSTANBUL`DA İNGİLİZ YÜKSEK KOMİSERİ AMİRAL DE ROBECK`e NOTA.
1. İtilâf devletleri Yüksek Komiserlerinin 29 mart tarihli ortak notasına karşılık olarak, milli teşkilatlar konusunda yayınlanması tasarlanan bildiri projesinin Yüksek Komisere sunulmuş olduğu.
2. Proje metni.
3. 31 mart günü Yüksek Komiserliklerin müsteşarlarınca bu projenin değiştirilmesinin istendiği.
4. Değiştirilmiş proje metni.
5. Bu son projenin, milli teşkilatların bütün mensuplarının Hükümetçe âsi sayıldığı intibaını verebileceği; halbuki bu kimselerin hepsinin âsi sayılamıyacağı.
6. Büyük devletlerin kararlarına karşı gelmenin faydasızlığına inanan Hükümetin, milli teşkilat mensuplarını toptan âsi ilân etmenin de sükûn getirmiyeceği kanısında bulunduğu.
7. Yayınlanması halinde vahim sonuçlar doğabileceğinden Hükümetin bu bildiri projesini şimdiki haliyle basında yayınlatamıyacağı.

Bu yazının hazırlanmasında emeği geçen üyelerimiz Prof. Dr. Oktay Avcı ve ibobey`e teşekkür ederiz...


10/6/2006 4:31:31 AM
 
Super Moderator
Katılım
23 Mar 2006
Mesajlar
3,850
yaaa ben ençok bu videoyu ve yazıyı okuyupta fenerbahçeyi vatan haini sanan insanalara acıyorummmmm yazık onlara zavallı insancıklar.
dikkat ederseniz video "zeki rıza sporel" le başlayım yine "zeki rıza sporel" ile bitiyor . o vatanını satsa bile fenerbahçe 1 kişi futbolcusu olan bir takım degil. milli mücadelede 20 tane futbolcu var ve bunlar spor çantalarının içinde anadoluya silah taşıdıgı sabittir. bir kişi yüzünden tüm takımı karalamak. ancak bu haberi yapan kanalın görüşlerini gösterir.
fb'nin o tarihteki milli mücadele verdigi destekten dolayı bu millet o tarihten bu zamana kadar fb yi bagrına basmıştır. bunun aksi bir durum olsaydı atatürk dahil kimse fb yi bu ülkede barındırmazdı. fb ye vatan haini demek atatürk'e de vatan haini demek gibi saçmadır. herşeyden önce Atatürkün diger takımları degilde fb yi tutmasının bir sebebi var...

arkadaşım siz fenerbahçeliler hepiniz böle sabit mi düşünürsünüz acaba yada biz anlatamıyoruz sizin isminizi ve kendi kafasında tarih uyduran sizlerin sayesinde para kazanan adamları engellemek ve tarihin gerçeklerini göstermek için yapılmış bir videodur bu sizlerin vatan haini olduğunuzu iddaa eden hiçbir yazı yoktur videoda acaba fenerbahçeliler vatan hainidir hepsi ülkeyi satmıştır felan denildide biz mi duymadık acaba lütfen aklı selim davranın ve fanatik gözlüklerinizi çıkartıp öyle izleyin size sunulan yanlış tarihi düzeltmeye çalışıyoruz sizin sırtınızdan para kazananları engellemeye çalışıyoruz sizleri vatan haini ilan etmeye çalışmıyoruz
ki öyle bi niyetimiz olsa cumhuriyet içinde cumhuriyet kurmanızı dile getirirdik
 
Katılım
7 Nis 2005
Mesajlar
1,905
Alperciğim,

Ben ne diyorum sen ne diyorsun ? Diyelim ki Zeki Rıza Sporel yukarıda anlatılan türde bir adam ( askerlik çağrısına cevap vermeme konusu haricinde yüklenen ifadeler laf salatasıdır ) Askere gitmemiş ise(konu ile ilgili deyaylı araştırma yapacağım) bu olay FB klübü ile yukarıda iğrenç bir biçimde çamur atılan ifadelere sebebiyet verir mi ?

Atatürk klubü ziyaret ediyor ve şeref defterini imzalıyor ! Yukarıdaki metin ile FB nin şanlı tarihine dil uzatan şerefsiz yalancılar, Atatürke hakaret etmiş oluyorlar böylece....

Not : BJK tarihi ile ilgili olarak iki farklı kuruluş tarihi olduğunu bildiğine göre, konu ile ilgili kaynakların geçerliliğini de Klübün haricindeki kaynaklardan araştırırsan daha net bir fikir sahibi olabilirsin.

Gerçi ne farkeder? Kuruluşun hangi tarihte olduğundan ziyade, kurulu olduğu yıllar içinde alınmış olan başarılar önemlidir.
 
Katılım
26 Tem 2005
Mesajlar
81
Fenerbahçe tarihinde doğrularının veya uydurmalarının olduğunu bilmiyorum ama bildiğim birşey var ;Bu haber geçen hafta yapıldı.Hatta haberturkün internet sayfasında oldukça bu programda Türkiyenin büyük bir takımının yalanlarla dolu tarihinin gerçek yüzü gibi benzer ifadeler yazıldı.Geçen hafta bu programdan sonra bir daha bu olay konuşulmadı sadece ilgili internet sayfasında küçük bir başlık olarak kaldı.Gene geçen hafta bu internet sitesinde Aziz Yıldırımın habertürk'ü mahkemeye verdiği ve kaybettiği , mahkemenin habertürkü haklı bulduğu ve fenerbahçenin 2. lige düşürülmesine kadar bir çok haber yayınlandı.Sürekli damara basmalar sonuçsuz kaldı ve FB den hiçkimse bunları bildiğim kadarıyla kayle dahi almadı ve cevaplamadı.Gelin görün ki dün akşam aynı spor programı gene vardı ve gene gündeme FB oturtulmaya çalışılıyor.Biraz reyting kokuyor bunlar.Haberturk internet sitesini takip eden var mı bilmiyorum aranızda. Ancak okuduğum kadarıyla sansasyonel şeyleri çok seviyorlar ve sürekli kendileri dışındaki yazarlara laf atıyorlar.Sizce böyle bir programın tarafsızlığına inanabilinir mi?Benim şüphelerim var.
 
Katılım
23 Haz 2006
Mesajlar
1,239
BU ARADA ÜMRANİYEDE OTURAN FENERBAHÇELİLER BANA ÖZELDEN MSJ ATSIN ABDİ İPEKÇİYE GİDİYORUZ ÜMRANİYE GFB OLARAK! ARAMIZA KATILMAK İSTEYEN ARKADASLARIM LÜTFEN BENLE İRTİBATA GECSİN (ÖZEL MSJ ATINIZ)
 
Katılım
3 Eki 2005
Mesajlar
838
Savaş-kriz gibi büyük toplumsal karışıklıklarda, bazıları ölür, bazıları ise bu karmaşadan yararlanarak büyür veya zengin olur. Türkiye tarihinde de bazı vatandaşlarımız vatani görevlerden kaçarak zengin olmuştur, büyük holdingler kurmuştur. Hatta sonradan da bu holding sahiplerimizden, büyük spor kulüplerimizde yöneticilik yapanlar bile olmuştur. Bu yayından anladığımız kadarıyla en büyük kulüplerimizden Fenerbahçe de savaşın nimetlerinden faydalanmayı tercih etmiştir. Ben yadırgamıyorum, o günün şartlarında bu gayet mümkündür, büyütülecek birşey değil, dünyanın kuralıdır; Enayiler olmasa uyanıklar nasıl geçinirdi sanıyorsunuz?:)
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Çok Beğenilen Mesajlar

Üst